kurds.dk> Türkçe
Komkar
Makale
Haber
Basın açıklaması
Araştırma
Kültür
Aktivite
Yayın
Fıkra
Arşiv
Link

Kurds.dk kontakt
Kontakt

arama
Site search
Web search
powered by FreeFind
| Dansk | English | Deutsch | Français | Kurdî | Türkçe | Farisî | Erebî |

kurds.dk > Türkçe


Zorlukları aşmak için... 
Mehmet Özkök *
 
Türkiye sancılı bir dönemi yaşıyor. Osmanlının son yıllarından başlayarak günümüze kadar o, hep kendisine Batıyı örnek aldığını söyledi. Ancak bunca yıl sonra Türkiye Batı demokrasisine henüz ulaşmış değil. Cumhuriyet, demokratik temeller üzerine kurulmadı. İşgalci kuvvetleri Anadolu'dan atan insanların istemleri yönetime yansımadı. Kuruluş aşamasında Kürtlere verilen sözler tutulmadı. Cumhuriyet'i kuranlar 1923 İzmir İktisat Kongresi ile kapitalist kalkınma yolunu seçerek ülkenin tekrar emperyalizmin güdümüne girmesine kapıyı araladılar. 1950'lere gelindiğinde Marshall planı ile ülke emperyalizmin arka bahçesi olma yolunda ilerledi. 1960'larda başlayan görece demokratik ortam, demokratikleşmenin sağlanmasına yetmedi. Ülkedeki demokratikleşme hareketi 12 Mart ile kesintiye uğradı ve 12 Eylül ile birlikte demokratikleşmenin önü tıkandı. Türkiye bugün yaşanan bu sancılı sürecin zorluklarını yaşıyor. Bu süreçte Kemalizm resmi ideoloji haline getirildi. Kürtlerin varlığı ret ve inkar edildi. Toplum tek dil, tek din, tek ulus, tek ideoloji olarak bir cendereye sokuldu. Tüm komşuları ile kavgalı olan Türkiye, kendi vatandaşlarına karşı görülmemiş bir şiddet uygulayan ender ülkelerden biri haline geldi. Kürtlere yönelik saldırılar had safhaya vardı. Bu dönemde 3 bin yerleşim birimi yakıldı, 4 bin Kürt köylüsü göç ettirildi, bunların yanısıra Türkiye'nin karnesinde 40 bin ölü, 8 DGM'de toplam 18.383 faili meçhul dosya bulunuyor. Son yılda 1000 kişi gözaltında öldürülmüş, 800 kişi kayıp, 160 bin kişi gözaltına alınmış. 13 bin insan tutuklanmış, 800 civarında siyasi parti, dernek, yayın kuruluşu, kültür kurumu ve kitle örgütü kapatılmıştır. 700 kişi düşüncelerinden dolayı cezaevlerine konularak bunlara toplam 1900 yıl ceza verilmiştir. Türkiye'de kronik hale gelen enflasyon ve hayat pahalılığı kitleleri bunaltıyor. Bölüşümündeki adaletsizliği zengin ile yoksul arasındaki uçurum daha da derinleştiriyor. Türkiye nüfusunun % 22'si gelirden % 58,3 pay alırken, kalan % 78'in payı ise ancak % 41,7. Dört kişilik bir ailenin asgari yaşam ücreti 586 milyon TL olarak hesaplanırken, milyonlarca kişi net 86 milyon TL olan asgari ücretle geçinmek zorunda. Ocak 2000'de 145 dolar olan asgari ücret, Ekim ayında 129 dolara düştü. Ekonomik zorluklar toplumda ahlaki çöküntüyü körükledi. İzlenen yanlış politikalar toplumun büyük oranda yozlaşmasına, sistemin de çürümesine neden oldu. İdari yapıda çetelerin etkinliği arttı. Adalet mekanizması zedelendi, devlete ve yargıya olan güven azaldı. Devletin asli görevlerinden olan herkesin sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanmasını sağlama görevi terkedildi. Sosyal adaleti sağlama ve ekonomik sorunları çözme anlayışı unutuldu. Eğetim paralı hale getirilerek fırsat eşitliği ortadan kaldırıldı. YÖK aracılığıyla üniversiteler kışlaya dönüştürüldü. İnsanların sağlığı metaya dönüştürülerek, parası olmayanlara hastanelerden rehin kalma, "özgürlüğü!" tanındı. Dış borçları 100 milyar doları aşan Türkiye'de son 15 yılda 100 milyar dolar silahlanmaya harcanmıştır. İçi boşaltılan 10 banka devlete 11.5 milyar dolara mal olmuş, bütçenin % 16'sı batık bankalara gitmiştir. Bu bozuk ve baskıcı sisteme karşı çıkanlar cezaevlerine atılıyor. Devletin izlediği yanlış politika cezaevlerinde de aynen sürüyor. Adam öldüren, silah ve uyuşturucu kaçakçısı, mafyanın tetikçisi "adli suçlular" ayaklanınca, "yufka yürekli" kesilen devlet, cezaevi müdürüyle, savcıyla, polisiyle masaya oturuyor. Ulucanlar'da, Burdur'da, Buca'da ayaklanan "siyasi tutuklular" olunca, dozerle, kepçeyle, panzerle, cezaevleri basılıyor, kaç ölü çıkacağına bakılmadan ayaklanmalar en kanlı biçimde bastırılıyor. F Tipi hücrelere kapatılmak istenenler de bu ikinci kategoriye girenler. Küreselleşen dünyada bölgesel sorunlar veya bir ülkede görülen hak ihlalleri, ülkelerin içişleri olmaktan çıkmıştır. Tüm devletler doğuştan kazanılan insan haklarına uymakla yükümlüdürler. En temel insan hakları olan yaşama, çalışma, kendi dilini konuşma hakkı tartışmasız herkese sağlanmalıdır. Ne yazık ki, ülke yönetiminde söz sahibi olan siyasi partiler devleti ve toplumun demokratikleştirmekten uzaktır. Adı geçen siyasi partiler kendi içlerinde demokratik değildir. Partilerde lider egemenliği esastır. Partilerin gelir kaynakları şeffaf değildir. Liderlerin seçtiği kişilerin milletvekili olduğu bir partide lider sultasına son vermek güçtür. Kendi içinde demokratik olmayan partiler toplumu demokratikleştiremezler. Türkiye'de toplumsal barış ve demokratikleşmenin önündeki en büyük engel hiç kuşkusuz '82 Anayasası'dır. Bu Anayasa artık onun "kefil"leri tarafından bile savunulmuyor. Yüksek yargı organları, başkanları, birçok demokratik kitle ve sivil toplum örgütü temsilcileri, kısacası toplumun ezici çoğunluğu bu Anayasa'nın meşru olmadığı konusunda hemfikir. Anayasa toplumun tek ideolojisi, tek dil, tek din, tek ulus çemberine sokuyor ve bu durumu resmileştiriyor. Çeşitli dil, din, ırk, ulus, cinsiyet, siyasi inanç, sosyal sınıf ve tabakalardan oluşan toplumu dar bir çembere hapsetmek barış ve demokrasinin, çok sesliliği önündeki en büyük engeldir. Ülkede barış ve demokrasiyi yerleştirmek için bu Anayasa'nın demokratik bir Anayasa ile değiştirilmesi zorunludur. Düşünce özgürlüğü sağlanmadan, tüm çalışanlara grevli, toplum sözleşmeli sendika hakkı tanınmadan, iş barışını sağlamak olanaksızdır. Grevleri ertelemekle, KHK'ler aracılığıyla "hükümet memuru" yaratmaya çalışmakla iş barışı sağlanamaz. Siyasi Partiler Yasası(SPY) da en az Anayasa kadar antidemokratiktir. Siyasi partilerin sosyal bir sınıfın haklarını savunmalarını, devletin federatif bir yapıya kavuşmasını istemeleri, Kürt halkı üzerindeki ulusal baskıdan sözetmeleri yasaktır. Yasaklar zinciri ile sınırları çizilmiş bir demokrasi de "Siyasi partiler de demokratik düzenin vazgeçilmez unsurlarıdır" demek gülünçtür. Bir bütün olarak Türk hukuk sistemi uluslararası sözleşmelere uygun hale getirilmeden, toplumun tüm kesimlerinin hakları yasal güvence altına alınmadan, ülkede demokratikleşmenin önündeki yasal engeller ortadan kalkmaz. Her ne kadar SPY'nın 4. maddesinde; "Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır" deniyor ve 5. madde ile de; "Önceden izin almaksızın serbestçe kurulacakları" söyleniyorsa da, hemen ardından; "Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı olarak çalışırlar" denilerek siyasi partilere bir "özgürlük!" çerçevesi çiziliyor. Yasaklar halkasından oluşan SPY'na göre onlar; "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin dayandığı devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar"(Madde 80). Seçim barajının % 10 olduğu ülkede siyasi partiler; "Seçimlerde başka bir partiyi destekleme kararı alamazlar"(Madda 90). Onlar; "Dernekler, sendikalar, vakıflar, kooperatifler, meslek kuruluşları ile siyasi ilişki ve işbirliği içinde bulunamazlar, bunlara destek olamazlar"(Madde 92). Ve en önemlisi; "Siyasi Partiler 12 Eylül 1980 harekatına ve MGK'nın karar, bildiri ve icraatına karşı herhangi bir tutum, beyan ve davranış içinde bulunamazlar"(Madde 97). Özel olarak Kürtler için düşünülmüş yasaklar SPY'da çok net olarak ifade ediliyor. Buna göre siyasi partiler; "TC ülkesi üzerinde milli ve dini kültür ve mezhep veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler. Türk dilinden veya kültüründen başka dili ve kültürleri korumak amacını güdemezler bu yolda faaliyette bulunamazlar. Tüzük ve programlarının yazımı ve yayınlanmasında, kongrelerinde, açık veya kapalı salon toplantılarında, mitinglerinde, propagandalarında, Türkçeden başka dil konuşamazlar"(Madde 81). Yasaklarla boğuşan siyasi partilere üye bulmak da oldukça zor. Anayasa'ya göre hakimler ve savcılar, yüksek yargı organları mensupları, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, silahlı kuvvetler mensupları siyasi partilere üye olamazlar. Yüksek öğretim elemanlarının ve yüksek öğretim öğrencilerinin siyasi partilere üye olmaları ancak kanunla düzenlenir. Bu durumda emekten yana olan siyasi partilere üye olabilecekler yalnız işsizler, ev kadınları, esnaf ve zanaatkarlardır. Kısacası toplum siyasetin dışında tutuluyor. Türkiye'de toplumsal barış ve demokrasiyi yerleştirmek için Türk hukuk sistemindeki antidemokratik hükümler tümden kaldırılmalıdır. Yetmez, Türk devleti imza attığı, uluslararası antlaşmalara uymalıdır. Bu da yetmez, Türk devleti kendi hukuk sistemini uluslararası antlaşmalara uygun hale getirmelidir. Demokratikleşmeyi sağlamak için seçim yasası değiştirilmeli, baraj sistemi kaldırılmalı tüm sosyal sınıf ve katmanların iradeleri parlamentoya yansıtılmalıdır. Valiler, kaymakamlar, emniyet müdürleri ve belediye başkanları halkın oyları ile göreve gelmeli, görevden alınmaları ise bağlımsız yargı kararları ile olmalıdır. Atanmışların seçilmişler üzerindeki egemenliğine son verilmelidir. Uluslararası antlaşmalara uymamayı alışkanlık haline getiren Türkiye hükümeti, Kürt yurttaşlarının yargıçlar önünde kendi dillerini sözlü olarak kullanmalarına izin vermiyor, herkesin kendi dilini özgürce kullanma hakkını yasal güvenceye kavuşturan Lozan Antlaşması'nın 38. ve 39. Maddelerine uymuyor. Devletin taraf olduğu 06.12.1966 tarihli Uluslararası İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 27. maddesi 13. fıkrası; "Farklı etnik ve dini gruplar ile değişik dillere mensup azınlıklardan oluşan devletlerde, bu azınlıkların kendi kültürlerini geliştirme, dini ibadetlerini yerine getirme ve dillerini kullanma hakları vardır. Bu hak ellerinden alınamaz" diyor. Yine devletin imzaladığı 1959 tarihli Çocuk Hakları Mukavelesi'nin 7. Maddesi; "İlk eğitim yeri aile olduğuna göre, ailede konuşulan ve çocuğa en yakın teması olan annenin kullandığı dil "Anadil"dir. Anadilin geliştirilmesi için çalışılmalıdır" diyor. Buna karşın Türk devleti ne yapıyor? O, anadili yasa ile belirleyen ilk ve tek devlet oluyor. Dahası var. Türkiye'nin taraf olduğu Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'nın (AGİT) Kopenhag'da yaptığı toplantıda alınan kararların 32. maddesi; "Uluslararası azınlıklara mensup olanlar kendi iradelerine aykırı olarak, herhangi bir asimile girişimine muhatap olmadan, kendi etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerini özgürce ifade etmek, korumak ve geliştirmek hakkına sahiptirler. Onlar ...anadillerini özel ve kamu yaşamında kullanma hakkına sahiptirler" diyor. Ancak Türkiye buna da uymuyor. Türkiye'nin, 1954 yılında imzaladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesi düşünce özgürlüğünü düzenliyor. Ancak, Türkiye imzaladığı anlaşmalara uymamayı bir alışkanlık haline getirdiğinden, yüzlerce kişi düşüncelerinden dolayı cezaevlerine atılıyor. Ünlü 141 ve 142. Maddelerin yerine getirilen TMY'nın 8'nci ve TCY'nın 312'nci maddeleri, düşüncelerini açıklamak isteyenlerin üzerinde Demokles'in kılıcı gibi sallanıyor. Aynı maddelerden partimizin eski Genel Başkanı Refik Karakoç'a, Genel Başkanımız Yılmaz Çamlıbel'e ve partimiz Genel Başkan Yardımcılarından Edip Samancı'ya hapis cezaları veriliyor. Dahası, çıkarılması düşünülen af yasasından çeteler yararlandırılırken, bunların yararlanması önleniyor. Türkiye'de toplumsal gerginliği ortadan kaldırmak, toplumsal barışı sağlamak için genel af gereklidir. Türkiye'nin çok sık af çıkaran bir ülke olması bu gerekliliği ortadan kaldırmıyor. Vatandaşlara karşı işlenen suçların affedilip, devlete karşı işlenen suçların kapsam dışı bırakılması, iç barışın sağlanmasına hizmet etmez. Türkiye'nin sorunları, hırsızıyla, çete üyesiyle ve adam öldüreniyle, uyuşturucu kaçakçısıyla barış içinde olmakla çözülmez. Toplumsal barış, devletten farklı düşünen, devlet ile çatışan kesimlerle yapılacak bir barışla kalıcı olabilir. Bunun için yapılması gereken idam cezasının şantaj aracı olarak kullanılmadan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. No'lu Protokolü'nün imzalanması, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması, OHAL, Köy Koruculuğu, Özel Tim'in kaldırılarak, Kürt sorununun ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel boyutları ile ele alınarak demokratik ve barışçıl yöntemlerle eşitlik temelinde çözüm yoluna sokulması ve devletin demokratikleştirilmesi için gerekli adımların atılmasıdır. Başta Anayasa ve SPY olmak üzere Türk hukuk sisteminin demokratikleştirilmesi, herkese grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkının tanınması, YÖK'ün kaldırılarak üniversitelerin özerk hale getirilmesi, RTÜK'ün kaldırılarak yazılı ve görsel medyanın özgürlüğünün sağlanması, toplumsal alanın her alanında kadın-erkek eşitliğinin sağlanması için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması, dil ve kültür üzerindeki baskılara son verilerek yasakların kaldırılması, düşüncenin suç olmaktan çıkarılarak, her görüş ve düşüncenin serbestçe örgütlenmesine olanak tanınması, Türkiye'nin AB sürecinde atması gereken adımların başında gelir. Biz Demokrasi ve Barış Partisi olarak, Türkiye'nin bu köklü değişimleri yapmadan AB'ne kabul edilmesinin doğru olmadığını, bunun sorunların Avrupa'ya taşınması anlamına geldiğini söyledik. Ancak biz ve bizim gibi düşünenlere rağmen Türkiye AB'ne aday üye olarak kabul edildi. Bundan sonra Türkiye'nin AB normlarına; "Katılım Ortaklığı Belgesi"(KOB) koşullarına uyup uymadığının kontrol edilmesinde, görüşlerimizin dikkate alınmasını umuyoruz. AB'nin açıklanan; "Katılım Ortaklığı Belgesi" Türkiye'deki sorunların adını koymaktan uzaktır. Avrupalılar da Kürt kelimesini kullanmaktan korkuyorlar. Avrupa devletleri, kamuoylarının duyarlılıklarının aksine, kendi uyum kriterlerinin dayatılması konusunda fazla ısrarlı görünmüyorlar. Yürütülen gizli pazarlıklar sonucu açıklanan belge, Türkiye'yi incitmeyecek oranda yumuşak ve ılımlıdır. Görünen odur ki, Avrupa inkarcılığa cesaret vermekte ve çıkarları gereği sorunun ismini koymaktan çekinmektedir. Siyasi ve ekonomik çıkarlar onlara göre her şeyin üstündedir. Helsinki toplantısının üzerinden bir yıl geçmesine ve Türkiye'nin bir arpa boyu yol almamasına rağmen, AB mekanizmalarının ciddi bir baskı unsuru olamayışı, izlenen yanlış politikanın somut göstergesidir. AB için Türkiye'nin birliğe üyeliği fazla önem arzetmiyor. Onlar Gümrük Barliği Anlaşması ile Türkiye pazarını kullanma hakkını zaten elde ettiler. Ortadoğu'da ve Türki Cumhuriyetlerle ilişkilerinde Türkiye'yi sıçrama tahtası olarak kullanmak isteyen Avrupalıların, Türkiye'yi AB kapısında bekleme odasına alacakları, "Ev ödevleri" ile onları oyalayacakları; AB'nin kendi normlarına uyması halinde, Türkiye'nin öngörülen sürede AB'ne üye olamayacağı açıktır. Türkiye'nin AB'ne üye olması ile Kürt sorunu çözülemez. Kopenhag Kriterleri bu sorunu çözmeye yetmez. Bize göre Kürt sorunu, demokrasinin yokluğu ve ekonomik sorun, Türkiye'nin çözmek zorunda olduğu üç temel sorundur. Bu üç sorun da birbiri ile ilintilidir, biri diğerini etkiler. Türkiye'nin sorunlarının çözümü, Kürt sorununun demokratik, barışçıl yöntemlerle çözülmesine bağlıdır. Bunun için yapılması gereken, savurulmaya, teslimiyete ve ihanete karşı olanların birlikteliğini sağlayarak mücadeleyi yükseltmektedir. Sorunun asıl muhatabı bu coğrafyada yaşayan insanlardır ve çözümü de onları mücadelesi ile olacaktır. 
* Demokrasi ve Barış Partisi Genel Başkan Yardımcısı

 

© KURDS, 2000  |  e-mail/e-posta
KOMKAR, den kurdiske forening i DK.
Nansensgade 30, 1. th, 1366 København K - Danmark
telefon & fax  +45 33 13 75 01
Sayfanın son güncellenme tarihi
10/12-2000.
» Güncel haber ve makaleler
»Mahmut Kılınç
Özgür Politika Gazetesi'ne açık mektup
--------------