kurds.dk> Türkçe
Komkar
Makale
Haber
Basın açıklaması
Araştırma
Kültür
Aktivite
Yayın
Fıkra
Arşiv
Link

Kurds.dk kontakt
Kontakt

arama
Site search
Web search
powered by FreeFind
| Dansk | English | Deutsch | Français | Kurdî | Türkçe | Farisî | Erebî |

kurds.dk > Türkçe


Gerçekleri görmek için 
her zaman belge gerekmez
Cemil Baran

Sevgili okurlar, 
Bundan 2,5 yıl geriye gidelim. Hatırlayacaksınız, 1998 Nisan'ında, Şemdin Sakık'ın yakalanmasının hemen ardından, sözde onun ifadelerine dayanılarak bazı kişilere ve çevrelere karşı müthiş bir karalama kampanyası başlatılmıştı. Hedef alınanların ortak özelliği, Kürt sorunu konusunda izlenen devlet politikalarından şu veya bu ölçüde farklı düşünmeleri, eleştirici ve demokratik yaklaşımları idi. Diğer bir deyişle, "farklı ses" olmalarıydı. Bunların PKK ile ilişkide oldukları, bundan da öte para aldıkları ileri sürülüyor, bu insanlar vatana ihanetle suçlanıyordu. Suçlananlar arasında Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar, İHD Başkanı Akın Birdal, eski milletvekili Abdülmelik Fırat da vardılar. Suçlananlardan Mehmet Ali Birand, Sabah gazetesindeki işinden ayrıldı. Akın Birdal, aradan 10 gün geçmeden, içinde JİTEM elemanlarının olduğu anlaşılan bir grubun saldırısına uğradı, ağır yaralandı ve ölümden döndü. Bu olayın içyüzü bizce belliydi ve biz, bu alçakça kampanya başlar başlamaz, bununla kimlerin neyi tezgahladığını ortaya koyduk. Elbet elimizde MİT veya Genel Kurmay'ın gizli dosyaları yoktu. Ama görünen köy kılavuz istemezdi. Bazı şeyleri görmek ve anlamak için belgelere ve sivri bir zekaya gerek yoktur. Birazcık politik deneyim yeterlidir. Dile getirmek içinse onura ve sorumluluk duygusuna gerek var. Suçlamaların düzmece olduğu belliydi. Biz Şemdin Sakık'ın sorguda ya böyle şeyler söylemediği, ya da sözkonusu ifadelerin ona işkence altında zorla imzalatıldığı kanısında idik. Sözkonusu iddiaların derin devletin, kirli savaş merkezinin uydurmaları olduğu ve basının maniple edildiği görüşünde idik. Basın zaten ötedenberi yönlendiriliyor, bu türden aşağılık bir propagandanın aracı oluyordu. Bunun yüzlerce örneği vardı. Nitekim bu gerçek kısa sürede ortaya çıktı. Şemdin, duruşmaya çıkar çıkmaz, sorgu sırasında böyle şeyler söylemediğini dile getirdi ve zaten yazılı ifadesinde de yoktu! Şimdi, aradan 2,5 yıl geçtikten sonra bu gerçek bizzat devletin kendi belgeleriyle açığa çıkmıştır. 21 Ekim tarihli Yeni Şafak gazetesinde buna ilişkin bir belge yayınlandı. Nazlı Ilıcak bu konuyu köşesinde işledi, isimler verdi, daha sonra ise bir soru önergesi halinde Meclis'e getirdi. Sözkonusu belge GenelKurmay İstihbarat Dairesi'ne ait, tarihli ve imzalı. Altında o zamanki Genel Kurmay İkinci Başkanı Orgenaral Çevik Bir'in oluru var. Bu belge, Şemdin Sakık kaynak gösterilerek belli kişilerin ve çevrelerin hedef alınmasını, yıpratılmasını amaçlıyor. Sakık'ın ifadesine ek yapılarak, yani hukuk diliyle, resmi evrakta sahtekarlık yapılarak, basın maniple ediliyor. Basın ise zaten bu tür gayrimeşru ilişkilere alışık. Sabah ve Hürriyet gazeteleri suçlamaları manşetten verdiler. "Müthiş gazeteci" Uğur Dündar ise haberi Kanal D'nin haber bülteninden, "iddia" bile demeye gerek görmeden, ispatlı-kanıtlı birşeymiş gibi verdi. Türk basınındaki birçok şoven, yağcı, memetçik ve MİT'ten kadrolu köşe yazarı bu haberi kaynak yaparak kampanyaya destek verdiler. Cadı avcıları harekete geçmişti… Türkiye'de halk işte böyle aldatılıyor. Devlet kendi yurttaşlarına işte böyle komplo düzenliyor ve basın, kirli kampanyalara işte böyle araç oluyor. Gerçeğin şimdi açığa çıkmasının ardından (bunu elbet, rejimin ve onun hizmetindeki basının aldattığı kesimler için diyoruz; bizce de, suçlanan insanlar için de daha o zaman herşey açıktı) Cengiz Çandar, Radikal gazetesinden Neşe Düzel ile yaptığı söyleşide basının o günkü tutumundan yakınarak şöyle diyor: "Bu işi yapan bir cunta grubuydu. Bu tür psikolojik savaş yöntemleriyle hedeflerine ulaşmayı seçmişlerdi. Ama hiçbir basın kuruluşu kımıldamadı. Hiçbir meslektaşımız bunu yazamadı. Büyük basın kuruluşlarında bu konuya ambargo kondu. Biz de yazamadık. Bize de kendimizi savundurtmadılar…" Şunları ekliyor Cengiz Çandar: "Sokaktaki insan bu habere inanmadı, ama Türk eliti içinde bir sürü adam beni aramaz, bana selam vermez oldu… Birdenbire 50 yıllık ömür birikiminizin, kendi devlet sisteminiz içinde üreyen bir kahpelikle sıfırlanabileceğini görmek büyük bir kırgınlık yaratıyor insanda…" Türkiye'de düzene uşak olmayan aydınlar, onurlu sesler işte böyle harcanıyor. Son yüzyılda bu alanda fazla birşey değişmedi. Çandar, meslektaşları ile ilgili olarak da şöyle diyor: "Biliyorum ki bu mesleğin içinde yer alan insanların önemli bir bölümü, en azından ismi olanlar, her türlü entrika ve kumpasa gönüllü olarak hizmet etmeye son derece teşne insanlar…" Bunlara bizim ekleyeceğimiz fazla birşey yok. Zaten yıllardır biz bu gerçekleri çok daha fazlasıyla, çok daha açık biçimde yazıp duruyoruz. Ama ne yazık ki yazdığımız haftalık gazete ya da aylık dergilerin onbinlerce, yüzbinlerce tirajı yok. Elimizde milyonların oturma odasına ulaşan televizyon vericileri de yok. Biz sesimizi geniş kitlelere duyurabilme şansına sahip değiliz. Yine de sözkonusu haftalık gazetelerin ve dergilerin onurlu bir iş yaptıklarına, gerçekleri cesaretle dile getirdiklerine kuşku yok. Bu nedenle düzen onlardan korkuyor. Onları yaşatmamak için baskı ve engellemenin her türlüsüne başvuruyor. Nerdeyse her sayıları toplanıyor. Hapis ve para cezaları, kapamalar birbirini izliyor. Biri kapanınca bir yenisi nöbeti devralıyor. Bu belgeyi, daha doğrusu sözkonusu eylem planını ve komployu tezgahlayanların başında gelen Çevik Bir ve Erol Özkasnak adlı generaller şimdi emekliler. Çevik Bir'in adı başka nedenlerle de zaman zaman basına yansıyor. Geçmişte işkence seanslarında bulunduğu söylendi. Belli ki o bir kontrgerillacı. Bakalım bundan dolayı ondan ve komplonun öteki elemanlarından hesap sorulabilecek mi? Bu soruma gülümsediğinizi hissediyorum. Susurluk skandalının kahramanları, kontrgerillacılar, JİTEM'ciler parlamentoda, ordunun, polisin, MİT'in saflarında işlerine devam etmiyorlar mı?. İktidar gücü onlarda, en azından onların yandaşlarında; kim onlardan hesap soracak?. Yine de bu belgenin basına yansıması iyi olmuştur. Çevik Bir denen adam ezkaza cumhurbaşkanı da olabilirdi.. Şimdi hiç değilse bazı kirli çamaşırları ortaya seriliyor. En azından kamu vicdanı onlardan hesap soruyor. Demek ki komplocular ve güçlüler için de her zaman işler iyi gitmiyor.. Belki hesap verecekleri günler de o kadar uzak değildir. Umudumuzu yitirmeyelim ve elimizdeki olanaklar ne kadar dar olursa olsun gerçekleri söylemeye devam edelim. Yeni Şafak gazetesinin bu haberi vermesinin ve sözkonusu belgeyi yayınlamasının ardından Genelkurmay 10 gün sessiz kaldıktan sonra, bir basın açıklaması yaptı. Açıklamada böyle bir belgenin varlığı kabul ediliyor, ama "bu bir tasarıydı, uygulamaya konmadı" deniyor. Böyle bir tasarının olması bile yeterince vahim değil mi? Bir ülkenin ordusu nasıl o ülkenin yasal örgütlerine, aydınlarına, siyasi kişilere karşı böylesine komplolar ve tuzaklar planlayabilir? Üstelik, "tasarı" denen şey uygulamaya konmadıysa basında sözkonusu kişilere karşı açtırılan kampanya ve Akın Birdal'a sıkılan kurşunlar neyin nesiydi?. Kaldı ki Genelkurmay açıklamasında, üstelik "hem suçlu hem güçlü" edasıyla, yine başkaları suçlanıyor, yine vatan kurtarma edebiyatı yapılıyor ve teröre destek veren, Şam'a gidip röportaj yapan insanlardan söz ediliyor. Teröre destek veren varsa, röportaj yapmakla bir suç işlenmişse mahkemeler de var. Genelkurmay'ın kendisini bir yasa koyucusu, bir savcı-yargıç saymaya, bununla da yetinmeyip kendi uydurduğu ifadelerle kendi yurttaşlarını suçlamaya, bunun için basını baskı altına alıp kampanya açmaya hakkı var mı? Bunlar komplo ve açık cürüm değil mi? Genelkurmay'ın tankları var diye, cürüm işleme özgürlüğü de mi var?.. Böyle bir planın varolması büyük bir skandalsa, onu kamuoyunun gözünün içine baka baka savunmaya kalkışmak çok daha büyük bir skandaldır. Bu ülke demokrat geçiniyor, herkes hukuk devletinden söz ediyor. Ama gerçekte eğer generallerin istediklerini söyleyip yaptıkları bir askeri diktatörlük değilse, eğer parlamento, hükümet ve yargı göstermelik hale gelmemişse, komutanlar nasıl bu kadar pervasız olabiliyorlar? Evet, Cengiz Çandar, ordu bu işten sorumlu değil, bunu yapanlar ordu içinde bir cunta, bir çete, diyor. Ama görülüyor ki gerçekte ordu bugün de yapılana sahip çıkıyor. Bu işi yapan Orgeneral Çevik Bir sıradan biri değildi, Genelkurmay ikinci başkanıydı. General Erol Özkasnak Genelkurmay Genel Sekreteri idi. Yasadışı bir cinayet ve komplo örgütü olan JİTEM ordu eliyle örgütlenmişti ve başındaki kişi Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman'dı. General Veli Küçük JİTEM'in bir başka üst düzey yöneticisidir. Bu örgüt herhalde devam ediyor.. Kontrgerilla'nın ana gövdesinin ordu ve polis içinde olduğu ise bir sır değil. Onun da hala varolmaya ve marifetlerine devam ettiğine kuşku yok. Tüm bu nedenlerle, bu ülkede skandallardan söz etmek gülünç kaçıyor. Skandal bir kuraldışılıktır ve ancak kuralların doğal biçimde işlediği toplumlarda ve kurumlarda sözkonusu olur. Oysa bu ülkede hukukdışılık, komploculuk bir geleneğe dönüşmüş, devletin hücrelerine işlemiş. Devlet tüm ekonomik ve siyasi kurumlarıyla, ordusu ve polisiyle, yargısı ve üniversitesiyle suça batmış, çeteleşmiş. Medya ise medya olmaktan çıkmış. Türk basınının nasıl yıllardır rejimin, MİT'in ve militarizmin kirli bir borazanına dönüştüğünü, sahte gündemler yaratmaya araç olduğunu okurlarımız iyi bilir. Bu basın kontrgerilla ve öteki devlet güdümlü suç örgütlerince öldürülen yazarlarına bile sahip çıkamıyacak kadar, kendi köşe yazarlarına yönelik komplolara karşı bile direnemiyecek ve onlara alet olacak kadar düzeysizdir. Sabah'ın durumu ortada. Kendi köşe yazarlarına yönelik yalan suçlamayı manşetten veriyor, ama onlara kendilerini savunma hakkı bile tanımıyor!.. Tam da şu günlerde, içi boşaltılan bankalar nedeniyle, iç içe geçmiş medya ve banka sermayesinin yol açtığı rezaletlerin iğrenç kokuları, patlamış bir kanalizasyon şebekesi gibi Türkiye'yi sardı. Sözkonusu medya-banka kartelleri, iktidarla da çıkar ortaklığı içinde. Böyle bir medya doğal olarak iktidarı ve rejimi kollayarak gerçekleri halktan gizliyor, rejimin çıkarlarına uygun olarak halkı yalanla besliyor. Bu medyanın daha çok para kazanmaktan başka bir kaygısı, derdi yok. Bunun için hiçbir değer, hiçbir etik kural tanımıyor. O, bir silah ve uyuşturucu kaçakçısı kadar topluma karşı sorumsuz. Türkiye'nin bir komplo ve skandaller batakhanesi olmaktan çıkması için çok büyük değişiklikler gerekiyor. Bunun için köklü demokratik reformlara, devletin saydamlaşmasına, bu kirin ve pisliğin temizlenmesine gerek var. Hukuk devleti laftan çıkıp gerçeğe dönüşmeli ve herkes hukukun içine çekilmeli. Bunun için de halkın kıpırdaması, değişim ve demokrasi isteyen güçlere omuz vermesi gerikiyor. Oysa halk şu anda sinmiş, örgütsüz ve hareketsiz. Bu iş daha uzun yıllar alacak görünüyor.. Evet sevgili okurlar, bu vesileyle, 2,5 yıl önceki bu komployla ilgili olarak hafızaları tazelemek ve kimin ne tepki gösterdiğini hatırlatmak istedik. O dönemde çıkan haftalık Hêvi gazetesinin 75. sayısında manşetten verilen PSK'nın 30 Nisan tarihli bildirisinin başlığı şöyleydi:
"Susma, senin de özgürlüğün tehlikede!"
Bildiri de şöyle deniyordu: "Sözde Şemdin'in 'itirafları' üzerine kamuoyu en çirkin, en kaba biçimde aldatılmak isteniyor. Rejim bu düzmecelerle ülkede barış ve demokrasiden yana tüm örgütleri, tüm onurlu sesleri karalamak, korkutmak, susturmak istiyor." Aynı sayıda bu kirli kampanya ile ilgili haberde ise, bu düzmecelerin "Batı Çalışma Grubu"nun (bu Genelkurmay'da oluşturulan, başını Çevik Bir'in çektiği bir tür cunta idi) ürünü olduğu belirtilerek şöyle deniyordu: "Şemdin Sakık'a atfedilen ifadelerle psikolojik savaşı yoğunlaştıran MGK, tellallığı medyaya yaptırıyor. Milli Siyaset Belgesi'nin 'iç düşman' tanımlamasına paralel ifadelerde, kirli savaşa karşı çıkan herkese yer var…" Bugün ortaya çıkan belgeler o gün söylediklerimizi bire bir kanıtlıyor. Biz ve gerçeği zamanında görüp söyleyen başkaları, kâhin değiliz elbet. Gerçeği söylemek kiminin işine gelmez; kimisi olan biteni kavrayamaz; kimisi ise, kavrasa bile söyleyecek kadar dürüst ya da cesaretli değildir. Bu kez 2,5 yıl önde olduk. Bazı olaylarda, gerçeklerin böylesine belgeleriyle ortaya çıkması için daha da uzun zaman gerekir. Bazılarına ise bir ömür bile yetmez! Sayın Cengiz Çandar, o günlerde büyük basın kuruluşlarına ambargo konduğunu ve bu nedenle hiçbir meslektaşının bu konuyu yazamadığını söylüyor. (Bugün de bazı istisnaların dışında yazamadığı gibi..) Ancak biz, Kürt basınının bir temsilcisi ve okuru sınırlı bir gazetenin yazarları da olsak, sayın Çandar'ın meslektaşı sayılırız ve her zaman olduğu gibi susmadık, bu kirli oyunla ilgili de açık açık yazdık. Bu nedenle, o günlerde açılan bu kirli kampanyayı ve bizim bu konuda dediklerimizi okuyucuya hatırlatmak istedim ve Hêvi'nin 2 Mayıs 1998 tarihli 75. Sayısında çıkan "Türkiye'ye Kötülük Yapanlar" başlıklı yazımı, olduğu gibi vermeyi uygun buldum. 

Türkiye'ye kötülük yapanlar 
Düzenin gazete ve televizyonları, şu "eşi menendi bulunmaz" operasyon öyküsünün ardından, şimdi de Şemdin'in "itirafları" üzerine döktürüyorlar. Hepsi de bir kalemden çıkmış gibi.. "Müthiş itiraflar!" diyorlar.. "Şemdin bülbül gibi konuşuyor!" diyorlar.. Bu "itiraflara" göre PKK-Suriye ilişkileri açığa kuvuşmuşmuş.. Yalnız o da değil: Almanya, Rusya ve Yunanistan'ın PKK'ye yardımları Suriye üzerinden gerçekleşiyormuş.. Alman uçakları Suriye'ye PKK için malzeme taşıyormuş.. PKK'ye yardım eden gazetecilerin adları: Mehmet Ali Birand, Cengiz Çandar ve ötekiler... PKK'nin paraca desteklediği gazeteler, dergiler: Evrensel, Emek, ve ötekiler... PKK'ye destek veren politikacılar: Abdulmelik Fırat, Salim Ensarioğlu, Fetullah Erbaş, Mıhyettin Mutlu, Turgut Atalay ve ötekiler... PKK'ye destek veren kuruluşlar İHD, HADEP, Mezopotamya Kültür Merkezi ve ötekiler... Bir propaganda furyası ki deme gitsin! Şemdin "bülbül gibi" konuştu mu, konuşmadı mı bilemeyiz. Şemdin'e günler boyu işkence yapıldı mı, yayılmadı mı, onu da bilemeyiz. Eğer "iyilikle" konuşmamış ve istenenlerin altına imzayı basmamışsa, besbelli işkence edilmiş, hem de o biçim edilmiştir! İşin içyüzünü zamanla öğreneceğiz. Ama işkence edilse de edilmese de, bu aşamada sorgunun gizli olması gerekir değil mi? Bizzat İçişleri Bakanı da öyle dedi. Peki bu medya tayfası bukadar şeyi nerden biliyor? Yoksa uyduruyorlar mı?. Besbelli bu düzmeceler onların kendi ürünü değil; biryerlerden kendilerine dağıtım yapılıyor.. Bir düğmeye basılmış gibi aynı anda, aynı şeyleri söylüyorlar. Bu ise, kirli savaş merkezinin, "derin devletin" işidir. Türkiye'de az bulunur demokrat gazetecilerden biri olan ve ne yazık ki erken yaşta ölen Örsan Öymen söylemişti: "Kürtlerle ilgili haberler basına MİT tarafından duyurulur. Basın kendisine iletilen bu haberleri verir.." Tabi bu haberlerin çarpıtıldığını, büyük çoğunluğunun düzmece olduğunu söylemeye gerek yok. Şimdi ise Türk medyası -gazetesi ve televizyonuyla- kirli savaş mekanizmasının bir parçası olmuştur. Şemdin Sakık'ın ele geçirilmesi ile sahnelenen son propaganda saldırısı ise şimdiye kadarki saldırıları çok geride bıraktı. Görünen o ki, kirli savaş merkezi tüm ölçüleri bir yana bırakmış, kamuoyunu müthiş bir yalan bombardımanına tabi tutuyor. Bundan amaç ise belli: Kürt sorununun siyasal çözümünden, diyalogdan, barıştan, demokrasiden yana olan, kirli savaşa karşı çıkan her sesi karalamak, korkutmak ve susturmak. 
Hak hukuk isteyen her Kürt vatan hainidir! 
Kürtlerden yana çıkanlar da öyledir! 
Baskıya, işkenceye karşı çıkanlar vatan hainidir! 
Barış ve demokrasi isteyen herkes vatan hainidir! 
Köy koruculuğuna karşı çıkanlar vatan hainidir! 
Esir askerleri almak için PKK ile görüşenler bile vatan hainidir! 
PKK'ye terörist demeyen de vatan hainidir! 
Kürt sorununda Türkiye'ye arka çıkmayan, onun dediğini yapmayan ülkeler bile düşmandır! Bu yüzdendir ki, düne kadar PKK'ye terörist deyip onu yasaklamış olan ve nerdeyse, üzerine Türkiye'den daha sert giden Almanya bile, şimdi tutumunu biraz yumuşattı diye, düşmanlar listesine dahil olmuştur! Buna Rusya eklenmiştir... Bu gidişle Türkiye bütün dünyayı kendisine düşman gibi görürse hiç şaşmamak gerek. Bu her yerde düşmanlar gören, kendisi gibi düşünüp davranmayan herkesi düşman sanan bir mantıktır, paranoyadır. Bu korkunç bir makkartizmdir. Türkiye kirli savaş güçlerinin esiri olmuş, sürüklenmektedir. Şimdiye kadar kafa ve kulak kesip poz vermeye, mezardan ceset çıkarıp parçalamaya varan bu çılgınlık daha nerelere varır bilemeyiz. Ama bu toplumun iyi yolda olmadığı açık. Zincirlerinden boşanmış gibi tırmandırılan bu şovenizm, kin ve saldırganlığın ülkeye ve topluma yarar getirmesi beklenemez. İnsan, bu çılgınca gidişe dur diyecek sağduyulu sesler arıyor. Ama sanki herkes kör, herkes zincirlerle bağlı. Ne aklı başında, sorumluluk duygusu yüksek, cesaretli bir burjuva lider var, ne de medyada -şu anda topun hedefinde olan üç-beş demokrat yazarın dışında- onurlu bir ses.. Toplum sanki şiddete, kine, nefrete, şovenizme, militarizme teslim olmuş.. Böyle bir toplum ve böyle bir ülke tehlikeli derecede hastadır. Türkiye'ye kötülük yapmak isteyen de tam bunu yapmak isterdi! Kimse Türkiye'nin düşmanlarını orda burda, uçan kuşta aramasın. Bu kötülüğü yapanlar, dünden bugüne Türkiye'yi yönetip, ısrarla ve inatla Kürt halkının haklarına, barışa ve demokrasiye karşı çıkanlardır. Onlar ülkeye kin, nefret ve şiddet ektiler, şimdi biçiyorlar.
 

© KURDS, 2000  |  e-mail/e-posta
KOMKAR, den kurdiske forening i DK.
Nansensgade 30, 1. th, 1366 København K - Danmark
telefon & fax  +45 33 13 75 01
Sayfanın son güncellenme tarihi
10/12-2000.
» Güncel haber ve makaleler
»Kemal Burkay
'Partiler Niçin Vardır?'
---------------