
|
 |
 |
|
Kürt meselesinde neredeyiz? -AHMET
İNSEL
16/5-03
Türkiye'de demokrasinin pekiştirilmesi
ve olağanlaşmasının önünde birçok engel var. Bu engeller içinde Kürt sorunu
ilk sıralarda yer alıyor. Bu gerçeği, bir avuç bağnaz Türk milliyetçisi
dışında bugün artık kimse inkar etmiyor. İnkar etmiyor ama sorunun çözümü
yönünde somut adımlar atmaya da kimse cesaret etmiyor. Cesaret edenlerin
karşısına "ulusal güvenlik devleti"nin ve onun tabularının bir özeti olan,
yürürlükteki "resmi ideoloji"nin yasakları dikiliyor.
Bugün Türkiye'de Kürt sorununun
çözülmesi için kısa vadede yapılması gereken asgari reformları herkes biliyor.
Radyo ve televizyonlarda Kürtçe ve elbette Türkiye'de kullanılan diğer
dillerde yayın yapılmasına izin vermek, Kürtçe dil eğitimini pratikte engelleyen
mevzuatta değişiklikler yapmak, Kürt kimliğini inkar eden, Kürtçe isim
yasağı gibi uygulamalara son vermek, Kürt kimliği ağırlıklı siyasal parti
oluşumlarının ardı ardına kapatılmasına son vermek, geçmiş sancılı dönemin
yaralarını saracak ve binlerce insanın normal yaşama dönmesini sağlayacak
etkili önlemler almak. Bu asgari adımlar atılmadıkça, Türkiye'de Kürt sorununun
kanayan bir yara olarak yaşamaya devam etmesine son vermenin mümkün olmadığını,
aklı selim sahibi herkes takdir ediyor.
Gelgelelim, Türkiye'de "ulusal güvenlik
devleti"nin aklı, selameti demokrasinin olağanlaşması yönünde değil, rejimin
sürekli teyakkuz halinde kalması yönünde aradığı için, bu asgari ileri
adımların bazılarını atar gibi yapıp, uygulamada bazen yoğun baskı dönemlerini
andıran önlemleri devreye sokmaya devam ediyor. Örneğin, insanların çocuklarına
"genel ahlâka aykırı olmayan" isimler koyma hürriyetini, nerede ve nasıl
oluşturulduğu meçhul bir Kürtçe yasak isimler listesine dayanarak kısıtlıyor.
Aynı şeyi 80'lerde Bulgaristan'da Komünist Parti iktidarı yapmıştı.
Radyo ve televizyonda Kürtçe yayın
yapma yasağını kanunen kaldırıp, bu tür yayın yapma iznini yalnız TRT'ye
veriyor. Bu iznin TRT ile sınırlanması, temel hak ve özgürlükler açısından
zaten sorunlu. Bu yetmiyormuş gibi, bu "Kürtçe resmi haber bülteni" ve
"Kürtçe resmi programlar" uygulamasının ne zaman ve nasıl başlayacağına
dair hiçbir işaret yok. Dil eğitiminde, izin var ama yok. Siyasi parti
kapatmayı zorlaştıran değişiklikler, anlaşılan Kürtlerin yoğunlaştığı partileri
kapsamıyor. HADEP'ten sonra şimdi DEHAP topun ağzında. Yakında hapiste
10 yıllarını dolduracak olan DEP'li 4 eski milletvekilinin davasına yeniden
bakarken, mahkeme en azından
tahliye kararı gibi yumuşatıcı bir
önlem alma gereği duymuyor.
Ve biz, eski bir cumhurbaşkanının
ağzından Kürt gerçekliğini resmen tanımış bir Türkiye'de yaşamaya devam
ediyoruz! Riyakârlığın da herhalde bir sınırı olması gerekir. Takiyeyi
anında anlayıp, teşhir etmekte uzmanlaşmış "ulusal güvenlik devleti", Kürt
sorununda takiye yapmıyor da, ne yapıyor? Artık Türkiye'de Kürt kimliğinin
varlığını inkar edemiyor ama böyle bir kimliğin toplumsal yaşamda varlığının
olağanlaşmaması için her türlü önlemi almaktan da geri kalmıyor.
Asıl amaç ne?
Bu halis takiyeci tavır, sadece
"resmi ideolojinin" atardamarı olan bölünme sendromundan kaynaklanmıyor.
Yakın zamanda alınan bir dizi önlem ve uygulamaya baktığımızda, bu devlet
aklının Kürt sorununun çözülmesini istemediği sonucuna varmak da mümkün.
Bunun en belirgin işaretleri, Türkiye'deki Kürt kimliği merkezli oluşumların
PKK-KADEK'in etki alanından çıkmasının, dolaylı biçimde devlet politikalarıyla
engellenmesi. Örneğin, Öcalan'la ilgili uygulamalar. Görüşmelerin engellenmesi,
kısıtlanması sadece Öcalan'ın örgütüyle ilişkilerinin kesilmesi amacı taşımıyor.
Kaldı ki, bunun tersi bile düşünülebilir. Denetim altındaki Öcalan'ın verdiği
direktiflerden ilk haberi olacak taraf devlet olduğu için, bu görüşmelerin
PKK-KADEK'i denetleme ve belki yönlendirme aracı olduğunu düşünmek mümkün.
Ama ya bu kısıtlamalardan amaç, Türkiyeli Kürtlerin Öcalan merkezli mobilizasyonunu
canlı tutmak için bir özel mağduriyet durumu yaratmaksa?
Bir konuşmada "Sayın Öcalan" tabirini
kullandı diye bir DEHAP'lı parti yöneticisi hakkında dava açılması, günlerce
tutuklu kalması ve üç milyar kefaletle tahliye edilmesi, Öcalan mitosunu
canlı tutmaktan başka ne amaç taşıyabilir? KADEK için, "tecrit uygulamasına
son verilmesi" kampanyası, bu partinin son dönemlerde yaşadığı Kürtler
arasındaki etki kaybını telafi etme olanağı vermiyor mu? "Tecriti protesto"
etmek için kendini hapishenede
yaktığı iddia edilen genç bir tutuklu,
iki ay hapishane revirinde yattıktan
sonra, geçen günlerde öldü. KADEK
bir yandan hapisteki PKK'lıları "tecrit politikasına son verilmesi için"
görüş boykotuna çağırırken, diğer yandan Öcalan'la kardeşi ve avukatları,
daha kısıtlı bir sürede de olsa görüşüyorlar. Bu çelişkili durum 'Özgür
Politika'da şöyle izah ediliyor:
"Avukatları, Öcalan'ın görüş süresinin
yetkililerce sınırlandırılmasına rağmen, konumunun hem Kürt halkı ve Türkiye,
hem de Ortadoğu'daki gelişmeler bakımından taşıdığı belirleyiciliğin sorumluluğuyla
kendileri ve kardeşiyle görüştüğünü belirttiler"! KADEK mi devleti kullanıyor,
devlet mi KADEK'i belli değil. Galiba doğru yanıt, her ikisi de.
Yurtdışındaki KADEK yayınlarında,
Öcalan merkezli mobilizasyonun örgütleri açısından canalıcı önemi neredeyse
açıkça ifade ediliyor: "Öcalan'a yönelik tecride karşı, Kürtler dört yıldır
tam bir bütünlük içinde, bu oyunu bozmak ve demokratik serhildanı her alanda
geliştirmek için" mücadele veriyorlar türünden ifadeler, ritüel olarak
tekrarlanıyor.
"Tutsak edilemeyen ırmak Öcalan"
türü simgeler etrafında Kürt gençlerinin kenetlenmesinin nesnel koşullarını
ulusal güvenlik devleti ya oluşturuyor ya da oluşmasına katkıda bulunuyor.
Türkiye'deki Kürt çevreleri üzerindeki
PKK-KADEK'in belirleyici gölgesinin uzaması, resmen ne kadar tersini dile
getirse de, ulusal güvenlik devletinin işine geliyor. Bir yandan yurtdışında
KADEK'in terörist örgüt listelerine girmesi için uğraşırken, diğer yandan
Türkiye'de Kürt kimliği merkezli özerk oluşumların gelişmesini sağlayacak,
Kürt sorununun çözülmesi yönündeki asgari adımları atmıyor. Atmadığı gibi,
tersi yönde uygulamaların devam etmesini de ihmal etmiyor. İçişleri Bakanlığı'nın
bir genelgeyle Kürtçe yasak isim listesi olmadığını nüfus memurluklarına
bildirmesi, çok zor bir girişim midir?
Elbirliğiyle yaratılan bu olağanüstü
mobilizasyon ortamında, KADEK de Kürt kimliği alanında tekel olma mücadelesini
daha rahat sürdürebiliyor. Başarılı çalışmalarıyla güçlenen eski HADEP'li
belediye başkanlarının çoğunun altını oymaya, çevresini boşaltmaya özen
gösteriyor. Hatta yeni kurulan Kürt kimliği merkezli siyasal partinin bir
biçimde KADEK bağlantısının belirgin olmasına itina edip, bu partinin başında
kapatılma kılıcının sürekli asılı kalmasını sanki istiyor.
İşte çok kaba hatlarıyla Kürt sorununda
geldiğimiz nokta. Ulusal güvenlik devletiyle KADEK arasına sıkışmışlık.
Ama öyle gözükse de bu bir yumurta-tavuk sorunu değil. Çünkü bu kördüğümü
çözecek güç bugün Parlamento'nun, Hükümet'in elinde var. Yoksa kağıt üzerinde
mi var?
|
©
KURDS, 2000 | e-mail/e-posta
KOMKAR, den kurdiske forening
i DK.
Nansensgade 30, 1. th, 1366 København
K - Danmark
telefon & fax +45 33
13 75 01
|
|
|
Sayfanın
son güncellenme tarihi
|
 |
|
16/05-2003
|
|
» Güncel
haber ve makaleler
|
 |
| |
|
|
|
|