Türkiye:
Kürt sorunu ve federal çözüm
(Tezler,
öneriler)
Nuh Ateş
1- Kürt
sorununun tanımı:
Kürt sorunu
ve çözümü konusunu irdelerken, çerçeve olarak şu ana noktaları temel alıyorum:
- Sorunun tanımı ve adlandırılması, - Çözüm için temel alınacak olan ilke
ve kıstaslar, - Çözüm biçimi, yol ve yöntemler.
Kürtler
nedir?
Ya da Kürtler,
AB'ne aday üyeliği kesinleşen Türkiye'de adı sıkca duyulan Kopenhag Kriterleri'nin
öngördüğü bir azınlık mıdır? Çıkış noktaları farklı da olsa, ne resmi çevreler
ne de Kürt siyasi çevreleri Kürtleri azınlık olarak tanımlıyor. Azınlık
ve çoğunluk, bir yanıyla sayısal kavramlardır ve bu anlamda sayısal bir
ilişkili ifade ederler. Buna göre, Türkiye'yi bir bütün olarak temel aldığınız
zaman, Kürtler genel nüfus içinde azınlıktadır. Ama aynı Kürtler, Kürt
ülkesini (Doğu ve Güneydoğu bölgeleri) temel aldığınız zaman, bu sefer
çoğunluktadırlar. Bu kez bu bölgede yaşayan Türkler ve diğer etnik gruplar
azınlıkta kalmaktadır. Asıl sorun, azınlık deyince, baskı gören ve haksızlığa
maruz kalan bir grubun korunması için gerekli olan koşulların yaratılmasıdır.
Uluslararası hukukta genel geçerli ve bağlayıcı bir azınlık tanımlaması
bulunmuyor. Kimlerin azınlık statüsünde görüleceği ve hangi haklara sahip
olacağı konusu, daha çok pratikte tek tek devletlerin ve ihtilaflara taraf
olan çevrelerin insiyatiflerine ve anlaşmalarına bağlı olarak belirleniyor.
Konuya ilişkin uluslararası sözleşme ve belgelerde de her ne kadar azınlık
kavramına ve azınlıkların farklı dil, din ve kültür gibi özelliklerine
yer veriliyorsa, bağlayıcı bir azınlık tarifi bulunmuyor. Ancak, bu sözleşme
ve belgelerde, onlara taraf olan devletlerin, azınlık mensuplarına tanınmasını
taahüt ettikleri bireysel haklara yer veriliyor. Örneğin Türkiye'nin, başta
Fransa, Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya ile birlikte karşı çıktığı ve
şimdi kabul ettiğini açıkladığı Kopenhag Belgesi (1990), azınlık mensuplarına
anadilde özel ve kamusal alanda eğitim, örgütlenme, etnik aidiyet ve kültürü
geliştirme hakkını, hatta yerel idari otonomiyi tanımayı öngörüyor. Bir
topluluğun ne olduğu konusunda, en başta o topluluğun kendini nasıl tanımladığı,
yani subjektif görüşü birinci derecede gözönünde bulundurulması gereken
bir husustur. Bunun tersi, dışardan belirlemecilik ve o topluluğun kollektif
iradesini hiçe saymak olur. Kürtler kendilerini halk olarak görüyor ve
bunun kriterlerine de sahip bulunuyor. Türkiye Kürtlerin halk olduğu gerçeğini
red ve inkar etmede ısrar ediyor. Böylelikle de, soruna adil ve kalıcı
bir çözüm bulmanın yolunu tıkıyor. Bilerek veya yasal ve politik engellerden
ötürü, Kürt sorununun tanımına ve çözümüne ilişkin olarak ortaya atılan
"Kürt realitesi", "Anayasal vatandaşlık", "Kültürel haklar", "Alt kimlik-üst
kimlik", "Demokratik cumhuriyet", "Kopenhag Kriterleri" gibi adlandırmalar,
örtülü kavramlar olup, hem sorunun adını ve özünü bir bütün olarak ifade
etmede, hem de ona adil ve köklü bir çözüm bulmada yetersiz kalmaktadır.
Bu kavramların altını doldurmaya ilişkin olarak, sahiplerince ileri sürülen
görüşlerin, bir genelleme yapacak olursak, ortak paydasını ağırlıklı olarak
bireysel haklar oluşturuyor; ya da onlar bu yönlü yorumlanma ve kullanılmaya
yatkın bulunuyor. Bireysel hakların sağlanması yönündeki istem, öneri ve
çabaları bir bütün olarak beğenmemek veya küçümsemek doğru bir tavır olamaz.
Bireysel bazda hakların, örneğin Kopenhag Belgesi'nde yeraldıkları biçimiyle
sağlanması, çözümün yarısı olarak görülmeli. Ancak Kürt sorununun kalıcı
çözümü, bireysel haklarla sınırlı olmayıp, bunların yanısıra, kollektif
ya da grup hakkının da tanınmasını gerektiriyor. O da, bir halkın kendi
ekonomik ve kültürel yaşamı, siyasal yönetimi ve geleceği konusunda kollektif
iradesini ortaya koyma ve kullanma hakkıdır. Bu hak ifadesini "halkların
kendi kaderini tayin etme" ilkesinde buluyor. Her halk için olduğu gibi,
Kürt halkı için de, bu kollektif hak vazgeçilmez ve ertelenmez temel bir
haktır. Diğer taraftan, birden fazla halkın birarada yaşadığı durumlarda,
ortak tanımlara da gidilebilinir. Bu konuda başka ülkelerin deneylerinden
yararlanabilinir. Bask, Katalan ve Galiç halklarının varlığı Franko dönemi
İspanya'sında inkar ediliyordu. 1978 Anayasası bu yasakları, "halklar"
ve "tarihsel milliyetler" tanımlamasına yer vererek kaldırdı. Belçika Anayasası,
Belçika'da yaşayan farklı üç halk grubunu, "Valon Topluluğu", "Flaman Topluluğu",
"Alman Topluluğu" diye tek tek adlandırmayı uzlaşma formülü olarak seçmiştir.
Sonuç olarak, Kürtler etnik anlamda bir halktır. Bu gerçeği kabul etmek
ve bunun sonucu olarak ta bu halkın haklarını teslim etmek sorunun adını
ve özünü oluşturuyor.
2- Halk
ve halkların kendi kaderini tayin hakkı
Kürt sorununun
çözümü konusunda temel alınması gereken ana ilke, "halkların kendi kaderini
tayin etme hakkıdır". Bu ilkeyi dışlayarak öngörülen yaklaşımlar, sorunu
adil ve köklü bir biçimde çözüme götürmez. Kendi kaderini tayin hakkı,
öz itibarıyla halklara kendi devletini kurma ya da bir devletin sınırları
içinde kalarak otonom veya federal yapılanmaya sahip olma imkanı tanıyor.
Bu hakkın kimler için geçerli olduğu ya da uygulanmaya sokulması konusunda
net bir çizgi yok. Bu, daha çok güç dengelerine ve çıkarlara bağlı bir
biçimde şekilleniyor. Kendi kaderini tayin hakkının sahibi halklardır.
Bu hak her halk için geçerlidir. Burada sorun olan kimlerin halk sayılacağı
konusudur. Zira halklar hukuku halkın tarifini içermiyor. Ancak hukuk bilimi
ve çevreleri halkı, ortak bir toprak üzerinde yerleşik olan, kültürel ve
etnik özelliklere sahip bulunan topluluk olarak tarif ediyor. Bu arada,
bir topluluğun kendini nasıl tarif ettiği görüşü de önem arzediyor. Yine
hukuk çevreleri, halkları devlet sahibi olanlar ve olmayanlar olarak iki
gruba ayırıyor. Etnik bakımdan homojen ve devlet sahibi olan halklar için
sorun yok. Onlar zaten devlet sahibi olmakla kendi kaderini tayin etmiş
bulunuyorlar. Tek devlet çatısı altında birden fazla halkın birarada yaşadığı
ve etnik bir grubun dominant, bir diğerinin ise azınlık konumunda olduğu
ve üzerinde, yaşamını tehdit eder boyutta büyük bir baskının bulunduğu
hallerde, kendi kaderini tayin hakkını, kendi devletini kurma biçiminde
kullanmanın yolu açılmış olur. Ama bu tür durumlarda bile, bu yolun ne
kadar dar olduğunu, ya da sonu meçhul levhasının yol kenarlarında asılı
durduğunu, Irak Kürdistanı ve Kosova örnekleri gösteriyor. Dünyada, özellikle
Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanlar'da, onlarca halk, bu biten yüzyılın başında,
ortalarında, ikinci yarısında, iradeleri çiğnenerek, dış müdahaleler sonucu
parçalandı, bölündü. Bazan onlarca farklı etnik grubun bir devletin sınırları
içinde bulunduğu bu kritik bölgelerde, haksızlığın ve parçalanmışlığın
simgesi olan mevcut sınırları değiştirmeye kalkışmak akıl işi değildir.
Buna yeltenmek, imkansızı istemek olur; savaşa, istikrarsızlığa, kin, nefret
ve düşmanlığa davetiye çıkarmak olur. Parçalanmış halkların çıkarı, çağımızın
gerekleri ve koşulları yeni sınırlar çizmeyi, yeni parçalanmaları üretmeyi
değil, sınırları aşmayı, onları anlamsızlaştırmayı öngörüyor. Birden fazla
halkın, dil, din ve kültürün birarada yaşaması mümkündür. Mümkünün ötesinde,
bu bir zaruret ve zenginliktir. Yeni sınırlar çizmeye ve bu temelde şiddete
ve savaşa değil, diyalog ve barış içinde, ortak yaşamayı öğrenmeye ve örgütlemeye
yönelmektir güzel ve doğru olan. Birden fazla halkın birarada yaşadığı
etnik, ulusal ve bölgesel temelde sorunların ve çatışmaların yaşandığı
kimi devletlerde, azınlık ve ezilen konumunda bulunanlar, kendi kaderini
tayin hakkını, bölgesel otonomiye ya da federal bir statüye kavuşmak suretiyle
kullanıyor. Günümüzde bu yönlü güçlü bir trend ve destek sözkonusudur.
Kendi kaderini tayin hakkı gruplara, halklara özgü kollektif olan tek haktır.
O, bu yanıyla azınlık haklarından ve diğer temel hak ve özgürlüklerden
ayrılır. Bunlar bireysel bazda haklardır. Kopenhag Kriterleri de ulusal
azınlık mensuplarına kültür, anadilde eğitim-yayın ve örgütlenme gibi alanlarda,
bireysel bazda hakları öngörüyor. Kendi kaderini tayin hakkı, istisna hallerde,
örneğin mensuplarının "etnik temizlikle" yüzyüze kalması, bölge ve dünya
barışının tehdit edilmesi gibi durumlarda, azınlıklar için de geçerli olabiliyor.
Türkiye Kürtler için kollektif hakları red etmede diretiyor. Kürtleri belki
ileride grup haklarını talep etmeye götürür kaygısıyla olacak ki, azınlık
olarak da kabul etmek istemiyor. Kıbrıs Türkleri, Filistinli ve Kosovalılar
için savunulan kollektif hakları Kürtlerden esirgemenin hiçbir haklı gerekçesi
ve açıklaması yoktur.
3- Çok ülkeli
devlet ve vatan
Çok halklı
veya çok uluslu devletler, aynı zamanda çok ülkelidirler. Kosova, Korsika,
Katalanya, Kürdistan, İskoçya, Galler, Bask birer ülke adıdır ve sakinleri
açısından vatandır. Ama onlar, başka adları olan ulusal devletlerin birer
parçasıdırlar; oralarda bir çeşit "iç" ülke konumundadırlar. "İç" ülke
ya da bölge, vatan olarak üzerinde yaşıyan toplulukların etnik kimliğinin
vazgeçilmez bir öğesidir. Bir İskoçyalı için İskoçya vatandır, Büyük Britanya
ise, onun vatandaşlık bağıyla bağlı bulunduğu devlettir. "İç" ülke ya da
bölge kimliği, etnik bakımdan homojen sayılabilen ülkeler için de geçerlidir.
Örneğin Alman vatandaşı olan bir Bavyeralı, herşeyden önce kendisini Bavyera
kimliğiyle görür. Kazaran birileri Bavyera kimliğini reddetmeye veya yasaklamaya
kalkarsa, bununla büyük bir ihtimalle bir isyana yol açabilir. Yukarıda
adları sayılan "iç" ülkelerin, Kürdistan hariç, adları yasaklı değil. Hepsi
resmidir ve her biri otonom ya da federal bir statüye sahip bulunuyor.
Türkiye de çok haklı ve çok ülkeli bir devlettir. Türkiye Türkler için
hem vatan hem de devlettir. Burada vatansal ve devletsel kimlik çakışmaktadır.
Ama bunun, Kürtler açısından, en azından Kürdistan'da yaşayanlar için geçerli
olduğunu söyleyemeyiz. Onların vatanı Kürdistandır. Ülke adı olarak Kürdistan'ı
Kürtler icat etmiş değil. Böylesi adlandırmalarda sıkça görüldüğü gibi,
dışardan verilen bir ad. Bu adın ilk kez Farslar tarafından kullanılmış
olması muhtemeldir. Ama Selçuklular ve Osmanlıların bu adı resmi olarak
kullandıkları kesin olarak biliniyor. Kürtler dün ve bugün bu adı kendi
vatanlarının adı olarak benimsemiş ve kullanagelmişler. Osmanlı döneminde
eyalet konumunda olup da bugün resmi ülke adlarını ve Osmanlı'nın bir eyaleti
olan Kosova adını hiç çekinmeden telafuz edenlerin, aynı şekilde Osmanlı'nın
bir başka eyaleti olan Kürdistan adını ağızlarına almaktan bu denli kaçınmalarını
rasyonel olarak açıklamak mümkün değildir. İskoçya ve Katalonya'nın resmi
bir statüyle tanınmış olmaları nasıl Büyük Britanya ve İspanya için tehlike
arzetmiyorsa, Kürdistan'ı resmen tanımak da bir tehlike teşkil etmez. Aksine,
bir hak olan vatanı Kürtlere yasakladığınız zaman tehlike yaratmış olursunuz.
Vatan adını ve hakkını yasaklayabilirsiniz, ama onu insanların bilincinden
söküp atamazsınız.
4. Federalizm
ve ulusal devlet biçimleri
Federalizm,
kimilerinin göstermeye çalıştığı gibi, ne öcü ne de bö(lü)cüdür. Böyle
olsaydı, yeryüzünde mevcut olan ulusal devletlerin üçte bir kadarlık bir
bölümü federal biçimli olmazdı. ABD, Rusya, Almanya, Güney Afrika, İspanya,
İsviçre, Avusturya, Belçika gibi büyük ve gelişmiş devletler de federal
sistemlidir. Türkiye'de federasyona karşı çıkanlar, aynı anda, Kıbrıs ve
Bosna Hersek için hararetli federasyon taraftarı kesiliyorlar. Söylediğini
duymayanlara özgü olan bu durum, Türkiye'nin yaygın bir gerçekliğidir.
Türkiye için federasyon önerenlere "hain", "asalım-keselim" diyen de, Kıbrıs
için "konfederasyon" ya da "gevşek federasyon" talep eden de aynı, ona
alkış tutanlar da aynı. Aslında çelişkili olan bu durum bir yanıyla olumsuz
değil. Zira bu tavır, Kıbrıs için federasyonu savunanların, özünde etnik
ve ulusal temelde ihtilaflı ülkeler için federasyonu çözümleyici bir model
olarak gördüklerini kanıtlıyor. Ulusal devlet politik bir organizasyondur.
Ulusal devletleri, organizasyon biçimi bakımından, kabaca iki gruba ayırmak
mümkün. Biri üniter-merkezci, diğeri federal biçimlidir. Esasında federal
devletler de üniterdir, yani birleşik ve tektir, ama merkezci değildir.
Ulusal devletin her iki biçimi de kendi içinde farklı türleri barındırırlar.
Örneğin, Fransa üniter-merkezci bir yapıya sahip, ama bölgelere ve yerel
yönetimleri yetkiler verebilmiştir. Buna karşın, Fransa'nın hep örnek gösterildiği
Türkiye'de katı üniter-merkezci bir yapı ve anlayış hakimdir. Federal devletler
arasında da farklılıklar bulunuyor. Eyalet ve bölgelere geniş otonom yetkileri
tanıyanı ve federal merkezci yanı ağır basanı da var. Örneğin, Federal
Almanya'da federal yasalar, eyalet yasalarına göre öncelikliyken, yani
merkezi federal yasalar eyalet yasalarını bozabiliyorken, Avusturya'da
merkezi-federal yasalar eyalet yasalarını bozamıyor. Yine federal sistem,
Almanya'da "kültür federalizmi", İsviçre'de "multietnik", Kanada'da "çatışmalı"
özellikleriyle öne çıkıyor. Federalizm, yörede demokrasiyi, yerinde yönetimi,
federal merkez ile otonom eyalet ve bölgeler arasında yasama ve yürütme
yetkilerinin paylaşılmasını olanaklı kılan bir yapılanma ve örgütlenme
biçimidir. Federal sistem bu özellikleriyle, bölge, eyalet veya "iç" ülkelere,
siyasi ve ekonomik merkezlerin sömürü ve baskısını sınırlama imkanı tanımaktadır.
Böyle bir sistemde ekonomik sorunlara çözüm getirmek, sanayileşmenin belli
bölgelerde merkezileşmesini önlemek daha bir mümkündür. Federal sistem,
sorumluluk alma ve paylaşma, ülke sorunlarına uzlaşma temelinde yaklaşma
kültürünü de beraberinde getirir. Federalizm, çok uluslu ve bu temelde
ihtilafları olan devletler için, bu sorunları çözüm yoluna sokması için
elverişli bir sistemdir. Nitekim, geçmişte üniter-merkezci bir yapıya sahip
ve bu türden sorunlarla yüzyüze kalan bazı devletler (Belçika, İspanya),
federalizme geçiş yaparak, sorunlarını hafifletip çözüm yoluna sokabildiler.
Ama bu trendin zıttı bir başka trendin olduğunu da bilmek gerekiyor. Federal
sisteme sahip olan kimi devletler (eski Sovyetler Birliği, Yugoslavya,
Çekoslovakya) bölünüp parçalandılar. Bu bölünmeleri, bir başına federal
sisteme yüklemek doğru olmaz. Buna yol açan nedenleri başka yerlerde aramak
lazım. Örneğin, eski komünist ülkelerdeki federal sistemler daha çok biçimsel,
merkezci ve yukarıdan dayatmacı özelliklere sahiptiler. Ayrıca, Sovyetler
Birliği'nde Ruslar, Yugoslavya'da Sırplar, Çekoslovakya'da Çekler dominant
ulus olarak siyasi erki ellerinde tutuyorlardı. Bu yüzden, federalizmin
eşitlikçi öğesi zayıftı. Bazı federalizm uzmanları, iki bölgeye veya iki
etnik gruba dayalı federasyon biçiminin (Kanada, Belçika, Kıbrıs) riskli
ve çatışmalı özelliklerine dikkat çekiyorlar. Aynı durum, üniter-merkezci
bir devletin sınırları içinde tek bölgesel otonomi modeli için de sözkonusu.
Bu modellerde merkezi yapı özünde değişmiyor, bir nevi iki bölgeye ya da
etnik gruba yayılıyor. Bu tip modeller, etnik ve bölgesel temeldeki rekabet
ve çelişmeleri öne çıkarabiliyor. Bu durum, üniter-merkezci bir yapının
içinde bölgesel otonomi modeli için de geçerli. Kürtlerin Irak ve İran'daki
geçmiş otonomi deneyimleri bu görüşü destekliyor. Bundan ötürü de, Türkiye
için, benim görüşüm, tüm ülke çapında geçerli yaygın, Almanya veya İspanya'da
olduğu gibi, çok eyaletli bir modelin tercih edilmesinin daha daha doğru
ve kabul edilebilir olacağı yönündedir.
5. Globalleşme
ve çağın gereği
Dünya hızlı
bir globalleşme süreci yaşıyor. Bu sürecin en belirgin özelliğini, geride
bırakılan yüzyılın son çeyreğinden itibaren, iki karşıt sistem temelinde
oluşmuş olan bloklaşmanın kalkmasıyla, kapitalizmin hızla tüm dünyaya yayılıp
hükmetmesi ve bu temelde dünya birliğine öncülük etmesi oluşturuyor. Büyük
sermaye grupları ve ekonomi devleri egemenliklerini dünya sathına hiç bir
ciddi engelle karşılaşmadan yayabiliyor; en ücra coğrafyalara, yaşamın
en küçük karelerine ve canlıların genlerine dek sokabiliyorlar. Onlar,
makro ve mikro dünyaların fethi yarışında kendi aralarında ve birbirlerine
karşı daha büyük birlikteliklere giriyorlar. Bu gelişmeyle birlikte, herşeye
satıcı-alıcı, kar-zarar ve yararcılık temelinde bakan anlayış ve değerler
de dünyanın dörtbir yanına yayılıyor. Ekonomi ve ticaret temelindeki globalleşmeye
bilim, telekominikasyon ve ulaşım gibi alanlardaki hızlı sıçramalar eşlik
ediyor; ona ivme kazandırıyor. Dünyanın küçülüp bir köye dönüşmesi ve her
köyün de dışa açılıp dünyalaşması da bu sürecin bir yansımasıdır. Globalleşmenin,
eski ve yeni yığınsal göç ve mülteci akınlarının bir sonucu olarak, deyim
yerindeyse, her ülkede 72 milletten birey ve topluluklar birarada yaşıyor.
Bu karışım ve farklı dil, din, ırk ve kültürlerin birlikteliği, çoğulculuğa
ve farklılıkları kabullenmeye dayalı bir yaşam ve örgütlenme biçimini dayatıyor.
Ulusal devlet, özellikle de çoğulculuğu ve farklılıkları dışlayan ve tek
millet, tek dil, tek din gibi bağnaz özellikleriyle öne çıkanı, globalleşme
sürecine ters düşüyor. Globalleşme ulusal devletleri değişime zorluyor,
onların ulusalcı ve tekçi yanlarını törpülüyor, sınır ve hükümranlık haklarından
kırpmalara gidiyor. AB gibi, federal-konfederal yapılı, demokrasiye ve
çoğulculuğa dayalı kıtasal birliktelikler globalleşme sürecine denk düşen
oluşumlar ortaya çıkıyor. Genel gidişatı bu yönlü bir dünya sürecinde,
çok uluslu devletlerde merkezci, ulusalcı ve tekçi yanları ağır basan anlayış
ve yapılanma konusunda ısrar edenlerle, sınır değişikliği, bölünme, ayrılma
ve savaş temelinde yeni ulusal devlet kurmayı hülya edinenler, bir bakıma
kaybedenleri oynuyorlar dünya sahnesinde. Dezentralizasyon, federalleşme,
yerinde yönetim ve denetim globalleşmeye karşı denge unsuru oluşturma bakımından
da önem arzediyor. Bu yolla, hem grup ve bireylerin temel hak ve hürriyetlerini
yasal ve yapısal koruma altına alma, hem de gözden ırak mekanlarda, dünyaya
hükmeden global güç ve odakların hegemonyasını yerinde sınırlandırma ve
olumsuzluklarından korunma mümkün olabilir. Çağın gidişi ve gerekleri de,
Türkiye'nin, Kürt sorununun çözümünü de mümkün kılabilecek olan demokratikleşmeye
ve federalleşmeye yönelmesini öngörüyor.
6. Türkiye
için federal yapılanma önerisi
Gerek tarihsel
açıdan gerekse nüfusun etnik bileşiminin çeşitliliği, iç içe ve yan yana
bulunuşu bakımından Anadolu, Türkiye ve Kürdistan coğrafyaları Türklerin,
Kürtlerin ve onlarla birlikte yaşayan diğer halkların ortak vatanlarıdır.
Onların bu gün ve gelecekte birlikte yaşamaları bir istem ya da halkların
kardeşliğinin gereği olmanın ötesinde bir çeşit zorunluluk teşkil ediyor.
Bu nedenle de, bu birlikteliği bozan, zorlaştıran, halklar arası ilişkileri
düşmanlaştıran, politika ve yapılanmaların değişmesi acil bir zaruriyet
olarak ortaya çıkıyor. Tek etnik kimlikli ve katı merkeziyetçi "Ulus-Devlet"
modeli, ulusal, etnik ve kültürel çeşitlilik arzeden bu coğrafyaya yabancıdır.
O birliği ve entegrasyonu sağlamadığı gibi, parçalanmışlığa, ayrımcılığa
ve istikrarsızlığa yol açmaktadır. Buna karşın ulus devletin bir biçimi
olan federal devlet, farklı milliyet ve azınlıkların birarada yaşadığı
ülkelerin yapısına daha uygun düşmekte, uzlaştırıcı ve birleştirici olmaktadır.
Anadolu halkları arasında tüm farklılıklara rağmen, bin yıllık ortak yaşam
ve tarihte, ortak değerlerle yoğrulmuş bir kardeşlik sözkonusu. Ayrıca
sayısı yadsınmayacak olan, köklerinde Kürtlük bulunan Türklerle, köklerinde
Türklük bulunan Kürtlerin bulunduğu boyutu olan bir kardeşlik. Türkiye'de
nüfusun etnik bileşimi, Kürt nüfusunun dağılımı ve mevcut koşullar gibi
pek çok neden Kürt sorununu iç biçimiyle çözümünü gerekli ve tercihli kılıyor.
Türkiye'nin başta Kürt sorunu olmak üzere, çözümü kolay olmayan ağır sorunları
bulunuyor. Bir biri ile bağlantılı olan bu sorunların çözüm yoluna sokulması,
diyalog ve uzlaşma yoluyla, köklü anayasal ve yapısal reformların yapılması
temelinde mümkün olabilir. Bu perspektifteki reform projesinin köşe taşlarını
kanımca çoğulcu ve katılımcı demokrasiye geçişi sağlamak, farklı ulusal
ve kültürel kimliklerin varlığını tanıyıp, onları yasal ve kurumsal güvencelere
bağlamak, merkeziyetçi devlet yapısı terk edilip federalist bir yapılanmaya
yönelmek oluşturmaktadır. Bu ana eksenler üzerinde oluşacak yapılanma ve
şekillenme nasıl olmalıdır? Çoğulcu demokrasiye geçişi sağlayacak geçici
bir anayasa yapılmalı, bu çerçevede her türlü düşünceye örgütlenme özgürlüğü
tanınmalı, Kürt ve diğer kimlikten partilerin kurulması önünde engeller
kalkmalı. Buna genel bir politik af ile birlikte yerel ve genel seçimlerin
yapılması eşlik etmelidir. Arkasından bir kereye mahsus etnik köken ve
anadil kriterleri temel alınarak, bir sayım yapılmalı, Türkiye'nin etnik
coğrafyası tespit edilmelidir. Sonra, yeni bir anayasa hazırlamak üzere,
tüm partilerin katılacağı bir uzlaşma ve dialog platformu oluşturulmalıdır.
Ulus ve vatandaşlık kavramları teklik öğelerden arındırılarak, ortak kabul
edilir hale getirilmeli. Söz gelimi "Türkiye ulusu, farklı milliyetlerden
ve kültürel topluluklardan oluşur" biçiminde bir formülasyona gidilebilir.
Yine vatandaşlık, "Federal Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne vatandaşlık ile
bağlı bulunan herkes bu cumhuriyetin vatandaşıdır" biçiminde formüle edilebilir.
Merkeziyetçi devlet yapısında değişiklik yapılarak ülke çapında yaygın
bir federatif yapılanmaya gidilmeli. Merkezin yetkilileri, savunma, dış
ilişkiler ve para gibi alanlarla sınırlandırılmalı, bunların dışında kalan
alanlarda yetkiler, oluşturulacak eyaletlere devredilmeli, onlarla paylaşmalı
bir biçimde kullanılmalı. Eyalet düzeyinde merkeziyetçiliği önlemek için
il ve yerel yönetimlerin yetkileri arttırılmalı. Devletin adı "Federal
Türkiye Cumhuriyeti" biçiminde değiştirilmeli. Her biri otonom statüye
sahip olacak olan eyalet, il ve yerel yönetimlerden oluşacak Federal Türkiye
Cumhuriyeti devletinin bölünmez bütünlüğünü pekiştirilmeli. Gerek tarihsel
gerekse etnik köken ve anadil temel alınarak yapılacak olan sayım sonucu
Kürtlerin çoğunluk oluşturduğu illerden -gerekirse referandum yoluyla-,
bir eyalet oluşturulmalı, ülkenin diğer bölgelerinde oluşturulacak eyaletler
ise, birbirine yakın, aralarındaki tarihsel, kültürel, ekonomik ve coğrafik
ilişkiler de temel alınarak, il ve ilçe bazında yapılacak referandumlar
sonucu oluşturulmalı. Eyaletler kendilerine, tarihsel ve kültürel geçmişlerine
uygun isim ve sembolleri kullanma haklarına sahip olmalı. Aynı şey, yöre
ve şahıs adları için de geçerli olmalıdır. Eyaletlerin, onların adlarını,
yetkilerini, organlarını, bu organların oluşumu ve işleyişi gibi konularını
içeren, federal merkezi anayasayla uyum içerisinde olan ve referandumla
kabul edilmiş anayasaları olmalı. Yine onların, seçimle oluşacak ve yasama
yetkisine sahip eyalet meclisleri ve hükümetleri olmalı. Eyalet düzeyinde
yargı yetkileri olan, eyalet yüksek mahkemeleri olmalı. Federal Büyük Millet
Meclisi'nin yanısıra, onunla birlikte yasama yetkisine sahip bir eyaletler
ve halklar konseyi oluşturulmalı. Bu organda eyaletlerin yanısıra, temsilleri
başka türlü mümkün olmayan Türkiye'deki tüm halk ve dil grupları temsil
edilmelidir. Federal Türkiye'de konuşulan tüm diller, ülkenin tarihsel
ve kültürel zenginliğin önemli bir parçası olarak kabul edilmelidir. Türkçe
tüm ülkede resmi dil olarak kalmalı. Kürtçe'nin çoğunluk olduğu eyalette
ise, Türkçe'nin yanısıra Kürtçe de resmi dil olmalıdır. Bu iki dil dışında
kalan ve Türkiye'de konuşulan tüm diller, çıkarılacak yasalarla koruma
altına alınmalıdır. Eyaletlerde, resmi dillerin dışında kalan dilleri konuşanların
topluca bulundukları bölge ve yörelerde iki dilli eğitim yapılmalı, birey
bazında ise anadilde ders hakkı, ülke genelinde geçerli bir hak olmalıdır.
Kürtlerin çoğunluk oluşturduğu illerden oluşan eyaletlerin dışında, tüm
eyaletlerde, başta Orta Anadolu olmak üzere, Kürtlerin topluca yaşadıkları
yörelerde, Türkçe, Kürtçe iki dilli eğitim olanağı yaratılmalı. Kimilerinin
Kürtçenin bir lehçesi, kimilerinin de ayrı bir dil olarak tanımladığı Zazaca
konuşulan yörelerde, halkın istemi göz önüne alınarak, eğitim dili olmalıdır.
Kürt yerleşim birimlerinin resmi adlarının yanısıra Kürtçe olan asıl adlarının
kullanılması sağlanmalı. Ekonomik alandaki dengesizliklerin giderilmesi
amacıyla yapılacak reform ve yatırımların yanısıra, ülke çapında bir dayanışma
fonu oluşturularak kalkınmada öncelikli eyaletlere finans kaynağı olarak
sunulmalıdır. Bu yönlü perspektifle; Türkiye, Kürt sorunu dahil, temel
sorunlarını çözüm yoluna sokabilir ve bölge diktatörlerine alternatif olarak
halklar için cazibe merkezi haline gelebilir. Çoğulcu bir topluma ve katılımcı-parlamenter
demokrasiye dayalı, "Federal Cumhuriyet" çatısı altında her kesimin ve
bireyin kendini bulma ve birlik içinde yaşama şansı büyüktür.
Ek: Etnisite'nin
temel kategorilerine ilişkin tanımlamalar
1- Etnisite,
oldukça büyük
bir insan grubunun, bireysel ve kollektif davranış bakımından anlamlı bir
gerçeklik olan, ortak bir geçmişe sahip, ortak kültür, tarih ve güncel
deneyler yoluyla birbirine bağlı olduğuna inanmışlığı ve belli bir aidiyet
ve dayanışma bilincine sahip bulunmasını ifade eder. Etnisite, etnik kollektifin
yaratılmasını olanaklı kılar. Etnik kollektifler bir yandan yapısal ilişkileri
ihtiva eden, diğer yandan etnik mobilize yoluyla topluca davranma "şansını"
olanaklı kılan "sosyal kategoriler" oluştururlar.
2. Halk,
etnik kollektiviteye tekabül eder. Ortak geçmişe, ortak kültürel ve tarihsel
mirasa ve aidiyet bilincine sahip olma özellikleri taşıyan kapsamlı etnik
bir kollektiftir. Halk, içinde somut ilişkileri ve ortak hareket etme şansını
barındırır. Bu anlamda halk, modern toplum oluşumunun ürünüdür.
3. Ulus
ve ulusal devlet, modern çağda genel toplumların tarihsel gelişim aşamasına
tekabül ederler. Ulus, ortak etnik köken bilincini paylaşan ve siyasi-yapısal
olarak ulusal devlet biçiminde örgütlenmiş olan etnik bir kollektifi ifade
eder. Ulusal devlet, içinde siyasal-aidiyet temelinde uyumun sağlanması
isteminin emel olarak tanımlandığı politik bir organizasyondur. Ulusal
devletin, devlet alanı, sıkça görüldüğü gibi, bir halkın yerleşim bölgesinin
tümünü ya da bir kısmını kapsamakla kalmıyor; aynı zamanda başka etnik
grupların topraklarını da kapsayabiliyor.
4. Etnik
grup, devlet olarak örgütlenmiş toplumun bir kesimini oluşturur. Böyle
bir grup başka bir halka mensup ya da başka halkların bir parçası olabiliyor.
O çoğunluk toplumundan farklı etnik bir kollektif oluşturur. Diğer etnik
kollektifler gibi, etnik gruplar da ortak bir geçmişe ve aidiyet bilincine,
ortak kültür ve tarihe sahip olma varsayımıyla ortaya çıkarlar. Kollektiv
bir aidiyet, bir yandan grubun kendisi hakkında bilincine, diğer yandan
dışardan, başka grupların onlar hakkındaki değerlendirme ve tanımlamalarına
dayanır.
5. Etnik azınlıklar,
bir sistemin etnik sınıflandırması içinde haksızlığa uğrayan, baskı gören,
aşağılanıp damgalanan etnik gruplardır. Onlar, durumlarının ortaya çıkış
koşullarına, farklı sosyo-yapısal konumlarına göre şu etnik azınlık türlerine
ayrılırlar: Ulusal ve bölgesel azınlıklar, göçmen azınlıklar, sömürgeleştirilmiş
azınlıklar ve yeni ulusal azınlıklar.
5. 1. Ulusal
azınlıklar, sosyal yapıları itibariyle heterojen topluluklardır. Onlar,
ulusal devletin oluşumu sonrasında, tarihsel yerleşim yapısı ya da ulusal
devletler arasındaki çatışma ve anlaşmalar sonucu devlet alanlarının değişimi
temelinde, etnik aidiyet, kültürel ve tarihsel özellikleri itibariyle yabancı
bir devletin sınırları içinde kalarak yaşayan topluluklardır. Devletin
vatandaşları olarak, onlar sıkça vatandaşlık haklarından mahrum edilmekte
ya da bu hakları kullanmaları engellenmektedir. Onlar aşırı bir asimilasyon
baskısı altında bulunuyor. Onların politik amaçları, kendileriyle ortak
tarihsel-kültürel aidiyeti paylaşan ve onların sosyo-ekonomik çıkarlarını
kollayan ulusal devletle birleşmek veya yakın ilişki kurmak oluyor.
5. 2. Bölgesel
azınlıklar, modern ulusal devletlerde, farklı nedenlerden tekleştirme
ve asimilasyon süreçleri karşısında, etnik aidiyetlerini korumuş olan ya
da etnik ve politik bir hareket olarak kaybolmaya yüz tutmuş etnik gelenekleri,
kültürü, geçmişe ait belli resimleri yeniden keşfetmek ve yeniden canlandırmak
isteyen gruplardır. Federal Almanya'daki Sorblar, İspanya'daki Katalanlar
ve Basklar, büyük Britanya'da İskoçlar ve Walisler, Fransa'da Oksitanyalılar
bölgesel azınlıklardır. Bölgesel azınlıkların politik yönelimleri, ulusal
devlet sınırları içinde politik ve kültürel otonomi elde etmektir.
6. Etnik
çoğunluklar, etnik sınıflandırma sistemi içinde dominant olan gruplardır.
Yukarıdaki
tanımlamalar, Prof. Friedrich Heckmann'ın, "Etnische Minderheiten, Volk
und Nation" adlı kitabından özet olarak alınmıştır. Almanca'dan Türkçeye
tarafımdan çevrilmiştir. |