Lozan azınlık
hakları ve Kürtler
Yılmaz Çamlıbel*
15 yıl süren savaş döneminde, toplumsal
sorunlar konusunda araştırma ve inceleme yapma, sorunların barışçı, demokratik
çözümleriyle ilgili projeler yapmanın olanakları yoktu. Devlet ve PKK eşgüdüm
halinde Kürt sorununu "vur kurtul" "Vur sustur" biçiminde çözmeyi topluma
dayatılıyordu. Her iki taraf da kültürlerindeki şiddet öğelerini öne çıkarıp
kitleleri şiddete yöneltiyordu. Bu politikaya karşı çıkanlar "korkak, pasifist,
hain" biçiminde nitelendiriliyor ve baskı altına alınıyorlardı. Bu yüzden,
sorunların barışçı demokratik çözümünü savunanların sesi kitlelere ulaşamıyordu.
Silahların susması, Avrupa Birliği'nin kapılarını Türkiye'ye aralaması
sonucunda artık farklı bir sürece girmiş bulunuyoruz. Sorunları tartışmak
ve uygulanabilir projeler üretmek için şartlar biraz daha uygun hale gelmiş
bulunuyor. Bu uygun şartlar içinde kangren olmuş Kürt sorununa uygulanabilir
adil, barışçı ve eşitlikçi çözüm önerenler olduğu gibi, bu konuyu sulandırmak
isteyenler da var. Geçmişte olduğu gibi, Kürtleri kandırmaya, onları yanlış
hedeflere yönlerdirmeye çalışanlar, onlara sinsice tuzaklar kuranlar var.
Ve ne yazık ki bu tuzak projelerini destekleyen Kürtler de oldukça fazla.
Örneğin bu Kürt çevreleri sürekli olarak Kopenhag Kriterleri'nin Kürt sorununu
çözeceğini söyleyip duruyorlar. Son günlerde de Lozan üzerine yazıp çiziyorlar.
Bazı doğrulardan hareketle yanlış neticelere varıyorlar. Kürtleri yoğun
bir propaganda bombardımanıyla yanlış hedeflere yöneltiyorlar. Kopenhag
Kriterleri'yle bize ikinci bir Lozan'ı yaşatmak istiyorlar. Ben bu konuya
açıklık getirmek, geçmişte yaşanan bu olayda egemenlerin Kürtleri nasıl
kandırdıklarına ve kullandıklarına parmak basmak istiyorum. Geçmişte Lozan'da,
daha sonra da günümüzde Kürtlerin önüne konulan tuzaklara dikkat çekmek
istiyorum. Başkaları tarihi olayları gizleyip unutturmak veya çarpıtmak
isteyebilir. Ama biz Kürtler böyle yapmamalıyız. Kulaktan dolma bilgilerle
değil, tarihi gerçeklere, istatistiki bilgilere ve bilimsel verilere dayanarak
düşünmeli, konuşmalı ve yazmalıyız. Ciddi bir tarihi bilgi sahibi olmadan,
bilimsel düşünmeden sorunlarımızı çözemeyiz. Bunun için sakin olmalı, duygularımızı
geriye, beynimizi öne çıkarmalıyız. Türkiye'de en ciddi konular bile kulaktan
dolma bilgilerle tartışılıyor. Kimse üzerinde konuştuğu konu hakkında araştırma
yapma, sağlıklı bilgi edinme zahmetine katlanmıyor. Yandaş olduğu çevrenin
söylemini akıl süzgecinden geçirmeden, aynen tekrar ederek savunuyor. En
ciddi toplumsal konular bile, futbol amigoları mantığıyla tartışılıyor.
Örneğin bu fanatik cemaat yaklaşımı yüzünden, objektif olamıyor, sağlıklı
düşünemiyor ve sorunlarımızı yüceltip Lozan'da yaşananları yerin dibine
batırabiliyoruz. Devleti yönetenler ise tam tersini yapıp Lozan'ı yüceltip
Sevr'i lanetleyebiliyorlar. Bu tartışmayı yürütenlerin önemli bir bölümünün,
bu antlaşma metinlerini okumadıkları bilinen bir gerçektir. Yani bu kesimler,
konuyu bilmeden, kulaktan dolma bilgilerle tartışıyorlar. Her iki antlaşmanın
da metinleri okunduğunda, iki tarafın lehine ve aleyhine olan birçok maddenin
bu antlaşmalarda yer aldığını kolayca söyleyebiliriz. Örneğin, 10 Ağustos
1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması'nda bir Kürt Devleti'nin kurulmasından
sözediliyor. Ama nasıl sözediliyor, ona bakalım? Madde 62- İngiltere, Fransa,
İtalya hükümetlerinin tayin edecekleri birer üyeden oluşacak ve merkezi
İstanbul'da olacak 3 kişilik bir komisyon kurulacaktır. Bu komisyonun görevi,
bu antlaşmanın imzalanmasından sonra 6 ay içinde Fırat'ın doğusunda daha
sonra kararlaştırılacak olan Ermenistan sınırlarının güneyinde ve Türkiye'nin
Suriye ile olan sınırının kuzeyinde ve Mezopotamya'da yer alan ve halkının
çoğu Kürt olan bölgeler için bir mahalli özerklik planı hazırlamaktır.
Madde 63- Osmanlı hükümeti 62. Madde'de belirtilen komisyonun,, kararını
bildirdikten sonra 3 ay içinde bu kararı benimsediğini kabul eder. Madde
64- 62. Madde'de belirtilen bölgede yaşayan Kürt halkı bu tarihten itibaren
bir yıl içinde, bu bölge halkının çoğunluğu Osmanlı devletinden ayrılıp
bağımsız olmayı arzu ettiklerini bildirirse, Milletler Cemiyeti bunların
bağımsızlık kazanma yeteneğine sahip olduklarını uygun bulup kendilerine
bağımsızlık verilmesini tavsiye ederse, Osmanlı devleti böyle bir tavsiyeyi
uygulamayı kabul ettiğini ve o bölgelerdeki bütün haklarından ve imtiyazlarından
vaz geçtiğini kabul eder. Bu maddelerde de görüleceği gibi, önce Ermenistan'ın
sınırları belirlenecek; daha sonra kalan çok küçük bir toprak parçası üzerinde
Kürtler için bir özerklik planı hazırlanacak. Burada yaşayan Kürtler şayet
ayrı bir devlet olmayı isterse, Milletler Cemiyeti, onları buna layık görürse,
işte ancak o zaman bir Kürt devleti kurulabilecek. İşte Kürtleri memnun
eden, Türkiye devletini de çılgına çeviren metin budur. Bu metinde Kürtlerin
nasıl aşağılandığı ortadadır. Şimdi Lozan Antlaşması'nın irdelenmesine
geçebiliriz. Ben bu yazımda insanların gözü kapalı savundukları veya yerdikleri
Lozan Andlaşması'nın belli bir bölümünün üzerinde durmak istiyorum. Lozan'ı
bir bütün olarak ele alıp irdelemek, büyük boyutlu bir iştir. Ben burada
sadece 8. maddesini ele alacağım. Lozan Antlaşması'nın 37 ila 45. maddeleri
arasında yer alan 8. madde "Azınlıkların Korunması" adını taşıyor. Bu bölüm,
başlığından da anlaşılacağı gibi, Türkiye'deki azınlıkların hak ve hukukunu
koruyor. Ama aynı zamanda bu bölümde, temel insani değerler de güvence
altına alınıyor. Bu bölümün tartışılmasına geçmeden evvel bazı tarihi bilgilerimizi
hatırlamakta yarar var. Bilindiği gibi Almanya, Avusturya, Macaristan,
Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu'nun oluşturduğu blok, savaşı kaybetmişti.
Bu devletler İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya' nın oluşturduğu blokun
önlerine koydukları Varsailles, Saint-Germain, Trianon, Nevill ve Sevres
andlaşmalarını imzalamak zorunda kalmışlardı. Sevr Antlaşması ise, 10 ağustos
1920 de imzalanmıştı. Daha sonra Anadolu'daki inisiyatif Kemalistlerin
eline geçti. Bu dönemden sonra yapılan antlaşmalarda Türk tarafının temsilcilik
görevini Kemalist kadrolar yüklendiler. 30 Ekim 1918'de Mondros Silah Bırakma
Sözleşmesi, 2 Aralık 1920'de Ermenistan ile Gümrük Antlaşması, 16 Mart
1921'de Moskova Türk-Sovyet Barış Antlaşması imzalandı. Yunanistan'ın yenilmesi
üzerine 22 Ekim 1922'de Mudanya Silah Bırakma antlaşması imzalandı. Böylece
savaş fiilen bitirilmiş oldu. Bunun üzerine müttefik devletler, İngiltere,
Fransa, İtalya ve Japonya'nın çağrısı üzerine Lozan'da bir barış toplantısı
düzenlendi. Bu toplantıya Yunanistan, Romanya, Amerika, Türkiye ve Sırp-Hırvat-Slovenya
devletleri de çağrıldı. Sadece boğazların statüsünü belirleyen toplantılara
katılmak üzere Sovyetler Birliği, boğazlar ve Trakya sınırlarının belirleneceği
toplantı için Bulgaristan, bazı mali konular için de Belçika ve Portekiz
devletleri çağrılmıştı. Lozan'da esas mücadele İngiltere ile Türkiye arasında
geçti. İngiltere, konferansa kalabalık bir heyetle katıldı. Heyetin başkanlığını
Dışişleri Bakanı Lord Gurzon yaptı. Metni İstanbul Yüksek Komiseri Sir
Harece G. Montagu Rumbold imzaladı. Fransa daha çok ekonomik konulara ilgi
gösterdi. Heyet başkanlığını Roma Büyükelçisi Barriere yaptı. Metni İstanbul
Yüksek Komseri General Pelle imzaladı. Japonya'nın ilgisi çok azdı. Metni
Roma Olağanüstü Büyükelçisi Kentaro Otchiai Jusammi imzaladı. İtalya'nın
da ilgisi azdı. Metni İstanbul Yüksek Komseri Garronia ile Atina Büyükelçisi
Montegna imzaladı. Romanya'nın da ilgisi azdı. Heyetin başkanlığını Dışişleri
Bakanı Duca yaptı. Metni Ortaelçi Costantine Diamandi ile Ortaelçi Contzesco
imzaladı. Henüz yeni kurulan Sırp-Hırvat-Slovenya Devleti konferansa üç
delege ile katıldı ama metni imzalamadı. Amerika konferansa etkin şekilde
katıldı, ama o da metni imzalamadı. Metni Yunanistan adına eski başbakanlardan
E. Venizelos imzaladı. Bulgaristan, Belçika ve Portekiz belli konulardaki
toplantılara katıldılar ve metinleri imzaladılar. Sovyetler Birliği ise
boğazlarla ilgili toplantılara katıldı, ama alınan kararları beğenmediği
için metni imzalamadı. Türkiye ise Dışişleri Bakanı İsmet Bey (İnönü) başkanlığında,
Sağlık Bakanı Dr. Rıza Nur ve Trabzon Milletvekili Hasan Bey (Saka) ile
konferansa katıldı. Metni bu üç delege imzaladı. Lozan Konferansı çalışmaları
üç ana komisyon aracılığıyla yürütüldü. Bu komisyonların başkanlığını İngiliz,
Fransız ve İtalyan delegeler yürüttü. Birinci komisyon; sınırları, uyrukları,
azınlık haklarını, boğazların statüsünü ve askeri konuları ele aldı. İkinci
komisyon, Türkiye'deki yabancılara uygulanacak rejimle ilgili konuları
ele aldı. Üçüncü komisyon ise ekonomi ve parasal konulardaki çalışmaları
yürüttü. Antlaşma metni, Fransızca ve tek nüsha olarak yazılıp imzalandı.
Metin, Fransa Devleti tarafından muhafazaya alındı. Birer nüsha ilgili
devletlere verildi. Lozan Antlaşması üç ana bölümden oluşuyor: Birinci
bölüm ana metindir ve 143 maddeden oluşuyor. İkinci bölüm ana metni tamamlayan
eklerdir. Üçüncü bölüm ise Türkiye ile diğer devletler arasında teati edilen
mektupları içeriyor. Lozan Barış Antlaşması ve ekleri, TBMM'de 21-22-23
Ağustos 1923 günlerinde 341-342- 343-344 sayılı dört yasa biçiminde tartışılıp
kabul edilmiştir. 341 sayılı yasa, sözleşmenin ana maddesi ve eklerini,
diğerleri ise daha sonra alınan çeşitli kararları kapsıyor. Bu sözleşme
ve ekleri, İtalyan Parlamentosu'nda 11 Ocak 1924'te, İngiltere Avam Kamarası'nda
10 Nisan 1924'te kabul edildi. Japonya, onay belgesini 6 Haziran 1924'te,
Fransa 27 Ağustos 1924'te, Belçika 7 Ocak 1925'te, Portekiz ise 28 Mayıs
1926'da verdiler. Türkiye, onay belgesini 31 Mart 1924'te verdiği için,
ana sözleşmenin 143. maddesi gereği, Lozan Barış Antlaşması; Türkiye, İngiltere,
Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan ve Romanya için bu tarihten itibaren
yürürlüğe girmiştir. Bu özet tarihi bilgilerden sonra artık 37. maddeden
45. maddeye kadar olan 8 maddeyi incelemeye başlayabiliriz. Bu sekiz maddenin
ara başlığından da anlaşılacağı gibi, bu bölüm, Türkiye sınırları içinde
kalan müslüman olmayan azınlıkların temel insani haklarını korumak amacına
yöneliktir. Bu bölümde Kürtlerden bahsedilmiyor. Bu konunun iyi anlaşılması
için yine en iyi yol, bazı tarihi bilgilerimizi bir kere daha hatırlamaktır.
Gerek Lozan öncesinde ve gerekse sonrasında Kemal ve İsmet Paşalar, Kürtlerle
ilgili çok önemli belirlemelerde bulundular. Kürtlere çok ciddi vaatlerde
bulundular. Mustafa Kemal, Samsun ve Havza'dan sonra geldiği Amasya'da
"Amasya Tamimi'' adıyla bir deklarasyon yayınladı. Daha sonra Osmanlı Bahriye
Nazırı Salih Paşa ile "Amasya Protokolü"nü imzaladı. Bu metinlerde, son
Osmanlı Meclis-ı Mebusanı'nda kabul edilen Misak-i Milli (devletin sınırlarını
belirliyen yemin)'ye sadık kalınacağı karar altına alınıyordu. Bu sınırın
Kürtlerin oturduğu coğrafyayı içine alacağı, açık şekilde ifade ediliyordu.
20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında Amasya'da, Osmanlı Bahriye Nazırı Salih
Paşa ile Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Temsil Heyeti üyelerinden
Mustafa Kemal Paşa, Rauf ve Bekir Sami Efendiler arasında bir görüşme yapılıyor
ve bu bir tutanakla tespit ediliyor. Bu tutanağın girişi ile 1. maddesi
önem taşıyor. Tutanağın giriş bölümü şöyle: "Osmanlı hükümdarlarına karşı
yüzyıllardan beri muhafaza ettikleri kutsal bağ, memleketin uğradığı son
felaketler karşısında bir kat daha kuvvetlenmiş olup bütün islam alemi
için bugün de kuvvetli ve kutsal bir dayanak ve biricik sığınak olan islam
halifeliği makamı ve Osmanlı saltanatının devamı ve korunmasını sağlamak
gayesinin Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin asli hedefi olduğu
delilleriyle açıklandıktan sonra genel kongrenin 11 Eylül 1919 tarihli
beyannamesi maddelerinin görüşülmesine başlandı." denilerek 1. maddesine
geçiliyor.
Madde 1: "Osmanlı Devleti'nin
düşünülen ve kabul edilen sınırının Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi
kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı topluluğundan ayrılmasının imkânsızlığı
izah edildikten sonra, bu sınırın en az bir istek olmak üzere elde edilmesinin
temini, lüzumu müştereken kabul edildi. Bununla beraber yabancılar tarafından
görünüşte Kürtlerin istiklâli maksadı altında yapılmakta olan tezvirlerin
önüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtler tarafından bilinmesi uygun
görüldü."
Yukarıdaki metin, Prof. Dr. Bekir
Sıtkı Baykal'ın Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan kitabından alınmıştır.
Ancak bu metin eksiktir. Faik Reşit Unat tarafından yazılan "Amasya Protokolu"
isimli kitapta bu metin şöyledir: "Osmanlı Devleti'nin tasavvur kabul edilen
hududunun, Türk ve Kürtler'in meskên olduğu araziyi ihtifa ettiği ve Kürtlerin
Osmanlı camiasından ayrılmasının imkânsızlığı izah edildikten sonra, bu
hususun asgari bir talep olmak üzere temin edilmesi, müştereken kabul edildi.
Bundan başka, Kürtlerin serbestçe gelişmelerini temin için ırki ve içtimai
(ulusal ve toplumsal) hukukları aynen kabul edildi." Görüldüğü gibi, Türkiye'de
yayınlanan bir çok belge, tahrif edilerek ve değiştirilerek yayınlanıyor.
Örneğin Erzurum ve Sıvas Kongreleri'ndeki metinlerde de Kürtlerle ilgili
buna benzer ifadelerin bulunduğu, bunların yayınlanan belgelerden çıkarıldığı
söyleniyor. Doğru metnin nasıl olduğunu tahmin etmek oldukça güç. Anadolu
hareketini örgütleyen Mustafa Kemal, Kürt ileri gelenlerine yazdığı mektuplarda,
kutsal vatanımıza giren sömürgecilerin kovulması ve padişahın bunların
elinden kurtarılması için tüm Anasır-ı İslamiye'nin (Müslüman halkların)
beraberce mücadele etmesi gerektiğini belirtiyor ve Kürt kardeşlerinden
kendisine destek vermelerini istiyordu. Erzurum ve Sıvas Kongrelerinde,
kurulacak devletin yanlız Türklerin değil, Türk ve Kürtlerin ortak devleti
olacağının altı çiziliyordu. Lozan Konferansı aşamasında Bağımsız bir Kürt
Devleti kurulması konusu, özellikle İngiliz heyetinin başkanı Lord Curzon
tarafından gündeme getiriliyordu. Bu önerilere karşı, Türk heyeti başkanı
İsmet Paşa, "Ayrı bir Kürt Devleti'ne gerek yoktur. Zira bizim kurduğumuz
bu yeni devlet, Türk ve Kürtlerin ortak devletidir" biçiminde savunma yapıyordu.
Bu tartışmaların yoğunlaştığı aşamada, Mustafa Kemal'ın önerisi üzerine
tüm Kürdistan (o zaman 'Kürdistan Mebusu', 'Lazistan Mebusu' demek henüz
yasak değildi) mebusları, ulusal giysilerini giyerek Meclis'e geldiler.
Verilen bir öneri üzerine, Lozan'a, ayrı bir Kürt Devleti istemediklerini,
zira kurulan devletin Türk ve Kürtlerin ortak devleti olduğunu dile getiren
bir telgraf çektiler. Bu toplantıya özellikle çağrılan yabancı gazeteciler,
bu haberi anında tüm dünyaya duyurdular. Cumhuriyet kurulup her şey düze
çıkınca, adı geçen telgrafı imzalayan milletvekilleri, Türk Parlamentosu'na
Kürt ulusal giysileriyle gelmek suçundan dolayı yargılandılar ve idam edildiler.
Lozan'da Kerkük ve Musul vilayetlerinin Türk sınırları içinde kalması gereği
savunulurken, bu şehirlerin Kürt şehirleri olduğu, kurulan devletin Türk
ve Kürtlerin ortak devletinin sınırları içinde olması gerektiği söyleniyordu.
Nihayet Lozan Antlaşması 23 Ağustos 1923 tarihinde imzalandı. Daha sonra
Kürt varlığı yok sayıldı ve yok edilmeye başlandı. Devletin, Türklerle
eşit hakka sahip asli unsuru olan Kürtler, azınlıklara tanınan haklardan
bile mahrum hale düşürüldüler. Şimdi Lozan'da azınlıkların hak ve hukukunu
güvence altına alan maddeleri sırayla incelemeye başlayalım:
MADDE 37: "Türkiye, 38'den
44'e dek maddelerde belirtilen hükümlerin temel yasalar olarak tanınmasını
ve hiçbir yasanın, hiçbir yönetmelik ve hiç bir resmi işlemin bu hükümlerle
çelişkili ya da onlara aykırı olmamasını ve hiçbir yasanın, hiçbir yönetmeliğin
ve hiç bir resmi işlemin sözkonusu hükümlere üstün sayılmamasını yükümlenir."
Görüleceği gibi Lozan Antlaşması, Türk Anayasası'nın da üstünde bir hukuki
metindir. Buna göre, Türkiye'deki hiçbir yasa, yönetmelik ve resmi işlem,
Lozan'a aykırı olamaz. Oysa ki, hemen hemen tüm yasa, yönetmelik ve resmi
işlemlerde, Lozan'ın temel ilkeleriyle çelişen uygulamalar var. Denilebilir
ki, Türk hukuk sistemi, Lozan'la çelişki içindedir. Yazımın ileriki bölümlerinde
bunları örnekleyeceğim.
MADDE 38: "Türkiye Hükümeti,
doğum, milliyet, dil, soy ya da din ayırt etmeksizin, Türk halkının tümünün
yaşam ve özgürlüklerini en geniş biçimde korumayı yükümlenir. Türkiye'nin
tüm halkı, kamu düzeni ve genel ahlak ile bağdaşmazlık göstermeyen her
din, mezhep ya da inanışın gerek genel, gerek özel biçimde özgürce kullanılması
hakkına sahip olacaktır. Müslüman olmayan azınlıklar, Türkiye Hükümeti'nce
ulusal savunma ya da savunmanın bir bölümünde alınan ve tüm Türk yurttaşlarına
uygulanan önlemler saklı kalmak koşulu ile, dolaşım ve göç özgürlüğünden
bütünüyle yararlanacaklardır." Türkiye'de yaşayan azınlıkların bu haklardan
ne kadar yararlandıkları biliniyor...
MADDE 39: "Müslüman olmayan
azınlıklara mensup Türk yurttaşları, Müslümanlarla özdeş medeni ve siyasal
haklardan yararlanacaklardır. Türkiye'nin tüm halkı, dini ayırt edilmeksizin,
yasa önünde eşit olacaktır. Din, inanç ya da mezhep farkı, hiçbir Türk
yurttaşının medeni ve siyasal haklardan yararlanmasına ve özellikle genel
hizmetlere kabulüne, memurluğa ve yukarı derecelere ulaşmasına, ya da çeşitli
meslekleri ve sanatları yapmasına bir engel sayılmayacaktır. Herhangi bir
Türk yurttaşının, gerek özel ya da ticari ilişkilerinde, gerek din, basın
ya da her türlü yayın konusunda ve gerek toplantılarda herhangi bir dili
serbestçe kullanmasına karşı hiçbir sınır konulmayacaktır. Resmi dilin
varlığı kuşkusuz olmakla birlikte, Türkçe'den başka dil ile konuşan Türk
yurttaşlarına yargıçlar önünde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri
için gerekli kolaylıklar gösterilecektir." Bu maddedeki temel konu da yine,
'Müslüman olmayan azınlıkların hak ve hukukunu güvence altına almak'tır.
Ama 4. ve 5. cümlede, herhangi bir Türk yurttaşının (Herhangi bir gayrimüslüm
Türk yurttaşı demiyor); ticari, dini, yayın gibi konularda ve toplantılarında
istediği bir dili kullanmasına sınır getirilemeyeceği ve tüm yurttaşların,
mahkemelerde de istedikleri bir dille savunma yapabilecekleri, güvence
altına alınıyor. Bu duruma göre, Türk yurttaşı olan her Kürt, Laz, Arap,
Çerkez, Abaza, Gürcü ve Arnavut, burada belirlenen alanlarda kendi anadilini
kullanabilir ve devlet buna hiçbir sınırlama getiremez. Oysa ki bugün Türkiye'de
mahkemelerde Kürtçe savunma yapanlar cezalandırılıyor. Açık hava ve salon
toplantılarında Kürtçe konuştuğu için insanlar yargılanıp cezalandırılıyor.
Siyasi partiler Yasası'na göre, parti kongre ve toplantılarında Türkçe'den
başka bir dilde pankart açılamaz, broşür basılamaz, parti tüzük ve programı
basılamaz. Türkçe dışındaki bir dille radyo ve televizyon işletmeciliği
yapılamaz. Biz biliyoruz ki, Türk yasa, yönerge ve uygulamalarında bu konulara
sayısız yasaklar getirilmiştir. Ayrıca Türkiye, daha sonra imzaladığı uluslararası
metinlerdeki taahhüdüne rağmen, iç hukunu da bu metinlere uygun hale getirmemiştir.
Türk dili, kültürü, sanatı dışındakilere getirilen yasaklar saymakla bitmez.
Ben bu yasaklara bazı örnekler vermek istiyorum:
1- Türk Anayasası'na göre,
Türkiye'de Kürt yoktur. "Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan
herkes Türktür." (Anayasa madde 66)
2- Kürtler, Kürtçe eğitim-öğretim
yapan okul ve kurslar açamazlar. "Öğretim kurumlarında Türkçe'den başka
hiçbir dil okutulamaz, öğretilemez. (Anayasa, madde 12). "Türk vatandaşlarına
ana dilleri Türkçe'den başka hiçbir dil okutulamaz, öğretilemez.'' (2923
sayılı Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Kanunu, Madde 2/a) "Türkiye'de eğitim
ve öğretimi yapılacak yabancı diller, Milli Güvenlik Kurulu'nun görüşü
alınarak, Bakanlar Kurulu kararı ile tespit edilir.'' (2923 Sayılı Yabancı
Dil Eğitimi ve Öğretimi Kanunu, Madde 2/c) 20.03.1992 gün ve 21177 sayılı
Resmi Gazete'de yayımlanan 92/2783 sayılı Bakanlar Kurulu kararında, Türkiye'deki
resmi ve özel kurslarda, eğitimi ve öğretimi yapılacak yabancı diller;
İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça, İtalyanca, İspanyolca, Arapça, Japonca
ve Çince olarak tespit edilmiştir. Oysa ki, bugün Türkiye'de, gerek resmi
ve gerekse özel kurumlarda yukarıda belirlenmiş dillerin dışında birçok
dille eğitim-öğretim yapılıyor. Sadece Kürtçe yasaklanıyor.
3- Çocuklara Kürtçe ad konamaz.
"Çocuğun adını anne ve babası koyar. Ancak milli kültürümüze, ahlak kuralları,
örf ve adetlerimize uygun düşmeyen adlar konulamaz." (1587 sayılı Nüfus
Kanunu, Madde 164) Kürtler, doğup büyüdükleri kent, kasaba ve köy isimlerini
kullanamazlar. "Türkçe olmayan adlar, İl Daimi Encümeni'nin görüşü alındıktan
sonra İçişleri Bakanlığı'nca değiştirilir." (10.06.1949 tarihinde yürürlüğe
giren 5422 sayılı İl İdaresi Kanunu, Madde 1) Bu tarihten sonra, Türkçe
olmayan tüm kent, kasaba, köy, ova, dağ ve nehir adları değiştirilmiştir.
5- Kürtçe; tiyatro, video,
müzik ve sinema eserleri meydana getirilemez. "Devletin ülkesi ve milleti
ile bölünmez bütünlüğü, milli güvenlik, cumhuriyet, milli egemenlik, kamu
düzeni, genel asayiş, kamu yararı, genel ahlak ve genel sağlık açısından
suç veya suça teşvik ihtiva etmesi halinde, eser yasaklanır ve kanuni takibat
açılır." (3257 sayılı kanun, madde 9/3)
6- Kürtçe radyo ve televizyon
istasyonları kurulamaz. "Radyo ve televizyon istasyonları, yayınlarını
Türkçe yapmak zorundadır." (2954 sayılı kanun, madde 5/F)
7- Kürt kültürü üzerine çalışma
yapmak için kurum açılamaz. "Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ırk, din,
mezhep, kültür veya dil farklılığına dayanarak, azınlıklar bulunduğunu
ileri sürmek veya yaratmak amacıyla dernek kurulamaz.'' (2908 sayılı Dernek
Kanunu, Madde 6)
8- Kürtlerin var olduğunu
söyleyen parti kurulamaz. "Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi
üzerinde milli farklılıklara veya din, kültür, mezhep, ırk, dil farklılığına
dayanan azınlıkların bulunduğunu ileri süremezler.'' (2820 sayılı Siyasi
Partiler Yasası, Made 81) 9- Türkiyede yaşayan herkes, Türk ve Atatürkçü
olmak zorundadır. "Devlet, istiklâl ve cumhuriyetin emanet edildiği gençlerin,
müsbet bilim ışığında, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda yetişme
ve gelişmesini sağlamak için gerekli tedbirleri almak zorundadır." (Anayasa,
Madde 58)
10- Kürt çocukları, dünya
çocuklarının sahip oldukları haklara sahip olamazlar. Bilindiği gibi, Çocuk
Hakları Bildirgesi, 30 yıl süren bir çalışma sonucunda 2 Eylül 1990 tarihinde
imzalandı. Bu bildirge ile çocuk hakları, ana karnından 18 yaşını bitirene
kadar yasal güvence altına alınıyor. Burada özellikle çocukların anadilleriyle
eğitim görmesi, inanç ve kültürleri içinde büyümeleri, güvence altına alınıyor.
Türkiye, bu metne koyduğu çekinceyle Kürt çocuklarına bu hakkı tanımamıştır.
Evet, Lozan'ın ilgili maddelerini incelemeye devam edelim.
MADDE 40: "Müslüman olmayan
azınlıklarla ilintili olan Türk yurttaşları, hukuk bakımından ve fiilen,
öteki Türk yurttaşlarına uygulanan işlemlerin ve sağlanan güvencelerin
tıpkısından yararlanacaklar ve özellikle, harcamaları kendilerince yapılmak
üzere, her türlü dinsel kurumları ve yardım kurumları, her türlü okul ve
benzeri öğretim-eğitim kurumları kurma, yönetme ve denetleme ve buralarda
kendi dillerini özgürce kullanma ve dinsel ayinlerini serbestçe yapma bakımından
eşit bir hakka sahip olacaklardır."
MADDE 41: "Genel öğretim hususunda
Türk Hükümeti, müslüman olmayan yurttaşların önemli oranda yerleşmiş oldukları
kentler ve kasabalarda, çocuklarının ilkokullarda kendi dilleriyle eğitim
görmeleri için gerekli kolaylığı gösterecektir. Bu hüküm, Türk Hükümeti'nin
söz konusu okullarda Türk dilinin öğretilmesinin zorunlu kılmasını engellemeyecektir.
Müslüman olmayan azınlıklarla ilintili Türk yurttaşlarının önemli oranda
bulundukları kentlerde ya da kasabalarda, bu azınlıklar, devlet bütçesi
belediye ve benzeri bütçelerde eğitim, din ya da yardım amacıyla genel
gelirden verilecek paralardan yararlanma ve ödenek ayrılması konusunda
hakça bir pay alacaklardır. Söz konusu paralar, ilgili kurumların yetkili
temsilcilerine ödenecektir."
MADDE 42: "Türkiye Hükümeti,
müslüman olmayan azınlıkların aile ya da kişi statüleri konusunda, bu konuların,
sözü geçen azınlıkların törelerine göre çözümlenmesine uygun her türlü
hükümleri koymayı kabul eder. İşbu hükümler, Türkiye Hükümeti ile ilgili
azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden oluşan özel komisyonlarda
düzenlenecektir. Anlaşmazlık olursa, Türkiye Hükümeti ile Milletler Cemiyeti
Meclisi, Avrupalı hukukçular arasından bir üst hakem atayacaktır. Türkiye
Hükümeti, sözkonusu azınlıkların kiliseleri, havraları, mezarlıkları ve
öteki dinsel kurumlarına her türlü koruyuculuğu göstermeyi yükümlenir.
Bu azınlıkların bugün Türkiye'de bulunan vakıflarına ve dinsel yardım kurumlarına
her türlü kolaylığı gösterecek, izinleri verecek ve yeni dinsel kurumlar
ve yardım kurumları kurulması için, benzeri öteki özel kurumlara sağlanmış
olan gerekli kolaylıklardan hiçbirini esirgemeyecektir."
MADDE 43: "Müslüman olmayan
azınlıklara mensup Türk yurttaşları, inançlarına aykırı ya da dinsel ayinleri
bozucu herhangi bir işlem yapmaya zorlanmayacakları gibi, hafta tatilleri
gününde mahkemelerde hazır olmaktan ya da herhangi bir işlemin yapılmasından
kaçınmaları nedeniyle,onların hiçbir hakkı ortadan kalkmayacaktır. Bununla
birlikte, bu hüküm, sözkonusu Türk yurttaşlarını, kamu düzeninin korunması
bakımından, öteki tüm Türk yurttaşlarının bağlı olduğu yükümlerden bağışık
kılmayacaktır."
MADDE 44: "Türkiye, işbu kesiminle
ilgili yukarıdaki maddelerin, Türkiye'nin müslüman olmayan azınlıklarına
ilişkin bulunduğu ölçüde, uluslararası toplumu ilgilendirici nitelikte
yükümler getirdiğini ve onların Milletler Cemiyetinin güvencesi altına
komulmasını kabul eder. İşbu hükümler, Milletler Cemiyeti Meclisi'nde çoğunlukla
alınan bir karar olmaksızın değiştirilemeyecektir. Britanya İmparatorluğu,
Fransa, İtalya ve Japonya, Milletler Cemiyeti Meclisi'nde işbu maddeler
konusunda yöntemine uygun biçimde, çoğunlukla kabul edilecek olan herhangi
bir değişikliği reddetmemeyi, bu antlaşma ile yükümlenir. Türkiye, Milletler
Cemiyeti Meclisi üyelerinden her birinin bu yükümlülüklerinden herhangi
birine aykırılık olması ya da olma tehlikesi üzerine, buna meclisin dikkatini
çekmeye yetkili olacağını ve meclisin, duruma göre, uygun ve etkin sayılacak
bir davranışta bulunabileceği ve yönerge verebileceğini kabul eder. Bundan
başka, Türkiye, işbu maddelere ilşkin hukuksal ya da edimsel sorunlarda,
Türkiye Hükümeti ile bağıntılı öteki devletlerden herhangi biri ya da Milletler
Cemiyeti Meclisi üyelerinden herhangi bir devlet arasında görüş ayrılığı
ortaya çıkınca bu anlaşmazlığın, Milletler Cemiyeti Antlaşması'nın 14.
maddesi uyarınca, uluslararası nitelikte bir anlaşmazlık gibi sayılmasını
kabul eder. Türkiye Hükümeti, bu türden olan herhangi bir anlaşmazlığın,
öteki taraf istemde bulunursa, Uluslararası Daimi Adelet Divanı'na götürülmesini
kabul eder. Daimi Divan kararı, istinaf edilmeyip Milletler Cemiyeti antlaşması'nın
13. maddesi uyarınca verilmiş bir kararın güç ve hükmünün tıpkısına sahip
olacaktır." Bu maddenin 1. cümlesinde konu edilen hakların sadece müslüman
olmayan azınlıkları değil, aynı zamanda temel insani hak ve özgürlükleri
de içerdiği söyleniyor ve bu evrensel hakların Milletler Cemiyeti'nin güvencesi
altında olduğu belirtiliyor. Verilen bu hakların ancak Milletler Cemiyeti
Meclisi'nin çoğunluk oyu ile değiştirilebileceği belirtiliyor. 2. cümlede,
eğer Türkiye verilen bu hakları çiğnerse veya çiğneyeceği imajını veren
bir davranışta bulunursa, Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden biri,
buna meclisin dikkatini çeken bir yönerge verebilir. Ve Türkiye buna itiraz
edemez. 3. cümlesinde, eğer Türkiye bu haklardan birini çiğnemeye kalkarsa,
bunun, Milletler Cemiyeti antlaşması'nın 14. maddesinde belirtilen uluslararası
bir anlaşmazlık olacağını kabul ediyor. Metnin sonunda ise Türkiye böyle
bir davanın uluslararası platformlara, dolayısıyla, Daimi Adalet Divanı'na
götürülmesini ve karara bağlanacak yaptırıma uyacağını kabul ediyor.
MADDE 45: "İşbu kesin hükümler
ile Türkiye'nin müslüman olmayan azınlıkları için tanınan haklar, Yunanistan
tarafından da, kendi topraklarında bulunan müslüman azınlığa tanınmıştır."
Lozan'da en önemli tartışmalar, azınlıklar sorunu üzerinde yoğunlaşmıştır.
Özellikle azınlıktan kastın; dinsel, kültürel veya etnik bazda ele alınması
üzerinde duruluyor. Örneğin 19 Aralık 1922 tarihli oturumun dört sayfalık
tutanağında, özetle Türk tarafı azınlık tarifini sadece din bazında ele
alıyor. Diğer delegeler ise bunun kültür ve milliyet bazınde ele alınması
gerektiğini savunuyorlar. Bu delegelere göre, aslolan, bir insanın kendini
tarif ettiği, hissettiği milliyettir. Güvenceye alınması gereken şey, bir
insanın ait olduğu kültür ve milliyetidir. Bu toplantıda söz alan Rıza
Nur, görüşünü özetle şöyle dile getirmektedir: "Türkiye'de müslüman azınlık
yoktur. Suriye ve Irak sınırında bir kaç Arap aşireti vardır. Kürtler bir
azınlık değildir. Bunun için korunmalarına gerek yoktur." Keza 20 Kasım
1922 tarihli toplantıda yine Rıza Nur şöyle konuşuyor: "Müttefikler, müslüman
azınlıklardan bahsediyorlar. Türkiye'deki tüm müslüman halklar; din, gelenek,
tarihsel geçmiş bakımından bir birlik oluşturuyor. Bunlar hiçbir ayrım
olmaksızın ülkenin hükümetine ve yönetimine tam bir eşitlik içinde katılıyorlar."
Bu iki oturum sonunda, konu, 'müslüman olmayan azınlıklar' biçiminde metne
yazılıyor. 21 Aralık 1922 tarihli oturumda, dil konusu ele alınıyor. Hiç
kimsenin din, kültür ve milliyetinden dolayı yurttaşlık haklarından yararlanmasının
engellenmemesi konusunda tartışmalar yapılıyor. Dil serbestliği konusu,
tutanaklara şu şekilde geçiriliyor: "Hiçbir Türk yurttaşının, gerek özel
ticari ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık
toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama
konulmayacaktır. Türkçe'den başka bir dil konuşan Türk uyruklularına, mahkemelerde
kendi dillerini gerek sözlü gerek yazılı olarak kullanmaları bakımından
uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır."
Daha sonra Musul sorunu tartışılmaya
başlanıyor. Bu oturumlarda, Kürtlerin durumu da yoğun bir şekilde tartışılıyor.
Tartışmalar daha ziyade İsmet Paşa ile Lord Curzon arasında cereyan ediyor.
23 Ocak 1923 tarihli oturumda İsmet Paşa'nın önerisiyle, bu konu, komisyonda
değil, İsmet Paşa ile Lord Curzon'un katıldığı gizli bir toplantıda ele
alınıyor. Bu toplantıda, İsmet Paşa Kerkük ile Musul'un Türkiye'ye verilmesini
istiyor. Lord Curzon da buna karşı çıkıyor. Bir mutabakat sağlanamayınca,
konu yeniden komisyona getiriliyor. Komisyonda İsmet Paşa Türk görüşünü
üç temel esasa dayandırarak savunuyor. 4 I- Etnografik nedenler: Musul
ve Kerkük'ün nüfusunun çoğunluğunu Türklerle Kürtler oluşturuyor. Kurulan
devlet iki halkın devleti olduğuna göre, bu şehirler Türkiye sınırlarının
içinde olmalıdır. İsmet Paşa konuşmasına devam ediyor...
1- Süleymaniye ve Kerkük
sancaklarında Arap unsuru çok azdır.
2- Musul Merkez Sancağı'nda
139 bin Türk ve Kürde karşılık, yanlızca 28 bin Arap vardır. 3- Son olarak
bütün Musul Vilayeti'nde 410 bin 790 Türkle Kürde karşılık 31 bin müslüman
olmayan vardır. Bu bakımdan, bu topraklar Türk sınırları içinde olmalıdır.
İngiliz delegeleri, Türklerin verdiği bu rakamların doğru olmadığını belirterek,
kendileri tarafından yapılan çalışmalar sonucunda tespit ettikleri rakamları
komisyonun bilgisine sunuyorlar. Şimdi Türkler'le İngilizlerin verdikleri
rakamları karşılaştıralım:
1- Musul Vilayeti'nde (Musul,
Süleymaniye, Kerkük sınırları içinde); Türklere göre 503 bin kişi, İngilizlere
göre ise 578 bin 468 kişi yaşıyor.
2- Gayri müslümlerin toplam
nüfusu; Türklere göre 31 bin kişi, İngilizlere göre ise 74.790 kişidir.
3- Toplam Arap nüfusu; Türklere
göre 43 bin 210, İngilizlere göre ise 188 bin 663 kişidir.
4- Toplam Türk nüfusu; Türklere
göre 146 bin 960, İngilizlere göre ise 65 bin 895 kişidir.
5- Toplam Kürt nüfusu; Türklere
göre 263 bin 830, İngilizlere göre ise 473 bin 720 kişidir.
6- Türklere göre toplam nüfusun
% 52'si Kürt, % 28'i Türk, % 8'i Arap'tır. İngilizlere göre ise % 55'i
Kürt, %8'i Türk, %23'ü Arap'tır. Görüleceği gibi, Kürt nüfusu bakımından
iki tarafın verdiği rakamlar arasında önemli bir fark yoktur. Her iki tarafın
verdiği rakamlara göre, Kürt nüfusu toplam nüfusun yarıdan fazlasını oluşturuyor.
Yezidi nüfusunu da Kürt nüfusuna eklersek, bu oran daha da büyür. Bu rakamların
tartışılması sürecinde, İsmet Paşa, Arap ve Yezidilerle ilgili dikkat çekici
bir belirlemede de bulunuyor: "Bu bölgede, Dicle'nin sol kıyısında, bütün
olarak Türkler ve Kürtler oturuyor. Musul şehrinde Türkçe, Kürtçe ve Arapça
konuşuluyor. Burada Arapça konuşanlar, aslında Türktür. Yezidiler Kürttürler.
Gelenek ve görenekleri Kürtlerinki gibidir, aralarında yalnız mezhep farklılığı
vardır. Bunun için onları ayrı tutmak doğru olmaz. Nasıl aynı ulusun bireylerini;
kimisi katolik, kimisi de protestan olduğu için ayrı soydan saymak doğru
olmazsa; Yezidilerle Kürtleri de birbirinden ayrı tutmak haksızlık etmek
olur."
II- SİYASİ NEDENLER:
İngiliz temsilcisi Lord Curzon'un;
Kürtlerin, Türk temsilcilerinin dediği gibi Türklerle beraber yaşamak istemediklerini,
Türklere karşı savaşarak bunu gösterdiklerini; Türklerin, söyledikleri
gibi Kürtlere özerklik verme niyetinde olmadıklarını belirterek, Musul'un
Türkiye'ye verilmesinin mümkün olmadığını belirtmesi üzerine söz alan İsmet
Paşa, Türk görüşünü şöyle dile getiriyor:
" a- Musul'da çok Arabın
yaşadığı doğru değildir.
b- Kürtlerin, Türklerle bir
arada yaşamak istemediği, gerek savaş (Kurtuluş Savaşı) öncesi ve gerekse
savaş sırasında Türklere karşı savaştığı, dünya savaşı sırasında istemeden
döğüştüğü ve Türk hükümetinin Kürtlere özerklik verme isteğinde olmadığı
doğru değildir. Kürtlerin Türklerle beraber yaşamak istemedikleri hiç doğru
değildir. Yüzyıllardır bu iki halk soy, inanç, özlem ve töre bakımından
olduğu kadar; gelenek ve görenek bakımından da ortak bağlarla birleşmiş
olarak tam bir uyum içinde yaşamaktadırlar. Türkiye Büyük Millet Meclisi
Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir. Çünkü Kürtlerin
gerçek ve meşru temsilcileri, millet meclisine girmiştir ve Türklerin temsilcileriyle
aynı ölçüde, ülkenin hükümetine ve yönetimine katılmaktadır. Kürt halkı
ve yukarıda belirtilen temsilcileri, Musul Vilayeti'nde oturan kardeşlerinin
Anayurt'tan ayrılmalarına razı değillerdir. Böyle bir ayrılmaya engel olmak
için bütün fedekârlıklara katlanmaya hazırdırlar."
'Kürtler özerklik istemiyor'...
İsmet Paşa daha sonra sözü Kürt
isyanlarına getirip konuşmasını sürdürüyor: "...Bitlis'te 1914 yılında
patlak veren olay, yabancı konsoloslukların kışkırtmaları sonucudur. Bu
olayda işbirliği etmiş sayılan kişilerden birinin, bugün TBMM üyeleri arasında
bulunması, olayın niteliğini daha iyi gösterebilir. İngiliz temsilcisi
heyetinin öne sürdüğü Dersim olayı da aynı niteliktedir. Herhangi bir neden
yüzünden Türk ülkesinin bir noktasında ortaya çıkan ve belirli bir yerle
sınırlı kalan bir olayın, hiç bir bakımdan, o yer halkının Türkiye'den
ayrılmak isteğinde bulunduğu biçiminde yorumlanamayacağı açıkça bellidir.
Son savaşlarda Kürtlerin kötü dövüşmüş olduklarının söylenmesine gelince;
Türk temsilci heyeti, Dünya Savaşı'na ve Bağımsızlık Savaşı'na katılmış
Türk ordusunun bütün komutanlarının, yurdun kurtuluşu için Kürt halkının
yaptığı hizmetleri ve katlandığı fedakârlıkları, saygı ve hayranlıkla belirttiklerini
söylemeyi bir ödev bilmektedir." "...Açıklamamızın bu bölümünü tamamlamak
için, geriye, özerklik sorunundan söz etmek kalıyor. İngiliz temsilci heyetinin
söylediğine göre, İngiltere Kürtlere özeklik vermek isteğinde imiş de,
Türkiye bunu vermeye yanaşmıyormuş. Kürtler, Türkiye'de her zaman yurttaşlık
haklarından yararlanmışlardır. Siyasal ve sosyal bakımdan, her zaman işbirliği
yaptıkları Türk Hükümeti'ni, hiçbir zaman yabancı bir hükümet saymamışlardır.
TBMM'de milletvekilleri vardır. Hükümet ve yönetim işlerine etkili olarak
katılmaktadırlar. Kullanılan ad ne olursa olsun, gerçekte, bir sömürge
olacak bir ülke ve yabancı bir devletin uyruğu durumuna geçmek üzere şimdiki
durumunu değiştirmek isteyecek tek bir Kürt bile yoktur. Böyle bir durumda,
kendilerini temsil etmeyecek bir hükümet olacağını ve parlamentoca uzaktan
yönetilecek olan ülkelerinin kaderi üzerinde hiçbir gerçek etkileri olmayacağını,
Kürtler bilmektedirler. Yurttaşlık haklarını ve yetkilerini kapsamayacak
olan ve sözde, özerk bölgelerin, halklarına tanınacağı söylenilen haklar,
Kürt soyu gibi üstün bir soyu hiç tatmin etmeyecektir. Musul Kürtleri için
olduğu kadar, Anadolu'nun diğer yerlerindeki Kürtler için de geçerli olan
bu düşünceler, Musul Vilayeti'nin doğusunda oturanlara, dört yıldan beri
sözü verilen yalancı özerkliğin, kendilerine neden hiç çekici görünmediğini
ve gerçekte, sömürge yönetimi altına alınmış bir halk durumuna düşürülmüş
insanların kaderine ortak olmayı kabul etmeye, onları neden inandıramadığını
açıklamaktadır. Türkiye, Türk ve Kürt soyundan yarım milyon insanın oturduğu
bütün bir vilayetin, anayurttan ayrılmasına katlanamaz."
Lord Curzon'un yanıtı
Daha sonra söz alan Lord Curzon,
İsmet Paşa'ya şöyle cevap veriyor: "İsmet Paşa, herhangi bir kimseyi boyunduruk
altına almanın çağdaş düşünceye aykırı olduğunu söylüyor. Türk hükümeti
gelecekte işlerini böyle bir zihniyetle mi yönetecektir? Bunu bilemem.
Şu var ki, birkaç haftadır, burada görüşmeleri yöneten zihniyetin bu olduğu
söylenemez. İsmet Paşa, bana Süleymaniye ve Kürdistan'a ilişkin rakamları
nasıl bildiğimi soruyor. Bugün Musul Vilayeti nüfusuna ait gerçek rakam
şudur: 186 bin Arap, 455 bin Kürt, 66 bin Türk, 62 bin Hristiyan ve 17
bin de Yahudi. Türk nüfusu, vilayet toplam nüfusunun ancak 12'de 1'idir.
Bunlar da Osmanlı Türkü değildir. Bunlar, Selçuklu ve Osmanlı'dan önce
Anadolu'ya gelen Turani istilacılardır. Kendilerine özgü bir Türk lehçesi
konuşmaktadırlar. Bu, Ankara veya istanbul lehçesi değildir. Kürtlerin
durumuna gelince, 750 bin olan nüfusun 455 binini Kürtler oluşturuyor.
Kürtlerin Türk soyundan geldiğini, tarihte ilk defa bulup çıkaran, Türk
temsilci heyeti olmuştur. Bugüne kadar hiç kimse, bunun böyle olabileceğini
aklına bile getirmemiştir. Kürtlerin İran soyundan geldiği, genel olarak
kabul görmektedir. Kürtler, bir İran dili konuşmaktadırlar. Görünüşleri
Türkler'den tamamen başkadır. Görenekleri ve kadınlarla ilişkileri bakımından
da Türkler'den ayrılmaktadırlar. Ben, Kürtlerin memleketinde kaldım. Her
zaman bir Türk'ü bir Kürt'ten ayırabileceğime bahse girerim. Kör değilsem,
birini ötekinden ayırabilirim. Şimdi, Türk olarak sahip çıkılan bu Kürtler,
yüzyıllar boyunca dağlarda kendi başlarına bağımsız yaşamışlardır. Savaş
sırasında, Türklere hiç bir yardımda bulunmamışlardır. Öte yandan, İsmet
Paşa, Ankara Parlamentosu'nda birçok Kürt parlementerin olduğunu söylüyor.
Olabilir, fakat Parlamento'da Güney Kürdistan'ın tek bir milletvekilinin
olduğunu iddia etmekte midir? Ankara'nın Kürt milletvekillerine gelince,
onların nasıl seçildiklerini kendime soruyorum. Halk oyu ile seçilmiş tek
bir milletvekili var mıdır? Bütün bu insanların doğrudan doğruya atanmış
oldukları ve bunlar arasında bir takımının, Türkçe bilmedikleri için, Meclis'in
çalışmalarına katılmadıkları herkesçe bilinmektedir. Bu yüzden, Ankara'da
Kürtlerin Meclis'te temsil edildiği iddiası doğru değildir. Türklerle Kürtler
arasındaki ilişkilere gelince; Kürtlerin Türk yönetiminden hoşnutsuzluklarını,
sürekli olarak açıkladıklarını herkes bilmektedir. Dört yıldır İngiliz
Hükümeti'ne hayal kırıklığına uğramış Kürtler'den gelen ve Kürdistan'ın
özerkliği ya da bağımsızlığıyla ilgilenmemizi isteyen protestolar yağmaktadır.
Aldığımız bütün bilgiler göstermektedir ki, Kürtlerin kendi bağımsız tarihleri,
görenek, gelenekleri ve karakterleriyle özerk bir soy olarak ortaya çıkmaları
gerekmektedir. Bu koşullar altında, neden bu halk Ankara'ya teslim edilsin?"
Daha sonra Lord Curzon, sözü İsmet
Paşa'nın plebisit isteğine getirip konuşmasını sürdürüyor: "Plebisiti Ankara
istiyor. Kürtler hiçbir zaman plebisit istememişlerdir. Bu zavallı halk,
bunun ne anlama geldiğini de bilmemektedir. Burada yaşayan Araplarla Türkler
de hiçbir zaman plebisit istememişlerdir. Pelebisit isteyenler, sadece
Ankara Türkleridir. İsmet Paşa az önce, bir halka istemediği bir şeyi zorla
kabul ettirmenin çağdaş düşünceye aykırı olduğunu söyledi. Üstelik bu Kürt
ülkesinin bütün ekonomik ilişkileri, kuzeyle değil, güneyledir. Bu ekonomik
bağların kesilmesini haklı gösterecek bir neden yoktur. Kürdistan'da bir
plebisit yapıldığını düşünelim. Neler olacaktı? İsmet Paşa'nın dediği gibi,
halk durmadan yer değiştirmektedir. Kürtlerin çoğunluğunun, Arapların büyük
bir kısmının okuyup yazması yoktur. Nasıl oy verileceğini bilmemektedirler.
Çünkü, bütün ömürleri boyunca, hiçbir seçim sandığını görmemişlerdir. Bir
defa daha soruyorum, güvenliği sağlamak için gerekli önlemleri kim alacaktır?
Oy verilmesi istenen konunun ne olduğunu halka nasıl anlatacaksınız? Kürtler,
şüphesiz bağımsız bir Kürdistan için; Araplar, bir Arap devleti için; Türkler,
bir Türk uyrukluğu için; Hıristiyanlar da, kendilerini Türklerden korumak
şartıyla, herhangi bir yönetimden yana oy vereceklerdir. Bu koşullar altında,
sınırları nasıl belirleyeceksiniz?"
23 Ocak 1923 salı gününün öğleden
sonraki oturumunda, yine İsmet Paşa ile Lord Curzon arasında tartışma devam
ediyor. İsmet Paşa, "Lord Curzon, Kürt milletvekillerinin TBMM'ye seçilmelerinin
dürüstlüğünden şüphe eder görünmüştür. Bütün dünya bilmelidir ki, TBMM,
Türk halkının gerçek ve serbestçe seçilmiş temsilcilerinden meydana gelmektedir.
Türkiye'de oturan herkes (Türkler ve Kürtler) aynı ölçüde seçmendirler.
Onların seçtikleri kimseler TBMM'de eşit haklara sahiptirler." diyor. Lord
Curzon bu kez konuyu İngilizlerin Kürdistan'ı manda ile yönetme iddiasına
getiriyor: "İsmet Paşa, Türk Hükümeti'nin herhangi bir manda yönetimine
razı olmayacağını söylüyor. Oysa durum hiç de öyle değildir. Türk Hükümeti'nin,
hem manda ilkesini, hem de manda yönetimini kesin olarak kabul ettiğine
dair bir örnek verebilirim: M. Bompard'ın (Fransa delegesi) bu sabah söylediği
gibi, Asya'da Suriye ile Türkiye arasındaki sınır, belirli bir zamanda,
Fransız Hükümeti'nin bir temsilcisiyle Ankara Hükümeti arasında yapılan
özel bir antlaşmayla saptanmıştır. Bu, manda altındaki bir ülkenin kesin
olarak tanınması değil midir? Bugün Fransa, Suriye'de nasıl bulunuyor?
Fransa'ya emanet edilen bu manda, Milletler Cemiyeti'nce de kabul edilmiştir.
Demek ki, Fransa'ya verilen manda, Türkiye tarafından da kabul edilmiştir.
Fransa ile Türkiye arasında yapılan antlaşmanın metninde de, Fransa'nın
Suriye üzerindeki manda hakkını tanıdığı kabul edilmiştir..." Lord Curzon,
daha sonra sözü yine Ankara Parlamentosuna ve Kürt milletvekillerine getiriyor:
"İsmet Paşa, bu konuda sabah toplantısında sorduğum sorulara cevap vermemiştir.
İsmet Paşa'ya bu temsilcilerin nasıl seçildiğini, kaç seçmenin onlardan
yana oy verdiğini sormuştum. Bana bir cevap vermedi. Fakat Musul Vilayeti'nin
Ankara'da Kürt temsilcilerinin olmadığını, bu yüzden de şimdi uğraşmakta
olduğumuz Kürdistan'ın bu parçasında hiçbir temsilcinin bulunmadığını kabul
etti. Oysa Musul halkının düşüncelerini, Ankara'daki Kürt temsilcilerinin
aracılığıyla çok iyi bildiğini bu sabah söylemişti." Oturumlar iki heyetin
uzlaşmaz tartışmaları ile uzayınca, Lord Curzon, en sonunda Türk heyetinin
bu işin askeri yöntemlerle çözmeyi düşünmesi halinde neler olabileceğini
diplomatik bir dille anlatıyor: "Şimdi Türk Temsilci Heyeti'nin teklifimi
gerçekten reddettiğini ve bunda direndiğini düşünelim. Yapılacak ne kalıyor?
Ben sorunu bu durumda bırakmam. Bu durum, dünya barışını büyük ölçüde tehlikeye
sokar. Basında gördüm, elimdeki bilgilere göre bilmekteyim ki, bu sorun,
Türk tarafının istediği biçimde çözülmezse, Türk birlikleri Ankara'dan
Musul'a doğru harekete geçirilecek, sınıra bir saldırıda bulunulacak, sorun
askeri yollardan çözümlenmeye kalkışılacak, bir savaş çıkabilecektir. Ben
burada bir barış antlaşması yapmak için bulunuyorum. Savaş yapmak için
bulunmuyorum. Savaşa yol açabilecek bir durumun sürüp gitmesine göz yummak
için burada bulunmuyorum. Eğer Türk Temsilci Heyeti teklifimi reddediyor
ve bunda direniyorsa, hükümetim adına, dilediğim gibi davranmak zorunda
kalacağım. Bununla ne demek istediğimi açıklayacağım. Milletler Cemiyeti
antlaşması'nın 11. maddesi şöyledir: Cemiyet üyelerinden birini doğrudan
doğruya ilgilendirsin ya da ilgilendirmesin, her savaş ve savaş tehdidi,
bütün Cemiyet'i ilgilendirir. Cemiyet, uluslararası barışı etkili bir şekilde
korumaya yarayacak tedbirleri almakla yükümlüdür. Böyle bir durumda, Cemiyet'in
herhangi bir üyesinin isteği üzerine, Genel Sekreter, Cemiyet'i toplantıya
çağırır." Kemalistler Misak-ı Milli'yi çiğniyor... Türk Temsilci Heyeti
teklifimi reddederse, bu madde uyarınca davranacağım. Hemen Milletler Cemiyeti
Meclisi'ne başvurarak, uluslararası barış ve barışın dayandığı iyi geçinmeyi
bozacak nitelikte bir durumun ortaya çıktığını bildireceğim. Teklifimi
reddetmekte direnirse, ortaya çıkacak herşeyden; ister ayaklanma, ister
kan dökülmesi, ister Musul Vilayeti'nde patlak verecek başka her çeşit
güçlükler olsun, İsmet Paşa sorumlu olacaktır. İsmet Paşa'ya yeniden soruyorum,
bana olumlu bir cevap vermezse, izlemek zorunda kalacağım yolu kendisine
açıkça göstermiş bulunuyorum." Bu diplomatik tehditten sonra Türk Heyeti,
Lord Curzon'un teklifini kabul ediyor. Böylece son Osmanlı Meclis-i Mebusanının
karar altına aldığı, daha sonra altında Mustafa Kemal'in de imzası bulunan,
Amasya Protokolü'nde de yer alan, günümüzde bile hararetle savunulan Misak-ı
Milli (Ulusal Yemin), Kemalistler tarafından ayaklar altına alınıyor. Gerek
Osmanlı Hanedanı, gerekse Kemalistler tarafından vazgeçilemez diye nitelendirilen
topraklar, İngilizlere veriliyor. Özetle sunduğum Lozan tartışmalarından
anlaşılacağı gibi, Kemalistler, her aşamada, kurulan devletin Türklerle
Kürtlerin ortak devleti olduğunu söylemişlerdir. Bu savunma gereği, Kürtler,
Lozan'da, Türkiye'de Türklerin yanında ülkenin ikinci asli unsuru olarak
kabul edilmiş ve azınlık haklarının güvenceye alındığı bölümde yer almamıştır.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra ise, varlıkları red ve inkâr
edilmiştir. Verilen sözlerin yerine getirilmesini isteyenlere yapılanlar
ise günümüzde bile hâlâ devam ediyor. En sıradan insan hakkı talepleri
bile, Lozan'da da belirtildiği gibi, yabancı ülkelerin kışkırtması biçiminde
gösteriliyor. Şimdi yansız ve nesnel düşünmeye çalışalım: İki ortak, herhangi
bir konuda ortaklaşa bir iş yapıyorlar. Her iki taraf arasında verilmiş
sözler var. Birçok zor ve meşakkatli çalışmadan sonra, ortaya konulan proje
yaşama geçiriliyor. Artık sıra nimetleri paylaşmaya gelmiştir. Bir bakıyorsunuz,
bir ortak diğerinin hak ve hukukunu çiğnemeye başlıyor. Hatta onun varlığını
bile inkâr etmeye başlıyor. Böyle bir durumda olacaklar bellidir. Aldatılan
ortak, önce duruma itiraz edecektir. Netice alamayınca münakaşa edecektir.
Öteki ortak, işi yasak, zor ve şiddete dökünce, aldatılan ortak da kaçınılmaz
olarak şiddete yönelecektir. Artık sağduyu ve uzlaşma yolları tıkanmıştır.
Her iki taraf da kendi kültürlerindeki şiddet ögelerine yönelecek ve birbirlerini
uçlara itecektir. Her iki taraf birbirlerine kapılarını kapayacak, kendilerini
kendi kimliklerine hapsedecek ve rijit bir cemaat kimliğine sığınacaklardır.
Böyle bir durumun toplumları nereye götüreceğini, şu anda Türkiye'de yaşayarak
görüyoruz... Bence yapılacak asgari şey, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu
yıllardaki sözleşmeye dönmektir. Böylesi bir başlangıç hem ahde vefa (sözüne
sadık olma) dır, hemde hukuka uygundur. En önemlisi, Türkiye'nin varlık
sebebi olan ve Türk Anayasası'nın da üstünde olan Lozan antlaşması'nın
ruhuna ve hukuk mantığına da uygundur. Türkiye'yi yönetenler, böyle bir
adım atarlarsa eğer, tüm toplumsal sorunlarımızın çözümünün önü açılacaktır.
Bu karar, her iki kardeş halkın onayına mazhar olacak ve onları mutlu edecektir.
Eğer bir devlet, yönettiği tüm kimliklere eşit mesafede durursa, tüm kimliklerin
devlet olanaklarından eşit şekilde yararlanmalarını sağlayan bir hukuk
ve yönetim anlayışını benimserse, böyle adil, tarafsız ve demokrat bir
toplumsal yaşam içinde, tüm toplumsal kimlikler, öz dinamikleri üstünde
serpilip gelişecektir. Her toplumsal grubun yarattığı değerler, diğerlerinin
istifadelerine sunulacaktır. Ortaya çıkan bu çeşitli kültür değerlerinin
karşılıklı etkileşmesi sonucunda, birçok yeni ortak insani değerler yaratılacaktır.
Ortaya çıkan bu yeni ortak insani değerlerle beslenen insanların, düşünce
ve duygu dünyası daha da renklenecek, zenginleşecek ve toplum tüm üyeleriyle
yaratıcı bir kimlik kazanacaktır. Böyle uygar, demokrat ve eşitlikçi bir
toplum ve devlet yapısının sağladığı yararları gören insanlar, toplumda
var olan tüm kültürleri gözü gibi koruyacak ve daha çok etkileşmek için
kapılarını başkalarına açık tutacaktır. Böylece; toplumda başkalarına saygı
gösterme, onu anlamaya çalışma, kendi için istediği şeyleri başkası için
de isteme, toplumun genel çıkarları doğrultusunda ortak iş yapma ve yaratılan
değerleri dostça bölüşme bilinci kökleşecektir. Sonuçta, toplumda mevcut
gerginlik ve çatışmalar giderek azalacak, toplumsal sorunlar diyalog yoluyla,
adil ve demokratik çözümlere ulaşacaktır. Uzlaşma sağlanamayan sorunlar,
daha uygun bir zamanda yeniden ele alınmak üzere kontrol altında tutulacaktır.
İnsanlar çelişerek de dost olmanın, ortak üretim yapmanın ve nimetleri
bölüşmenin mümkün olduğunu göreceklerdir. Şimdi bu yazımla herkese soruyorum:
Böyle bir düzen içinde yaşamak istemez misiniz? Eğer istiyorsanız neden
bunun için mücadele etmiyorsunuz? Mücadele ediyorsanız eğer, peki neden
başarı elde edemiyorsunuz? Gücünüz mü yetmiyor? Mücadele araçlarınız mı
yok? Yoksa mücadele yönteminiz mi yanlış? Diyelim ki bu ve buna benzer
gerekçeleriniz var. Peki bu eksiklikleri giderecek, gerekli araçları yaratacak
kişi siz değil misiniz?.. Şimdi bu ve buna benzer sorunları yanıtlamanın
tam zamanıdır. Zira şu anda da egemenlerle Kürtler arasında bir uzlaşmanın
yaratılması kapıya dayanmış bulunuyor. Bu bakımdan Kürtler geçmişte kendilerine
konulan tuzaklara bir kere daha düşmemelidir. Bunu başarmak için dikkat
edilmesi gereken temel konular şunlardır. Lozan Antlaşması'nın imzalandığı
dönemde "Düvel-i Muazama" denilen dünyanın emperyalist ülkeleri Osmanlı'nın
enkazından azami yarar sağlamak yarışına girmişlerdi. Bu açıdan Kemalistlerle
dişe diş bir pazarlığa oturmuşlardı. Herkes az verip çok almanın kavgasını
yürütüyordu. İngiltere, Fransa ve İtalya'nın başını çektiği blok, bir Kürt
devletinin kurulması gerektiğini söylüyorlardı. Bunu gören Kemalistler,
Kürtleri yanlarına almak için onlara ortak bir devlet kurma ve yönetme
sözü verdiler. Bu yüzden Kürtler; Türklerin en zayıf olduğu dönemde, diğer
Osmanlı halkları gibi İngiliz ve Fransızlarla iş birliği yapıp bağımsız
bir devlet kurma yoluna gitmediler. O dönemde TBMM'nde bulunan Kürt parlamenterleri
başta olmak üzere bir çok Kürt ileri gelenleri Kemalistlerin ortaya attıkları
ortak devlet kurma projesini desteklediler. Kürtleri bu doğrultuda etkilemeye
çalıştılar. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra yöneticilerin Kürtlerin
varlığını red ve inkar etmesi, projeye destek olan önderlerden bazılarının
idam edilmesi Kürt halkında bir şok etkisi yarattı. Yapılan eleştirilere
gösterilen acımasız sert tavır bardağı taşıran damla oldu. Devletin en
zayıf döneminde silaha başvurmayan Kürtler, devletin en güçlü olduğu Cumhuriyet
döneminde 19 yıl içinde tam 28 kez silahlı başkaldırıda bulundular. Bu
başkaldırıların hepsi kanla bastırıldı. Köyler yakılıp yıkıldı, mallar
talan edildi, binlerce aile sürgüne yollandı. Bir çok Kürt önderi asıldı.
Türihte yaşanan bu olayların yarattığı maddi ve manevi tahribat ortadadır.
Çekilen acıların unutulması için çaba göstermek bir yana, son 15 yıllık
savaşın acılarının eklenmesiyle Kürt sorunu Türkiye'nin tüm sorunlarının
kitlendiği bir duruma gelmiş bulunuyor. Kürt sorununun çözülmeden Türkiye'de
hiç bir olumlu gelişme ve değişmenin meydana gelmesi mümkün değildir. Silahların
susması, Avrupa Birliği'nin kapılarının Türkiye'ye aralanması, Kürt sorununun
adil ve kalıcı bir çözüme ulaştırılması umudunu arttırmıştır. Ancak bu
konuda olumlu çalışma ve çabaların yanında, eskisi gibi aldatma, tuzağa
düşürme politikaları yeniden ısıtılıp önümüze konuluyor. Yine eskiden olduğu
gibi bir çok Kürt aydın ve politikacısı bu tuzak projelere bilerek veya
bilmiyerek destek veriyorlar. Adeta 2. bir Lozan sürecine girmiş bulunuyoruz.
Üstelik bu tuzak projelerin hazırlanıp ortaya atılmasında dünya kapitalist
sistemiyle, yerli işbirlikçiler eşgüdüm halinde çalışıyorlar. Bu konudaki
en çarpıcı projler Kopenhag Kriterleri'yle Demokratik Cumhuriyet Projesi'dir.
Bazı Kürtler bilerek, bazısı da bilmeyerek Kopengah Kriterleri'nin Türkiye'de
uygulanmaya konulması halinde Kürt sorununun çözüleceğini söylüyorlar.
Her derde deva olarak gösterilen Kopenhag Kriterleri dört cümleden oluşuyor.
Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı gösterilmesini
ve korunmasını garanti eden kurumların istikrarının gerçekleştirilmesi.
İşleyen bir pazar ekonomisinin varlığının yanısıra birlik içindeki piyasa
güçleri ve rekabet baskısına karşı koyma kapasitesine sahip olunması. Siyasi,
ekonomik ve parasal birliğin amaçlarına uyma dahil olmak üzere üyelik yükümlülüklerini
üstlenme kabiliyetine sahip olunması. Avrupa bütünleşmesi hareketi korunurken,
birliğin yeni üye içerme kapasitesi gerek birlik gerekse aday ülkelerin
genel çıkarına hizmet eden önemli bir unsurdur. İşte Kopenhag Kriterleri
denilen şey bu dört cümledir. Son üç cümle neo liberalizmin acımasız kurallarının
bir özetidir. İlk cümle ise Kürtleri azınlık konumuna sokan, azınlıkları
da onları korumaya çalışan hümaniter kurumların eliyle düzenin merhametine
ve insafına terkeden bir ifadedir. Bu metnin Kürt sorununu çözeceğini ve
Kürtleri baskı, yasak, sömürü ve zulümden kurtaracağını söyleyen Kürtlere
söyleyecek bir tek şey bulamıyorum. Demokratik Cumhuriyet Projesi, Kopenhag
Kriterleri'nden çok daha vahim bir projedir. Zira bu projeyi 18 Nisan seçimlerinde
% 4.7 oy alan, 37 belediye seçimini kazanan Halkın Demokrasi Partisi de
savunuyor. Bilindiği gibi bu söz ilk defa İmralı'da tutuklu Öcalan tarafından
ortaya atıldı. Altı boş bırakılan bu slogan bugün devlet tarafından doldurulmuş
bulunuyor. Yani Demokratik Cumhuriyet Kemalistlerin kurup bugüne kadar
yönettikleri şu andaki devleti tarif ediyor. Atatürk milliyetçiliğine dayalı,
laik üniter Türk Devleti anlamına geliyor. Öcalan'ın da özlemini çektiği
Demokratik Cumhireyet işte budur. Zira o da üniter bir devlet, Kemalist
milliyetçiliğine dayalı bir yönetimin egemen olduğu bir düzen istiyor.
Öcalan sürekli olarak Kürtlerin bir ulus olmadığını bu açıdan ayrı bir
devlet gibi, federasyon, otonomi, hatta kültürel özerkliği bile tehlikeli
buluyor ve gericilik olarak nitelendiriyor. Öcalan'ı, içinde bulunduğu
itirafçılık konumu dolayısıyla anlamak mümkün. Ama hala ondan "ulusal önder",
"Serokê netewi" diyenlere ne buyurulur. Olmayan bir ulusa "Ulusal önder"
nasıl oluyor bilemiyorum. Söylediğim gibi bu tür projeler dünya kapitalist
sistemiyle yerli işbirlikçiler tarafından ortaklaşa hazırlanıp önümüze
konuluyor. Türkiye dünya kapitalist sistemi için vazgeçilmez önemde olan
bir ülkedir. Çünkü sistem Türkiye aracılığıyla Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanlardaki
çıkarını koruyor. Bu açıdan Türkiye'yi istikrarsızlığa itecek hiç bir şeye
izin vermiyorlar. Bunun için Türkiye'deki toplumsal muhalefet dinamiklerini
ehlileştirmek, düzenle uyumlu bir konuma sokmak istiyor. Kemalist Kürt,
Kemalist sosyalist, Kemalist müslüman, Kemalist Alevi yaratmak istiyor.
Demokratik Cumhuriyet Projesi düzenle uyum içinde çalışan, ehlileştirilmiş,
Kemalist Kürt yaratma projesidir. Kürt muhalefetini sisteme entegre ederek
eritip yok etme projesidir. Türkiye'nin AB'ye tam üye olmasının gündemde
olduğu bu günkü koşullar, bundan 77 yıl önceki Lozan sürecine çok benziyor.
Yine Kürtleri siyasi arenada satışa çıkarmak istiyorlar. İkinci bir Lozan'ı
yaşamak tehlikesiyle karşı karşıyayız. Bu tuzaktan kurtulmanın yolu emperyalizme
ve yerli işbirlikçilerine alternatif bir proje oluşturmak gerekiyor. Kürtler
herşeyden önce öz gücüne güvenmelidir. Bunun için de müslümanından sosyalistine
kadar tüm Kürtlerin bir birlik şemsiyesi altında toplanması gerekiyor.
Her Kürt kişisel, ailesel, aşiretsel, dinsel, mezhepsel ve ideolojik tercihlerini
Kürt toplumsal çıkarının arkasına atacak bir siyasal aksiyonda el ele tutuşması
gerekiyor. Parti, dernek, sendika, sivil toplum örgütü, kültürel, ekonomik
örgütler kurarak hayatın her alanında eşgüdüm halinde çalışmalar yapması
gerekiyor. Kürtler böyle bir toplumsal, kültürel ve politik bir birlik
sağlamaları halinde, dost çevrelerinde yoğun desteğini alarak sorunlarını
daha kolayca çözebilirler. Hiç bir Kürdün halkımıza ikinci bir Lozan yaşatmaya
hakkı yoktur.
* Demokrasi ve Barış Partisi Genel
Başkanı |