kurds.dk> Türkçe
Komkar
Makale
Haber
Basın açıklaması
Araştırma
Kültür
Aktivite
Yayın
Fıkra
Arşiv
Link

Kurds.dk kontakt
Kontakt

arama
Site search
Web search
powered by FreeFind
| Dansk | English | Deutsch | Français | Kurdî | Türkçe | Farisî | Erebî |

kurds.dk > Türkçe


Lozan azınlık hakları ve Kürtler

Yılmaz Çamlıbel* 

15 yıl süren savaş döneminde, toplumsal sorunlar konusunda araştırma ve inceleme yapma, sorunların barışçı, demokratik çözümleriyle ilgili projeler yapmanın olanakları yoktu. Devlet ve PKK eşgüdüm halinde Kürt sorununu "vur kurtul" "Vur sustur" biçiminde çözmeyi topluma dayatılıyordu. Her iki taraf da kültürlerindeki şiddet öğelerini öne çıkarıp kitleleri şiddete yöneltiyordu. Bu politikaya karşı çıkanlar "korkak, pasifist, hain" biçiminde nitelendiriliyor ve baskı altına alınıyorlardı. Bu yüzden, sorunların barışçı demokratik çözümünü savunanların sesi kitlelere ulaşamıyordu. Silahların susması, Avrupa Birliği'nin kapılarını Türkiye'ye aralaması sonucunda artık farklı bir sürece girmiş bulunuyoruz. Sorunları tartışmak ve uygulanabilir projeler üretmek için şartlar biraz daha uygun hale gelmiş bulunuyor. Bu uygun şartlar içinde kangren olmuş Kürt sorununa uygulanabilir adil, barışçı ve eşitlikçi çözüm önerenler olduğu gibi, bu konuyu sulandırmak isteyenler da var. Geçmişte olduğu gibi, Kürtleri kandırmaya, onları yanlış hedeflere yönlerdirmeye çalışanlar, onlara sinsice tuzaklar kuranlar var. Ve ne yazık ki bu tuzak projelerini destekleyen Kürtler de oldukça fazla. Örneğin bu Kürt çevreleri sürekli olarak Kopenhag Kriterleri'nin Kürt sorununu çözeceğini söyleyip duruyorlar. Son günlerde de Lozan üzerine yazıp çiziyorlar. Bazı doğrulardan hareketle yanlış neticelere varıyorlar. Kürtleri yoğun bir propaganda bombardımanıyla yanlış hedeflere yöneltiyorlar. Kopenhag Kriterleri'yle bize ikinci bir Lozan'ı yaşatmak istiyorlar. Ben bu konuya açıklık getirmek, geçmişte yaşanan bu olayda egemenlerin Kürtleri nasıl kandırdıklarına ve kullandıklarına parmak basmak istiyorum. Geçmişte Lozan'da, daha sonra da günümüzde Kürtlerin önüne konulan tuzaklara dikkat çekmek istiyorum. Başkaları tarihi olayları gizleyip unutturmak veya çarpıtmak isteyebilir. Ama biz Kürtler böyle yapmamalıyız. Kulaktan dolma bilgilerle değil, tarihi gerçeklere, istatistiki bilgilere ve bilimsel verilere dayanarak düşünmeli, konuşmalı ve yazmalıyız. Ciddi bir tarihi bilgi sahibi olmadan, bilimsel düşünmeden sorunlarımızı çözemeyiz. Bunun için sakin olmalı, duygularımızı geriye, beynimizi öne çıkarmalıyız. Türkiye'de en ciddi konular bile kulaktan dolma bilgilerle tartışılıyor. Kimse üzerinde konuştuğu konu hakkında araştırma yapma, sağlıklı bilgi edinme zahmetine katlanmıyor. Yandaş olduğu çevrenin söylemini akıl süzgecinden geçirmeden, aynen tekrar ederek savunuyor. En ciddi toplumsal konular bile, futbol amigoları mantığıyla tartışılıyor. Örneğin bu fanatik cemaat yaklaşımı yüzünden, objektif olamıyor, sağlıklı düşünemiyor ve sorunlarımızı yüceltip Lozan'da yaşananları yerin dibine batırabiliyoruz. Devleti yönetenler ise tam tersini yapıp Lozan'ı yüceltip Sevr'i lanetleyebiliyorlar. Bu tartışmayı yürütenlerin önemli bir bölümünün, bu antlaşma metinlerini okumadıkları bilinen bir gerçektir. Yani bu kesimler, konuyu bilmeden, kulaktan dolma bilgilerle tartışıyorlar. Her iki antlaşmanın da metinleri okunduğunda, iki tarafın lehine ve aleyhine olan birçok maddenin bu antlaşmalarda yer aldığını kolayca söyleyebiliriz. Örneğin, 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması'nda bir Kürt Devleti'nin kurulmasından sözediliyor. Ama nasıl sözediliyor, ona bakalım? Madde 62- İngiltere, Fransa, İtalya hükümetlerinin tayin edecekleri birer üyeden oluşacak ve merkezi İstanbul'da olacak 3 kişilik bir komisyon kurulacaktır. Bu komisyonun görevi, bu antlaşmanın imzalanmasından sonra 6 ay içinde Fırat'ın doğusunda daha sonra kararlaştırılacak olan Ermenistan sınırlarının güneyinde ve Türkiye'nin Suriye ile olan sınırının kuzeyinde ve Mezopotamya'da yer alan ve halkının çoğu Kürt olan bölgeler için bir mahalli özerklik planı hazırlamaktır. Madde 63- Osmanlı hükümeti 62. Madde'de belirtilen komisyonun,, kararını bildirdikten sonra 3 ay içinde bu kararı benimsediğini kabul eder. Madde 64- 62. Madde'de belirtilen bölgede yaşayan Kürt halkı bu tarihten itibaren bir yıl içinde, bu bölge halkının çoğunluğu Osmanlı devletinden ayrılıp bağımsız olmayı arzu ettiklerini bildirirse, Milletler Cemiyeti bunların bağımsızlık kazanma yeteneğine sahip olduklarını uygun bulup kendilerine bağımsızlık verilmesini tavsiye ederse, Osmanlı devleti böyle bir tavsiyeyi uygulamayı kabul ettiğini ve o bölgelerdeki bütün haklarından ve imtiyazlarından vaz geçtiğini kabul eder. Bu maddelerde de görüleceği gibi, önce Ermenistan'ın sınırları belirlenecek; daha sonra kalan çok küçük bir toprak parçası üzerinde Kürtler için bir özerklik planı hazırlanacak. Burada yaşayan Kürtler şayet ayrı bir devlet olmayı isterse, Milletler Cemiyeti, onları buna layık görürse, işte ancak o zaman bir Kürt devleti kurulabilecek. İşte Kürtleri memnun eden, Türkiye devletini de çılgına çeviren metin budur. Bu metinde Kürtlerin nasıl aşağılandığı ortadadır. Şimdi Lozan Antlaşması'nın irdelenmesine geçebiliriz. Ben bu yazımda insanların gözü kapalı savundukları veya yerdikleri Lozan Andlaşması'nın belli bir bölümünün üzerinde durmak istiyorum. Lozan'ı bir bütün olarak ele alıp irdelemek, büyük boyutlu bir iştir. Ben burada sadece 8. maddesini ele alacağım. Lozan Antlaşması'nın 37 ila 45. maddeleri arasında yer alan 8. madde "Azınlıkların Korunması" adını taşıyor. Bu bölüm, başlığından da anlaşılacağı gibi, Türkiye'deki azınlıkların hak ve hukukunu koruyor. Ama aynı zamanda bu bölümde, temel insani değerler de güvence altına alınıyor. Bu bölümün tartışılmasına geçmeden evvel bazı tarihi bilgilerimizi hatırlamakta yarar var. Bilindiği gibi Almanya, Avusturya, Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu'nun oluşturduğu blok, savaşı kaybetmişti. Bu devletler İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya' nın oluşturduğu blokun önlerine koydukları Varsailles, Saint-Germain, Trianon, Nevill ve Sevres andlaşmalarını imzalamak zorunda kalmışlardı. Sevr Antlaşması ise, 10 ağustos 1920 de imzalanmıştı. Daha sonra Anadolu'daki inisiyatif Kemalistlerin eline geçti. Bu dönemden sonra yapılan antlaşmalarda Türk tarafının temsilcilik görevini Kemalist kadrolar yüklendiler. 30 Ekim 1918'de Mondros Silah Bırakma Sözleşmesi, 2 Aralık 1920'de Ermenistan ile Gümrük Antlaşması, 16 Mart 1921'de Moskova Türk-Sovyet Barış Antlaşması imzalandı. Yunanistan'ın yenilmesi üzerine 22 Ekim 1922'de Mudanya Silah Bırakma antlaşması imzalandı. Böylece savaş fiilen bitirilmiş oldu. Bunun üzerine müttefik devletler, İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya'nın çağrısı üzerine Lozan'da bir barış toplantısı düzenlendi. Bu toplantıya Yunanistan, Romanya, Amerika, Türkiye ve Sırp-Hırvat-Slovenya devletleri de çağrıldı. Sadece boğazların statüsünü belirleyen toplantılara katılmak üzere Sovyetler Birliği, boğazlar ve Trakya sınırlarının belirleneceği toplantı için Bulgaristan, bazı mali konular için de Belçika ve Portekiz devletleri çağrılmıştı. Lozan'da esas mücadele İngiltere ile Türkiye arasında geçti. İngiltere, konferansa kalabalık bir heyetle katıldı. Heyetin başkanlığını Dışişleri Bakanı Lord Gurzon yaptı. Metni İstanbul Yüksek Komiseri Sir Harece G. Montagu Rumbold imzaladı. Fransa daha çok ekonomik konulara ilgi gösterdi. Heyet başkanlığını Roma Büyükelçisi Barriere yaptı. Metni İstanbul Yüksek Komseri General Pelle imzaladı. Japonya'nın ilgisi çok azdı. Metni Roma Olağanüstü Büyükelçisi Kentaro Otchiai Jusammi imzaladı. İtalya'nın da ilgisi azdı. Metni İstanbul Yüksek Komseri Garronia ile Atina Büyükelçisi Montegna imzaladı. Romanya'nın da ilgisi azdı. Heyetin başkanlığını Dışişleri Bakanı Duca yaptı. Metni Ortaelçi Costantine Diamandi ile Ortaelçi Contzesco imzaladı. Henüz yeni kurulan Sırp-Hırvat-Slovenya Devleti konferansa üç delege ile katıldı ama metni imzalamadı. Amerika konferansa etkin şekilde katıldı, ama o da metni imzalamadı. Metni Yunanistan adına eski başbakanlardan E. Venizelos imzaladı. Bulgaristan, Belçika ve Portekiz belli konulardaki toplantılara katıldılar ve metinleri imzaladılar. Sovyetler Birliği ise boğazlarla ilgili toplantılara katıldı, ama alınan kararları beğenmediği için metni imzalamadı. Türkiye ise Dışişleri Bakanı İsmet Bey (İnönü) başkanlığında, Sağlık Bakanı Dr. Rıza Nur ve Trabzon Milletvekili Hasan Bey (Saka) ile konferansa katıldı. Metni bu üç delege imzaladı. Lozan Konferansı çalışmaları üç ana komisyon aracılığıyla yürütüldü. Bu komisyonların başkanlığını İngiliz, Fransız ve İtalyan delegeler yürüttü. Birinci komisyon; sınırları, uyrukları, azınlık haklarını, boğazların statüsünü ve askeri konuları ele aldı. İkinci komisyon, Türkiye'deki yabancılara uygulanacak rejimle ilgili konuları ele aldı. Üçüncü komisyon ise ekonomi ve parasal konulardaki çalışmaları yürüttü. Antlaşma metni, Fransızca ve tek nüsha olarak yazılıp imzalandı. Metin, Fransa Devleti tarafından muhafazaya alındı. Birer nüsha ilgili devletlere verildi. Lozan Antlaşması üç ana bölümden oluşuyor: Birinci bölüm ana metindir ve 143 maddeden oluşuyor. İkinci bölüm ana metni tamamlayan eklerdir. Üçüncü bölüm ise Türkiye ile diğer devletler arasında teati edilen mektupları içeriyor. Lozan Barış Antlaşması ve ekleri, TBMM'de 21-22-23 Ağustos 1923 günlerinde 341-342- 343-344 sayılı dört yasa biçiminde tartışılıp kabul edilmiştir. 341 sayılı yasa, sözleşmenin ana maddesi ve eklerini, diğerleri ise daha sonra alınan çeşitli kararları kapsıyor. Bu sözleşme ve ekleri, İtalyan Parlamentosu'nda 11 Ocak 1924'te, İngiltere Avam Kamarası'nda 10 Nisan 1924'te kabul edildi. Japonya, onay belgesini 6 Haziran 1924'te, Fransa 27 Ağustos 1924'te, Belçika 7 Ocak 1925'te, Portekiz ise 28 Mayıs 1926'da verdiler. Türkiye, onay belgesini 31 Mart 1924'te verdiği için, ana sözleşmenin 143. maddesi gereği, Lozan Barış Antlaşması; Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan ve Romanya için bu tarihten itibaren yürürlüğe girmiştir. Bu özet tarihi bilgilerden sonra artık 37. maddeden 45. maddeye kadar olan 8 maddeyi incelemeye başlayabiliriz. Bu sekiz maddenin ara başlığından da anlaşılacağı gibi, bu bölüm, Türkiye sınırları içinde kalan müslüman olmayan azınlıkların temel insani haklarını korumak amacına yöneliktir. Bu bölümde Kürtlerden bahsedilmiyor. Bu konunun iyi anlaşılması için yine en iyi yol, bazı tarihi bilgilerimizi bir kere daha hatırlamaktır. Gerek Lozan öncesinde ve gerekse sonrasında Kemal ve İsmet Paşalar, Kürtlerle ilgili çok önemli belirlemelerde bulundular. Kürtlere çok ciddi vaatlerde bulundular. Mustafa Kemal, Samsun ve Havza'dan sonra geldiği Amasya'da "Amasya Tamimi'' adıyla bir deklarasyon yayınladı. Daha sonra Osmanlı Bahriye Nazırı Salih Paşa ile "Amasya Protokolü"nü imzaladı. Bu metinlerde, son Osmanlı Meclis-ı Mebusanı'nda kabul edilen Misak-i Milli (devletin sınırlarını belirliyen yemin)'ye sadık kalınacağı karar altına alınıyordu. Bu sınırın Kürtlerin oturduğu coğrafyayı içine alacağı, açık şekilde ifade ediliyordu. 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında Amasya'da, Osmanlı Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Temsil Heyeti üyelerinden Mustafa Kemal Paşa, Rauf ve Bekir Sami Efendiler arasında bir görüşme yapılıyor ve bu bir tutanakla tespit ediliyor. Bu tutanağın girişi ile 1. maddesi önem taşıyor. Tutanağın giriş bölümü şöyle: "Osmanlı hükümdarlarına karşı yüzyıllardan beri muhafaza ettikleri kutsal bağ, memleketin uğradığı son felaketler karşısında bir kat daha kuvvetlenmiş olup bütün islam alemi için bugün de kuvvetli ve kutsal bir dayanak ve biricik sığınak olan islam halifeliği makamı ve Osmanlı saltanatının devamı ve korunmasını sağlamak gayesinin Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin asli hedefi olduğu delilleriyle açıklandıktan sonra genel kongrenin 11 Eylül 1919 tarihli beyannamesi maddelerinin görüşülmesine başlandı." denilerek 1. maddesine geçiliyor. 

Madde 1: "Osmanlı Devleti'nin düşünülen ve kabul edilen sınırının Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı topluluğundan ayrılmasının imkânsızlığı izah edildikten sonra, bu sınırın en az bir istek olmak üzere elde edilmesinin temini, lüzumu müştereken kabul edildi. Bununla beraber yabancılar tarafından görünüşte Kürtlerin istiklâli maksadı altında yapılmakta olan tezvirlerin önüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtler tarafından bilinmesi uygun görüldü."
Yukarıdaki metin, Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal'ın Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan kitabından alınmıştır. Ancak bu metin eksiktir. Faik Reşit Unat tarafından yazılan "Amasya Protokolu" isimli kitapta bu metin şöyledir: "Osmanlı Devleti'nin tasavvur kabul edilen hududunun, Türk ve Kürtler'in meskên olduğu araziyi ihtifa ettiği ve Kürtlerin Osmanlı camiasından ayrılmasının imkânsızlığı izah edildikten sonra, bu hususun asgari bir talep olmak üzere temin edilmesi, müştereken kabul edildi. Bundan başka, Kürtlerin serbestçe gelişmelerini temin için ırki ve içtimai (ulusal ve toplumsal) hukukları aynen kabul edildi." Görüldüğü gibi, Türkiye'de yayınlanan bir çok belge, tahrif edilerek ve değiştirilerek yayınlanıyor. Örneğin Erzurum ve Sıvas Kongreleri'ndeki metinlerde de Kürtlerle ilgili buna benzer ifadelerin bulunduğu, bunların yayınlanan belgelerden çıkarıldığı söyleniyor. Doğru metnin nasıl olduğunu tahmin etmek oldukça güç. Anadolu hareketini örgütleyen Mustafa Kemal, Kürt ileri gelenlerine yazdığı mektuplarda, kutsal vatanımıza giren sömürgecilerin kovulması ve padişahın bunların elinden kurtarılması için tüm Anasır-ı İslamiye'nin (Müslüman halkların) beraberce mücadele etmesi gerektiğini belirtiyor ve Kürt kardeşlerinden kendisine destek vermelerini istiyordu. Erzurum ve Sıvas Kongrelerinde, kurulacak devletin yanlız Türklerin değil, Türk ve Kürtlerin ortak devleti olacağının altı çiziliyordu. Lozan Konferansı aşamasında Bağımsız bir Kürt Devleti kurulması konusu, özellikle İngiliz heyetinin başkanı Lord Curzon tarafından gündeme getiriliyordu. Bu önerilere karşı, Türk heyeti başkanı İsmet Paşa, "Ayrı bir Kürt Devleti'ne gerek yoktur. Zira bizim kurduğumuz bu yeni devlet, Türk ve Kürtlerin ortak devletidir" biçiminde savunma yapıyordu. Bu tartışmaların yoğunlaştığı aşamada, Mustafa Kemal'ın önerisi üzerine tüm Kürdistan (o zaman 'Kürdistan Mebusu', 'Lazistan Mebusu' demek henüz yasak değildi) mebusları, ulusal giysilerini giyerek Meclis'e geldiler. Verilen bir öneri üzerine, Lozan'a, ayrı bir Kürt Devleti istemediklerini, zira kurulan devletin Türk ve Kürtlerin ortak devleti olduğunu dile getiren bir telgraf çektiler. Bu toplantıya özellikle çağrılan yabancı gazeteciler, bu haberi anında tüm dünyaya duyurdular. Cumhuriyet kurulup her şey düze çıkınca, adı geçen telgrafı imzalayan milletvekilleri, Türk Parlamentosu'na Kürt ulusal giysileriyle gelmek suçundan dolayı yargılandılar ve idam edildiler. Lozan'da Kerkük ve Musul vilayetlerinin Türk sınırları içinde kalması gereği savunulurken, bu şehirlerin Kürt şehirleri olduğu, kurulan devletin Türk ve Kürtlerin ortak devletinin sınırları içinde olması gerektiği söyleniyordu. Nihayet Lozan Antlaşması 23 Ağustos 1923 tarihinde imzalandı. Daha sonra Kürt varlığı yok sayıldı ve yok edilmeye başlandı. Devletin, Türklerle eşit hakka sahip asli unsuru olan Kürtler, azınlıklara tanınan haklardan bile mahrum hale düşürüldüler. Şimdi Lozan'da azınlıkların hak ve hukukunu güvence altına alan maddeleri sırayla incelemeye başlayalım: 

MADDE 37: "Türkiye, 38'den 44'e dek maddelerde belirtilen hükümlerin temel yasalar olarak tanınmasını ve hiçbir yasanın, hiçbir yönetmelik ve hiç bir resmi işlemin bu hükümlerle çelişkili ya da onlara aykırı olmamasını ve hiçbir yasanın, hiçbir yönetmeliğin ve hiç bir resmi işlemin sözkonusu hükümlere üstün sayılmamasını yükümlenir." Görüleceği gibi Lozan Antlaşması, Türk Anayasası'nın da üstünde bir hukuki metindir. Buna göre, Türkiye'deki hiçbir yasa, yönetmelik ve resmi işlem, Lozan'a aykırı olamaz. Oysa ki, hemen hemen tüm yasa, yönetmelik ve resmi işlemlerde, Lozan'ın temel ilkeleriyle çelişen uygulamalar var. Denilebilir ki, Türk hukuk sistemi, Lozan'la çelişki içindedir. Yazımın ileriki bölümlerinde bunları örnekleyeceğim. 

MADDE 38: "Türkiye Hükümeti, doğum, milliyet, dil, soy ya da din ayırt etmeksizin, Türk halkının tümünün yaşam ve özgürlüklerini en geniş biçimde korumayı yükümlenir. Türkiye'nin tüm halkı, kamu düzeni ve genel ahlak ile bağdaşmazlık göstermeyen her din, mezhep ya da inanışın gerek genel, gerek özel biçimde özgürce kullanılması hakkına sahip olacaktır. Müslüman olmayan azınlıklar, Türkiye Hükümeti'nce ulusal savunma ya da savunmanın bir bölümünde alınan ve tüm Türk yurttaşlarına uygulanan önlemler saklı kalmak koşulu ile, dolaşım ve göç özgürlüğünden bütünüyle yararlanacaklardır." Türkiye'de yaşayan azınlıkların bu haklardan ne kadar yararlandıkları biliniyor... 

MADDE 39: "Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk yurttaşları, Müslümanlarla özdeş medeni ve siyasal haklardan yararlanacaklardır. Türkiye'nin tüm halkı, dini ayırt edilmeksizin, yasa önünde eşit olacaktır. Din, inanç ya da mezhep farkı, hiçbir Türk yurttaşının medeni ve siyasal haklardan yararlanmasına ve özellikle genel hizmetlere kabulüne, memurluğa ve yukarı derecelere ulaşmasına, ya da çeşitli meslekleri ve sanatları yapmasına bir engel sayılmayacaktır. Herhangi bir Türk yurttaşının, gerek özel ya da ticari ilişkilerinde, gerek din, basın ya da her türlü yayın konusunda ve gerek toplantılarda herhangi bir dili serbestçe kullanmasına karşı hiçbir sınır konulmayacaktır. Resmi dilin varlığı kuşkusuz olmakla birlikte, Türkçe'den başka dil ile konuşan Türk yurttaşlarına yargıçlar önünde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için gerekli kolaylıklar gösterilecektir." Bu maddedeki temel konu da yine, 'Müslüman olmayan azınlıkların hak ve hukukunu güvence altına almak'tır. Ama 4. ve 5. cümlede, herhangi bir Türk yurttaşının (Herhangi bir gayrimüslüm Türk yurttaşı demiyor); ticari, dini, yayın gibi konularda ve toplantılarında istediği bir dili kullanmasına sınır getirilemeyeceği ve tüm yurttaşların, mahkemelerde de istedikleri bir dille savunma yapabilecekleri, güvence altına alınıyor. Bu duruma göre, Türk yurttaşı olan her Kürt, Laz, Arap, Çerkez, Abaza, Gürcü ve Arnavut, burada belirlenen alanlarda kendi anadilini kullanabilir ve devlet buna hiçbir sınırlama getiremez. Oysa ki bugün Türkiye'de mahkemelerde Kürtçe savunma yapanlar cezalandırılıyor. Açık hava ve salon toplantılarında Kürtçe konuştuğu için insanlar yargılanıp cezalandırılıyor. Siyasi partiler Yasası'na göre, parti kongre ve toplantılarında Türkçe'den başka bir dilde pankart açılamaz, broşür basılamaz, parti tüzük ve programı basılamaz. Türkçe dışındaki bir dille radyo ve televizyon işletmeciliği yapılamaz. Biz biliyoruz ki, Türk yasa, yönerge ve uygulamalarında bu konulara sayısız yasaklar getirilmiştir. Ayrıca Türkiye, daha sonra imzaladığı uluslararası metinlerdeki taahhüdüne rağmen, iç hukunu da bu metinlere uygun hale getirmemiştir. Türk dili, kültürü, sanatı dışındakilere getirilen yasaklar saymakla bitmez. Ben bu yasaklara bazı örnekler vermek istiyorum:
1- Türk Anayasası'na göre, Türkiye'de Kürt yoktur. "Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür." (Anayasa madde 66) 
2- Kürtler, Kürtçe eğitim-öğretim yapan okul ve kurslar açamazlar. "Öğretim kurumlarında Türkçe'den başka hiçbir dil okutulamaz, öğretilemez. (Anayasa, madde 12). "Türk vatandaşlarına ana dilleri Türkçe'den başka hiçbir dil okutulamaz, öğretilemez.'' (2923 sayılı Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Kanunu, Madde 2/a) "Türkiye'de eğitim ve öğretimi yapılacak yabancı diller, Milli Güvenlik Kurulu'nun görüşü alınarak, Bakanlar Kurulu kararı ile tespit edilir.'' (2923 Sayılı Yabancı Dil Eğitimi ve Öğretimi Kanunu, Madde 2/c) 20.03.1992 gün ve 21177 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 92/2783 sayılı Bakanlar Kurulu kararında, Türkiye'deki resmi ve özel kurslarda, eğitimi ve öğretimi yapılacak yabancı diller; İngilizce, Fransızca, Almanca, Rusça, İtalyanca, İspanyolca, Arapça, Japonca ve Çince olarak tespit edilmiştir. Oysa ki, bugün Türkiye'de, gerek resmi ve gerekse özel kurumlarda yukarıda belirlenmiş dillerin dışında birçok dille eğitim-öğretim yapılıyor. Sadece Kürtçe yasaklanıyor. 
3- Çocuklara Kürtçe ad konamaz. "Çocuğun adını anne ve babası koyar. Ancak milli kültürümüze, ahlak kuralları, örf ve adetlerimize uygun düşmeyen adlar konulamaz." (1587 sayılı Nüfus Kanunu, Madde 164) Kürtler, doğup büyüdükleri kent, kasaba ve köy isimlerini kullanamazlar. "Türkçe olmayan adlar, İl Daimi Encümeni'nin görüşü alındıktan sonra İçişleri Bakanlığı'nca değiştirilir." (10.06.1949 tarihinde yürürlüğe giren 5422 sayılı İl İdaresi Kanunu, Madde 1) Bu tarihten sonra, Türkçe olmayan tüm kent, kasaba, köy, ova, dağ ve nehir adları değiştirilmiştir. 
5- Kürtçe; tiyatro, video, müzik ve sinema eserleri meydana getirilemez. "Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü, milli güvenlik, cumhuriyet, milli egemenlik, kamu düzeni, genel asayiş, kamu yararı, genel ahlak ve genel sağlık açısından suç veya suça teşvik ihtiva etmesi halinde, eser yasaklanır ve kanuni takibat açılır." (3257 sayılı kanun, madde 9/3) 
6- Kürtçe radyo ve televizyon istasyonları kurulamaz. "Radyo ve televizyon istasyonları, yayınlarını Türkçe yapmak zorundadır." (2954 sayılı kanun, madde 5/F)
7- Kürt kültürü üzerine çalışma yapmak için kurum açılamaz. "Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ırk, din, mezhep, kültür veya dil farklılığına dayanarak, azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek veya yaratmak amacıyla dernek kurulamaz.'' (2908 sayılı Dernek Kanunu, Madde 6)
8- Kürtlerin var olduğunu söyleyen parti kurulamaz. "Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli farklılıklara veya din, kültür, mezhep, ırk, dil farklılığına dayanan azınlıkların bulunduğunu ileri süremezler.'' (2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası, Made 81) 9- Türkiyede yaşayan herkes, Türk ve Atatürkçü olmak zorundadır. "Devlet, istiklâl ve cumhuriyetin emanet edildiği gençlerin, müsbet bilim ışığında, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda yetişme ve gelişmesini sağlamak için gerekli tedbirleri almak zorundadır." (Anayasa, Madde 58) 
10- Kürt çocukları, dünya çocuklarının sahip oldukları haklara sahip olamazlar. Bilindiği gibi, Çocuk Hakları Bildirgesi, 30 yıl süren bir çalışma sonucunda 2 Eylül 1990 tarihinde imzalandı. Bu bildirge ile çocuk hakları, ana karnından 18 yaşını bitirene kadar yasal güvence altına alınıyor. Burada özellikle çocukların anadilleriyle eğitim görmesi, inanç ve kültürleri içinde büyümeleri, güvence altına alınıyor. Türkiye, bu metne koyduğu çekinceyle Kürt çocuklarına bu hakkı tanımamıştır. Evet, Lozan'ın ilgili maddelerini incelemeye devam edelim. 

MADDE 40: "Müslüman olmayan azınlıklarla ilintili olan Türk yurttaşları, hukuk bakımından ve fiilen, öteki Türk yurttaşlarına uygulanan işlemlerin ve sağlanan güvencelerin tıpkısından yararlanacaklar ve özellikle, harcamaları kendilerince yapılmak üzere, her türlü dinsel kurumları ve yardım kurumları, her türlü okul ve benzeri öğretim-eğitim kurumları kurma, yönetme ve denetleme ve buralarda kendi dillerini özgürce kullanma ve dinsel ayinlerini serbestçe yapma bakımından eşit bir hakka sahip olacaklardır." 

MADDE 41: "Genel öğretim hususunda Türk Hükümeti, müslüman olmayan yurttaşların önemli oranda yerleşmiş oldukları kentler ve kasabalarda, çocuklarının ilkokullarda kendi dilleriyle eğitim görmeleri için gerekli kolaylığı gösterecektir. Bu hüküm, Türk Hükümeti'nin söz konusu okullarda Türk dilinin öğretilmesinin zorunlu kılmasını engellemeyecektir. Müslüman olmayan azınlıklarla ilintili Türk yurttaşlarının önemli oranda bulundukları kentlerde ya da kasabalarda, bu azınlıklar, devlet bütçesi belediye ve benzeri bütçelerde eğitim, din ya da yardım amacıyla genel gelirden verilecek paralardan yararlanma ve ödenek ayrılması konusunda hakça bir pay alacaklardır. Söz konusu paralar, ilgili kurumların yetkili temsilcilerine ödenecektir." 

MADDE 42: "Türkiye Hükümeti, müslüman olmayan azınlıkların aile ya da kişi statüleri konusunda, bu konuların, sözü geçen azınlıkların törelerine göre çözümlenmesine uygun her türlü hükümleri koymayı kabul eder. İşbu hükümler, Türkiye Hükümeti ile ilgili azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden oluşan özel komisyonlarda düzenlenecektir. Anlaşmazlık olursa, Türkiye Hükümeti ile Milletler Cemiyeti Meclisi, Avrupalı hukukçular arasından bir üst hakem atayacaktır. Türkiye Hükümeti, sözkonusu azınlıkların kiliseleri, havraları, mezarlıkları ve öteki dinsel kurumlarına her türlü koruyuculuğu göstermeyi yükümlenir. Bu azınlıkların bugün Türkiye'de bulunan vakıflarına ve dinsel yardım kurumlarına her türlü kolaylığı gösterecek, izinleri verecek ve yeni dinsel kurumlar ve yardım kurumları kurulması için, benzeri öteki özel kurumlara sağlanmış olan gerekli kolaylıklardan hiçbirini esirgemeyecektir."

MADDE 43: "Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk yurttaşları, inançlarına aykırı ya da dinsel ayinleri bozucu herhangi bir işlem yapmaya zorlanmayacakları gibi, hafta tatilleri gününde mahkemelerde hazır olmaktan ya da herhangi bir işlemin yapılmasından kaçınmaları nedeniyle,onların hiçbir hakkı ortadan kalkmayacaktır. Bununla birlikte, bu hüküm, sözkonusu Türk yurttaşlarını, kamu düzeninin korunması bakımından, öteki tüm Türk yurttaşlarının bağlı olduğu yükümlerden bağışık kılmayacaktır."

MADDE 44: "Türkiye, işbu kesiminle ilgili yukarıdaki maddelerin, Türkiye'nin müslüman olmayan azınlıklarına ilişkin bulunduğu ölçüde, uluslararası toplumu ilgilendirici nitelikte yükümler getirdiğini ve onların Milletler Cemiyetinin güvencesi altına komulmasını kabul eder. İşbu hükümler, Milletler Cemiyeti Meclisi'nde çoğunlukla alınan bir karar olmaksızın değiştirilemeyecektir. Britanya İmparatorluğu, Fransa, İtalya ve Japonya, Milletler Cemiyeti Meclisi'nde işbu maddeler konusunda yöntemine uygun biçimde, çoğunlukla kabul edilecek olan herhangi bir değişikliği reddetmemeyi, bu antlaşma ile yükümlenir. Türkiye, Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden her birinin bu yükümlülüklerinden herhangi birine aykırılık olması ya da olma tehlikesi üzerine, buna meclisin dikkatini çekmeye yetkili olacağını ve meclisin, duruma göre, uygun ve etkin sayılacak bir davranışta bulunabileceği ve yönerge verebileceğini kabul eder. Bundan başka, Türkiye, işbu maddelere ilşkin hukuksal ya da edimsel sorunlarda, Türkiye Hükümeti ile bağıntılı öteki devletlerden herhangi biri ya da Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden herhangi bir devlet arasında görüş ayrılığı ortaya çıkınca bu anlaşmazlığın, Milletler Cemiyeti Antlaşması'nın 14. maddesi uyarınca, uluslararası nitelikte bir anlaşmazlık gibi sayılmasını kabul eder. Türkiye Hükümeti, bu türden olan herhangi bir anlaşmazlığın, öteki taraf istemde bulunursa, Uluslararası Daimi Adelet Divanı'na götürülmesini kabul eder. Daimi Divan kararı, istinaf edilmeyip Milletler Cemiyeti antlaşması'nın 13. maddesi uyarınca verilmiş bir kararın güç ve hükmünün tıpkısına sahip olacaktır." Bu maddenin 1. cümlesinde konu edilen hakların sadece müslüman olmayan azınlıkları değil, aynı zamanda temel insani hak ve özgürlükleri de içerdiği söyleniyor ve bu evrensel hakların Milletler Cemiyeti'nin güvencesi altında olduğu belirtiliyor. Verilen bu hakların ancak Milletler Cemiyeti Meclisi'nin çoğunluk oyu ile değiştirilebileceği belirtiliyor. 2. cümlede, eğer Türkiye verilen bu hakları çiğnerse veya çiğneyeceği imajını veren bir davranışta bulunursa, Milletler Cemiyeti Meclisi üyelerinden biri, buna meclisin dikkatini çeken bir yönerge verebilir. Ve Türkiye buna itiraz edemez. 3. cümlesinde, eğer Türkiye bu haklardan birini çiğnemeye kalkarsa, bunun, Milletler Cemiyeti antlaşması'nın 14. maddesinde belirtilen uluslararası bir anlaşmazlık olacağını kabul ediyor. Metnin sonunda ise Türkiye böyle bir davanın uluslararası platformlara, dolayısıyla, Daimi Adalet Divanı'na götürülmesini ve karara bağlanacak yaptırıma uyacağını kabul ediyor. 

MADDE 45: "İşbu kesin hükümler ile Türkiye'nin müslüman olmayan azınlıkları için tanınan haklar, Yunanistan tarafından da, kendi topraklarında bulunan müslüman azınlığa tanınmıştır." Lozan'da en önemli tartışmalar, azınlıklar sorunu üzerinde yoğunlaşmıştır. Özellikle azınlıktan kastın; dinsel, kültürel veya etnik bazda ele alınması üzerinde duruluyor. Örneğin 19 Aralık 1922 tarihli oturumun dört sayfalık tutanağında, özetle Türk tarafı azınlık tarifini sadece din bazında ele alıyor. Diğer delegeler ise bunun kültür ve milliyet bazınde ele alınması gerektiğini savunuyorlar. Bu delegelere göre, aslolan, bir insanın kendini tarif ettiği, hissettiği milliyettir. Güvenceye alınması gereken şey, bir insanın ait olduğu kültür ve milliyetidir. Bu toplantıda söz alan Rıza Nur, görüşünü özetle şöyle dile getirmektedir: "Türkiye'de müslüman azınlık yoktur. Suriye ve Irak sınırında bir kaç Arap aşireti vardır. Kürtler bir azınlık değildir. Bunun için korunmalarına gerek yoktur." Keza 20 Kasım 1922 tarihli toplantıda yine Rıza Nur şöyle konuşuyor: "Müttefikler, müslüman azınlıklardan bahsediyorlar. Türkiye'deki tüm müslüman halklar; din, gelenek, tarihsel geçmiş bakımından bir birlik oluşturuyor. Bunlar hiçbir ayrım olmaksızın ülkenin hükümetine ve yönetimine tam bir eşitlik içinde katılıyorlar." Bu iki oturum sonunda, konu, 'müslüman olmayan azınlıklar' biçiminde metne yazılıyor. 21 Aralık 1922 tarihli oturumda, dil konusu ele alınıyor. Hiç kimsenin din, kültür ve milliyetinden dolayı yurttaşlık haklarından yararlanmasının engellenmemesi konusunda tartışmalar yapılıyor. Dil serbestliği konusu, tutanaklara şu şekilde geçiriliyor: "Hiçbir Türk yurttaşının, gerek özel ticari ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır. Türkçe'den başka bir dil konuşan Türk uyruklularına, mahkemelerde kendi dillerini gerek sözlü gerek yazılı olarak kullanmaları bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır."
Daha sonra Musul sorunu tartışılmaya başlanıyor. Bu oturumlarda, Kürtlerin durumu da yoğun bir şekilde tartışılıyor. Tartışmalar daha ziyade İsmet Paşa ile Lord Curzon arasında cereyan ediyor. 23 Ocak 1923 tarihli oturumda İsmet Paşa'nın önerisiyle, bu konu, komisyonda değil, İsmet Paşa ile Lord Curzon'un katıldığı gizli bir toplantıda ele alınıyor. Bu toplantıda, İsmet Paşa Kerkük ile Musul'un Türkiye'ye verilmesini istiyor. Lord Curzon da buna karşı çıkıyor. Bir mutabakat sağlanamayınca, konu yeniden komisyona getiriliyor. Komisyonda İsmet Paşa Türk görüşünü üç temel esasa dayandırarak savunuyor. 4 I- Etnografik nedenler: Musul ve Kerkük'ün nüfusunun çoğunluğunu Türklerle Kürtler oluşturuyor. Kurulan devlet iki halkın devleti olduğuna göre, bu şehirler Türkiye sınırlarının içinde olmalıdır. İsmet Paşa konuşmasına devam ediyor... 
1- Süleymaniye ve Kerkük sancaklarında Arap unsuru çok azdır. 
2- Musul Merkez Sancağı'nda 139 bin Türk ve Kürde karşılık, yanlızca 28 bin Arap vardır. 3- Son olarak bütün Musul Vilayeti'nde 410 bin 790 Türkle Kürde karşılık 31 bin müslüman olmayan vardır. Bu bakımdan, bu topraklar Türk sınırları içinde olmalıdır. İngiliz delegeleri, Türklerin verdiği bu rakamların doğru olmadığını belirterek, kendileri tarafından yapılan çalışmalar sonucunda tespit ettikleri rakamları komisyonun bilgisine sunuyorlar. Şimdi Türkler'le İngilizlerin verdikleri rakamları karşılaştıralım: 
1- Musul Vilayeti'nde (Musul, Süleymaniye, Kerkük sınırları içinde); Türklere göre 503 bin kişi, İngilizlere göre ise 578 bin 468 kişi yaşıyor. 
2- Gayri müslümlerin toplam nüfusu; Türklere göre 31 bin kişi, İngilizlere göre ise 74.790 kişidir.
3- Toplam Arap nüfusu; Türklere göre 43 bin 210, İngilizlere göre ise 188 bin 663 kişidir. 
4- Toplam Türk nüfusu; Türklere göre 146 bin 960, İngilizlere göre ise 65 bin 895 kişidir. 
5- Toplam Kürt nüfusu; Türklere göre 263 bin 830, İngilizlere göre ise 473 bin 720 kişidir. 
6- Türklere göre toplam nüfusun % 52'si Kürt, % 28'i Türk, % 8'i Arap'tır. İngilizlere göre ise % 55'i Kürt, %8'i Türk, %23'ü Arap'tır. Görüleceği gibi, Kürt nüfusu bakımından iki tarafın verdiği rakamlar arasında önemli bir fark yoktur. Her iki tarafın verdiği rakamlara göre, Kürt nüfusu toplam nüfusun yarıdan fazlasını oluşturuyor. Yezidi nüfusunu da Kürt nüfusuna eklersek, bu oran daha da büyür. Bu rakamların tartışılması sürecinde, İsmet Paşa, Arap ve Yezidilerle ilgili dikkat çekici bir belirlemede de bulunuyor: "Bu bölgede, Dicle'nin sol kıyısında, bütün olarak Türkler ve Kürtler oturuyor. Musul şehrinde Türkçe, Kürtçe ve Arapça konuşuluyor. Burada Arapça konuşanlar, aslında Türktür. Yezidiler Kürttürler. Gelenek ve görenekleri Kürtlerinki gibidir, aralarında yalnız mezhep farklılığı vardır. Bunun için onları ayrı tutmak doğru olmaz. Nasıl aynı ulusun bireylerini; kimisi katolik, kimisi de protestan olduğu için ayrı soydan saymak doğru olmazsa; Yezidilerle Kürtleri de birbirinden ayrı tutmak haksızlık etmek olur."

II- SİYASİ NEDENLER:
İngiliz temsilcisi Lord Curzon'un; Kürtlerin, Türk temsilcilerinin dediği gibi Türklerle beraber yaşamak istemediklerini, Türklere karşı savaşarak bunu gösterdiklerini; Türklerin, söyledikleri gibi Kürtlere özerklik verme niyetinde olmadıklarını belirterek, Musul'un Türkiye'ye verilmesinin mümkün olmadığını belirtmesi üzerine söz alan İsmet Paşa, Türk görüşünü şöyle dile getiriyor: 
" a- Musul'da çok Arabın yaşadığı doğru değildir. 
b- Kürtlerin, Türklerle bir arada yaşamak istemediği, gerek savaş (Kurtuluş Savaşı) öncesi ve gerekse savaş sırasında Türklere karşı savaştığı, dünya savaşı sırasında istemeden döğüştüğü ve Türk hükümetinin Kürtlere özerklik verme isteğinde olmadığı doğru değildir. Kürtlerin Türklerle beraber yaşamak istemedikleri hiç doğru değildir. Yüzyıllardır bu iki halk soy, inanç, özlem ve töre bakımından olduğu kadar; gelenek ve görenek bakımından da ortak bağlarla birleşmiş olarak tam bir uyum içinde yaşamaktadırlar. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir. Çünkü Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri, millet meclisine girmiştir ve Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde, ülkenin hükümetine ve yönetimine katılmaktadır. Kürt halkı ve yukarıda belirtilen temsilcileri, Musul Vilayeti'nde oturan kardeşlerinin Anayurt'tan ayrılmalarına razı değillerdir. Böyle bir ayrılmaya engel olmak için bütün fedekârlıklara katlanmaya hazırdırlar."

'Kürtler özerklik istemiyor'...
İsmet Paşa daha sonra sözü Kürt isyanlarına getirip konuşmasını sürdürüyor: "...Bitlis'te 1914 yılında patlak veren olay, yabancı konsoloslukların kışkırtmaları sonucudur. Bu olayda işbirliği etmiş sayılan kişilerden birinin, bugün TBMM üyeleri arasında bulunması, olayın niteliğini daha iyi gösterebilir. İngiliz temsilcisi heyetinin öne sürdüğü Dersim olayı da aynı niteliktedir. Herhangi bir neden yüzünden Türk ülkesinin bir noktasında ortaya çıkan ve belirli bir yerle sınırlı kalan bir olayın, hiç bir bakımdan, o yer halkının Türkiye'den ayrılmak isteğinde bulunduğu biçiminde yorumlanamayacağı açıkça bellidir. Son savaşlarda Kürtlerin kötü dövüşmüş olduklarının söylenmesine gelince; Türk temsilci heyeti, Dünya Savaşı'na ve Bağımsızlık Savaşı'na katılmış Türk ordusunun bütün komutanlarının, yurdun kurtuluşu için Kürt halkının yaptığı hizmetleri ve katlandığı fedakârlıkları, saygı ve hayranlıkla belirttiklerini söylemeyi bir ödev bilmektedir." "...Açıklamamızın bu bölümünü tamamlamak için, geriye, özerklik sorunundan söz etmek kalıyor. İngiliz temsilci heyetinin söylediğine göre, İngiltere Kürtlere özeklik vermek isteğinde imiş de, Türkiye bunu vermeye yanaşmıyormuş. Kürtler, Türkiye'de her zaman yurttaşlık haklarından yararlanmışlardır. Siyasal ve sosyal bakımdan, her zaman işbirliği yaptıkları Türk Hükümeti'ni, hiçbir zaman yabancı bir hükümet saymamışlardır. TBMM'de milletvekilleri vardır. Hükümet ve yönetim işlerine etkili olarak katılmaktadırlar. Kullanılan ad ne olursa olsun, gerçekte, bir sömürge olacak bir ülke ve yabancı bir devletin uyruğu durumuna geçmek üzere şimdiki durumunu değiştirmek isteyecek tek bir Kürt bile yoktur. Böyle bir durumda, kendilerini temsil etmeyecek bir hükümet olacağını ve parlamentoca uzaktan yönetilecek olan ülkelerinin kaderi üzerinde hiçbir gerçek etkileri olmayacağını, Kürtler bilmektedirler. Yurttaşlık haklarını ve yetkilerini kapsamayacak olan ve sözde, özerk bölgelerin, halklarına tanınacağı söylenilen haklar, Kürt soyu gibi üstün bir soyu hiç tatmin etmeyecektir. Musul Kürtleri için olduğu kadar, Anadolu'nun diğer yerlerindeki Kürtler için de geçerli olan bu düşünceler, Musul Vilayeti'nin doğusunda oturanlara, dört yıldan beri sözü verilen yalancı özerkliğin, kendilerine neden hiç çekici görünmediğini ve gerçekte, sömürge yönetimi altına alınmış bir halk durumuna düşürülmüş insanların kaderine ortak olmayı kabul etmeye, onları neden inandıramadığını açıklamaktadır. Türkiye, Türk ve Kürt soyundan yarım milyon insanın oturduğu bütün bir vilayetin, anayurttan ayrılmasına katlanamaz."

Lord Curzon'un yanıtı
Daha sonra söz alan Lord Curzon, İsmet Paşa'ya şöyle cevap veriyor: "İsmet Paşa, herhangi bir kimseyi boyunduruk altına almanın çağdaş düşünceye aykırı olduğunu söylüyor. Türk hükümeti gelecekte işlerini böyle bir zihniyetle mi yönetecektir? Bunu bilemem. Şu var ki, birkaç haftadır, burada görüşmeleri yöneten zihniyetin bu olduğu söylenemez. İsmet Paşa, bana Süleymaniye ve Kürdistan'a ilişkin rakamları nasıl bildiğimi soruyor. Bugün Musul Vilayeti nüfusuna ait gerçek rakam şudur: 186 bin Arap, 455 bin Kürt, 66 bin Türk, 62 bin Hristiyan ve 17 bin de Yahudi. Türk nüfusu, vilayet toplam nüfusunun ancak 12'de 1'idir. Bunlar da Osmanlı Türkü değildir. Bunlar, Selçuklu ve Osmanlı'dan önce Anadolu'ya gelen Turani istilacılardır. Kendilerine özgü bir Türk lehçesi konuşmaktadırlar. Bu, Ankara veya istanbul lehçesi değildir. Kürtlerin durumuna gelince, 750 bin olan nüfusun 455 binini Kürtler oluşturuyor. Kürtlerin Türk soyundan geldiğini, tarihte ilk defa bulup çıkaran, Türk temsilci heyeti olmuştur. Bugüne kadar hiç kimse, bunun böyle olabileceğini aklına bile getirmemiştir. Kürtlerin İran soyundan geldiği, genel olarak kabul görmektedir. Kürtler, bir İran dili konuşmaktadırlar. Görünüşleri Türkler'den tamamen başkadır. Görenekleri ve kadınlarla ilişkileri bakımından da Türkler'den ayrılmaktadırlar. Ben, Kürtlerin memleketinde kaldım. Her zaman bir Türk'ü bir Kürt'ten ayırabileceğime bahse girerim. Kör değilsem, birini ötekinden ayırabilirim. Şimdi, Türk olarak sahip çıkılan bu Kürtler, yüzyıllar boyunca dağlarda kendi başlarına bağımsız yaşamışlardır. Savaş sırasında, Türklere hiç bir yardımda bulunmamışlardır. Öte yandan, İsmet Paşa, Ankara Parlamentosu'nda birçok Kürt parlementerin olduğunu söylüyor. Olabilir, fakat Parlamento'da Güney Kürdistan'ın tek bir milletvekilinin olduğunu iddia etmekte midir? Ankara'nın Kürt milletvekillerine gelince, onların nasıl seçildiklerini kendime soruyorum. Halk oyu ile seçilmiş tek bir milletvekili var mıdır? Bütün bu insanların doğrudan doğruya atanmış oldukları ve bunlar arasında bir takımının, Türkçe bilmedikleri için, Meclis'in çalışmalarına katılmadıkları herkesçe bilinmektedir. Bu yüzden, Ankara'da Kürtlerin Meclis'te temsil edildiği iddiası doğru değildir. Türklerle Kürtler arasındaki ilişkilere gelince; Kürtlerin Türk yönetiminden hoşnutsuzluklarını, sürekli olarak açıkladıklarını herkes bilmektedir. Dört yıldır İngiliz Hükümeti'ne hayal kırıklığına uğramış Kürtler'den gelen ve Kürdistan'ın özerkliği ya da bağımsızlığıyla ilgilenmemizi isteyen protestolar yağmaktadır. Aldığımız bütün bilgiler göstermektedir ki, Kürtlerin kendi bağımsız tarihleri, görenek, gelenekleri ve karakterleriyle özerk bir soy olarak ortaya çıkmaları gerekmektedir. Bu koşullar altında, neden bu halk Ankara'ya teslim edilsin?" 
Daha sonra Lord Curzon, sözü İsmet Paşa'nın plebisit isteğine getirip konuşmasını sürdürüyor: "Plebisiti Ankara istiyor. Kürtler hiçbir zaman plebisit istememişlerdir. Bu zavallı halk, bunun ne anlama geldiğini de bilmemektedir. Burada yaşayan Araplarla Türkler de hiçbir zaman plebisit istememişlerdir. Pelebisit isteyenler, sadece Ankara Türkleridir. İsmet Paşa az önce, bir halka istemediği bir şeyi zorla kabul ettirmenin çağdaş düşünceye aykırı olduğunu söyledi. Üstelik bu Kürt ülkesinin bütün ekonomik ilişkileri, kuzeyle değil, güneyledir. Bu ekonomik bağların kesilmesini haklı gösterecek bir neden yoktur. Kürdistan'da bir plebisit yapıldığını düşünelim. Neler olacaktı? İsmet Paşa'nın dediği gibi, halk durmadan yer değiştirmektedir. Kürtlerin çoğunluğunun, Arapların büyük bir kısmının okuyup yazması yoktur. Nasıl oy verileceğini bilmemektedirler. Çünkü, bütün ömürleri boyunca, hiçbir seçim sandığını görmemişlerdir. Bir defa daha soruyorum, güvenliği sağlamak için gerekli önlemleri kim alacaktır? Oy verilmesi istenen konunun ne olduğunu halka nasıl anlatacaksınız? Kürtler, şüphesiz bağımsız bir Kürdistan için; Araplar, bir Arap devleti için; Türkler, bir Türk uyrukluğu için; Hıristiyanlar da, kendilerini Türklerden korumak şartıyla, herhangi bir yönetimden yana oy vereceklerdir. Bu koşullar altında, sınırları nasıl belirleyeceksiniz?"
23 Ocak 1923 salı gününün öğleden sonraki oturumunda, yine İsmet Paşa ile Lord Curzon arasında tartışma devam ediyor. İsmet Paşa, "Lord Curzon, Kürt milletvekillerinin TBMM'ye seçilmelerinin dürüstlüğünden şüphe eder görünmüştür. Bütün dünya bilmelidir ki, TBMM, Türk halkının gerçek ve serbestçe seçilmiş temsilcilerinden meydana gelmektedir. Türkiye'de oturan herkes (Türkler ve Kürtler) aynı ölçüde seçmendirler. Onların seçtikleri kimseler TBMM'de eşit haklara sahiptirler." diyor. Lord Curzon bu kez konuyu İngilizlerin Kürdistan'ı manda ile yönetme iddiasına getiriyor: "İsmet Paşa, Türk Hükümeti'nin herhangi bir manda yönetimine razı olmayacağını söylüyor. Oysa durum hiç de öyle değildir. Türk Hükümeti'nin, hem manda ilkesini, hem de manda yönetimini kesin olarak kabul ettiğine dair bir örnek verebilirim: M. Bompard'ın (Fransa delegesi) bu sabah söylediği gibi, Asya'da Suriye ile Türkiye arasındaki sınır, belirli bir zamanda, Fransız Hükümeti'nin bir temsilcisiyle Ankara Hükümeti arasında yapılan özel bir antlaşmayla saptanmıştır. Bu, manda altındaki bir ülkenin kesin olarak tanınması değil midir? Bugün Fransa, Suriye'de nasıl bulunuyor? Fransa'ya emanet edilen bu manda, Milletler Cemiyeti'nce de kabul edilmiştir. Demek ki, Fransa'ya verilen manda, Türkiye tarafından da kabul edilmiştir. Fransa ile Türkiye arasında yapılan antlaşmanın metninde de, Fransa'nın Suriye üzerindeki manda hakkını tanıdığı kabul edilmiştir..." Lord Curzon, daha sonra sözü yine Ankara Parlamentosuna ve Kürt milletvekillerine getiriyor: "İsmet Paşa, bu konuda sabah toplantısında sorduğum sorulara cevap vermemiştir. İsmet Paşa'ya bu temsilcilerin nasıl seçildiğini, kaç seçmenin onlardan yana oy verdiğini sormuştum. Bana bir cevap vermedi. Fakat Musul Vilayeti'nin Ankara'da Kürt temsilcilerinin olmadığını, bu yüzden de şimdi uğraşmakta olduğumuz Kürdistan'ın bu parçasında hiçbir temsilcinin bulunmadığını kabul etti. Oysa Musul halkının düşüncelerini, Ankara'daki Kürt temsilcilerinin aracılığıyla çok iyi bildiğini bu sabah söylemişti." Oturumlar iki heyetin uzlaşmaz tartışmaları ile uzayınca, Lord Curzon, en sonunda Türk heyetinin bu işin askeri yöntemlerle çözmeyi düşünmesi halinde neler olabileceğini diplomatik bir dille anlatıyor: "Şimdi Türk Temsilci Heyeti'nin teklifimi gerçekten reddettiğini ve bunda direndiğini düşünelim. Yapılacak ne kalıyor? Ben sorunu bu durumda bırakmam. Bu durum, dünya barışını büyük ölçüde tehlikeye sokar. Basında gördüm, elimdeki bilgilere göre bilmekteyim ki, bu sorun, Türk tarafının istediği biçimde çözülmezse, Türk birlikleri Ankara'dan Musul'a doğru harekete geçirilecek, sınıra bir saldırıda bulunulacak, sorun askeri yollardan çözümlenmeye kalkışılacak, bir savaş çıkabilecektir. Ben burada bir barış antlaşması yapmak için bulunuyorum. Savaş yapmak için bulunmuyorum. Savaşa yol açabilecek bir durumun sürüp gitmesine göz yummak için burada bulunmuyorum. Eğer Türk Temsilci Heyeti teklifimi reddediyor ve bunda direniyorsa, hükümetim adına, dilediğim gibi davranmak zorunda kalacağım. Bununla ne demek istediğimi açıklayacağım. Milletler Cemiyeti antlaşması'nın 11. maddesi şöyledir: Cemiyet üyelerinden birini doğrudan doğruya ilgilendirsin ya da ilgilendirmesin, her savaş ve savaş tehdidi, bütün Cemiyet'i ilgilendirir. Cemiyet, uluslararası barışı etkili bir şekilde korumaya yarayacak tedbirleri almakla yükümlüdür. Böyle bir durumda, Cemiyet'in herhangi bir üyesinin isteği üzerine, Genel Sekreter, Cemiyet'i toplantıya çağırır." Kemalistler Misak-ı Milli'yi çiğniyor... Türk Temsilci Heyeti teklifimi reddederse, bu madde uyarınca davranacağım. Hemen Milletler Cemiyeti Meclisi'ne başvurarak, uluslararası barış ve barışın dayandığı iyi geçinmeyi bozacak nitelikte bir durumun ortaya çıktığını bildireceğim. Teklifimi reddetmekte direnirse, ortaya çıkacak herşeyden; ister ayaklanma, ister kan dökülmesi, ister Musul Vilayeti'nde patlak verecek başka her çeşit güçlükler olsun, İsmet Paşa sorumlu olacaktır. İsmet Paşa'ya yeniden soruyorum, bana olumlu bir cevap vermezse, izlemek zorunda kalacağım yolu kendisine açıkça göstermiş bulunuyorum." Bu diplomatik tehditten sonra Türk Heyeti, Lord Curzon'un teklifini kabul ediyor. Böylece son Osmanlı Meclis-i Mebusanının karar altına aldığı, daha sonra altında Mustafa Kemal'in de imzası bulunan, Amasya Protokolü'nde de yer alan, günümüzde bile hararetle savunulan Misak-ı Milli (Ulusal Yemin), Kemalistler tarafından ayaklar altına alınıyor. Gerek Osmanlı Hanedanı, gerekse Kemalistler tarafından vazgeçilemez diye nitelendirilen topraklar, İngilizlere veriliyor. Özetle sunduğum Lozan tartışmalarından anlaşılacağı gibi, Kemalistler, her aşamada, kurulan devletin Türklerle Kürtlerin ortak devleti olduğunu söylemişlerdir. Bu savunma gereği, Kürtler, Lozan'da, Türkiye'de Türklerin yanında ülkenin ikinci asli unsuru olarak kabul edilmiş ve azınlık haklarının güvenceye alındığı bölümde yer almamıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasından sonra ise, varlıkları red ve inkâr edilmiştir. Verilen sözlerin yerine getirilmesini isteyenlere yapılanlar ise günümüzde bile hâlâ devam ediyor. En sıradan insan hakkı talepleri bile, Lozan'da da belirtildiği gibi, yabancı ülkelerin kışkırtması biçiminde gösteriliyor. Şimdi yansız ve nesnel düşünmeye çalışalım: İki ortak, herhangi bir konuda ortaklaşa bir iş yapıyorlar. Her iki taraf arasında verilmiş sözler var. Birçok zor ve meşakkatli çalışmadan sonra, ortaya konulan proje yaşama geçiriliyor. Artık sıra nimetleri paylaşmaya gelmiştir. Bir bakıyorsunuz, bir ortak diğerinin hak ve hukukunu çiğnemeye başlıyor. Hatta onun varlığını bile inkâr etmeye başlıyor. Böyle bir durumda olacaklar bellidir. Aldatılan ortak, önce duruma itiraz edecektir. Netice alamayınca münakaşa edecektir. Öteki ortak, işi yasak, zor ve şiddete dökünce, aldatılan ortak da kaçınılmaz olarak şiddete yönelecektir. Artık sağduyu ve uzlaşma yolları tıkanmıştır. Her iki taraf da kendi kültürlerindeki şiddet ögelerine yönelecek ve birbirlerini uçlara itecektir. Her iki taraf birbirlerine kapılarını kapayacak, kendilerini kendi kimliklerine hapsedecek ve rijit bir cemaat kimliğine sığınacaklardır. Böyle bir durumun toplumları nereye götüreceğini, şu anda Türkiye'de yaşayarak görüyoruz... Bence yapılacak asgari şey, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu yıllardaki sözleşmeye dönmektir. Böylesi bir başlangıç hem ahde vefa (sözüne sadık olma) dır, hemde hukuka uygundur. En önemlisi, Türkiye'nin varlık sebebi olan ve Türk Anayasası'nın da üstünde olan Lozan antlaşması'nın ruhuna ve hukuk mantığına da uygundur. Türkiye'yi yönetenler, böyle bir adım atarlarsa eğer, tüm toplumsal sorunlarımızın çözümünün önü açılacaktır. Bu karar, her iki kardeş halkın onayına mazhar olacak ve onları mutlu edecektir. Eğer bir devlet, yönettiği tüm kimliklere eşit mesafede durursa, tüm kimliklerin devlet olanaklarından eşit şekilde yararlanmalarını sağlayan bir hukuk ve yönetim anlayışını benimserse, böyle adil, tarafsız ve demokrat bir toplumsal yaşam içinde, tüm toplumsal kimlikler, öz dinamikleri üstünde serpilip gelişecektir. Her toplumsal grubun yarattığı değerler, diğerlerinin istifadelerine sunulacaktır. Ortaya çıkan bu çeşitli kültür değerlerinin karşılıklı etkileşmesi sonucunda, birçok yeni ortak insani değerler yaratılacaktır. Ortaya çıkan bu yeni ortak insani değerlerle beslenen insanların, düşünce ve duygu dünyası daha da renklenecek, zenginleşecek ve toplum tüm üyeleriyle yaratıcı bir kimlik kazanacaktır. Böyle uygar, demokrat ve eşitlikçi bir toplum ve devlet yapısının sağladığı yararları gören insanlar, toplumda var olan tüm kültürleri gözü gibi koruyacak ve daha çok etkileşmek için kapılarını başkalarına açık tutacaktır. Böylece; toplumda başkalarına saygı gösterme, onu anlamaya çalışma, kendi için istediği şeyleri başkası için de isteme, toplumun genel çıkarları doğrultusunda ortak iş yapma ve yaratılan değerleri dostça bölüşme bilinci kökleşecektir. Sonuçta, toplumda mevcut gerginlik ve çatışmalar giderek azalacak, toplumsal sorunlar diyalog yoluyla, adil ve demokratik çözümlere ulaşacaktır. Uzlaşma sağlanamayan sorunlar, daha uygun bir zamanda yeniden ele alınmak üzere kontrol altında tutulacaktır. İnsanlar çelişerek de dost olmanın, ortak üretim yapmanın ve nimetleri bölüşmenin mümkün olduğunu göreceklerdir. Şimdi bu yazımla herkese soruyorum: Böyle bir düzen içinde yaşamak istemez misiniz? Eğer istiyorsanız neden bunun için mücadele etmiyorsunuz? Mücadele ediyorsanız eğer, peki neden başarı elde edemiyorsunuz? Gücünüz mü yetmiyor? Mücadele araçlarınız mı yok? Yoksa mücadele yönteminiz mi yanlış? Diyelim ki bu ve buna benzer gerekçeleriniz var. Peki bu eksiklikleri giderecek, gerekli araçları yaratacak kişi siz değil misiniz?.. Şimdi bu ve buna benzer sorunları yanıtlamanın tam zamanıdır. Zira şu anda da egemenlerle Kürtler arasında bir uzlaşmanın yaratılması kapıya dayanmış bulunuyor. Bu bakımdan Kürtler geçmişte kendilerine konulan tuzaklara bir kere daha düşmemelidir. Bunu başarmak için dikkat edilmesi gereken temel konular şunlardır. Lozan Antlaşması'nın imzalandığı dönemde "Düvel-i Muazama" denilen dünyanın emperyalist ülkeleri Osmanlı'nın enkazından azami yarar sağlamak yarışına girmişlerdi. Bu açıdan Kemalistlerle dişe diş bir pazarlığa oturmuşlardı. Herkes az verip çok almanın kavgasını yürütüyordu. İngiltere, Fransa ve İtalya'nın başını çektiği blok, bir Kürt devletinin kurulması gerektiğini söylüyorlardı. Bunu gören Kemalistler, Kürtleri yanlarına almak için onlara ortak bir devlet kurma ve yönetme sözü verdiler. Bu yüzden Kürtler; Türklerin en zayıf olduğu dönemde, diğer Osmanlı halkları gibi İngiliz ve Fransızlarla iş birliği yapıp bağımsız bir devlet kurma yoluna gitmediler. O dönemde TBMM'nde bulunan Kürt parlamenterleri başta olmak üzere bir çok Kürt ileri gelenleri Kemalistlerin ortaya attıkları ortak devlet kurma projesini desteklediler. Kürtleri bu doğrultuda etkilemeye çalıştılar. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra yöneticilerin Kürtlerin varlığını red ve inkar etmesi, projeye destek olan önderlerden bazılarının idam edilmesi Kürt halkında bir şok etkisi yarattı. Yapılan eleştirilere gösterilen acımasız sert tavır bardağı taşıran damla oldu. Devletin en zayıf döneminde silaha başvurmayan Kürtler, devletin en güçlü olduğu Cumhuriyet döneminde 19 yıl içinde tam 28 kez silahlı başkaldırıda bulundular. Bu başkaldırıların hepsi kanla bastırıldı. Köyler yakılıp yıkıldı, mallar talan edildi, binlerce aile sürgüne yollandı. Bir çok Kürt önderi asıldı. Türihte yaşanan bu olayların yarattığı maddi ve manevi tahribat ortadadır. Çekilen acıların unutulması için çaba göstermek bir yana, son 15 yıllık savaşın acılarının eklenmesiyle Kürt sorunu Türkiye'nin tüm sorunlarının kitlendiği bir duruma gelmiş bulunuyor. Kürt sorununun çözülmeden Türkiye'de hiç bir olumlu gelişme ve değişmenin meydana gelmesi mümkün değildir. Silahların susması, Avrupa Birliği'nin kapılarının Türkiye'ye aralanması, Kürt sorununun adil ve kalıcı bir çözüme ulaştırılması umudunu arttırmıştır. Ancak bu konuda olumlu çalışma ve çabaların yanında, eskisi gibi aldatma, tuzağa düşürme politikaları yeniden ısıtılıp önümüze konuluyor. Yine eskiden olduğu gibi bir çok Kürt aydın ve politikacısı bu tuzak projelere bilerek veya bilmiyerek destek veriyorlar. Adeta 2. bir Lozan sürecine girmiş bulunuyoruz. Üstelik bu tuzak projelerin hazırlanıp ortaya atılmasında dünya kapitalist sistemiyle, yerli işbirlikçiler eşgüdüm halinde çalışıyorlar. Bu konudaki en çarpıcı projler Kopenhag Kriterleri'yle Demokratik Cumhuriyet Projesi'dir. Bazı Kürtler bilerek, bazısı da bilmeyerek Kopengah Kriterleri'nin Türkiye'de uygulanmaya konulması halinde Kürt sorununun çözüleceğini söylüyorlar. Her derde deva olarak gösterilen Kopenhag Kriterleri dört cümleden oluşuyor. Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı gösterilmesini ve korunmasını garanti eden kurumların istikrarının gerçekleştirilmesi. İşleyen bir pazar ekonomisinin varlığının yanısıra birlik içindeki piyasa güçleri ve rekabet baskısına karşı koyma kapasitesine sahip olunması. Siyasi, ekonomik ve parasal birliğin amaçlarına uyma dahil olmak üzere üyelik yükümlülüklerini üstlenme kabiliyetine sahip olunması. Avrupa bütünleşmesi hareketi korunurken, birliğin yeni üye içerme kapasitesi gerek birlik gerekse aday ülkelerin genel çıkarına hizmet eden önemli bir unsurdur. İşte Kopenhag Kriterleri denilen şey bu dört cümledir. Son üç cümle neo liberalizmin acımasız kurallarının bir özetidir. İlk cümle ise Kürtleri azınlık konumuna sokan, azınlıkları da onları korumaya çalışan hümaniter kurumların eliyle düzenin merhametine ve insafına terkeden bir ifadedir. Bu metnin Kürt sorununu çözeceğini ve Kürtleri baskı, yasak, sömürü ve zulümden kurtaracağını söyleyen Kürtlere söyleyecek bir tek şey bulamıyorum. Demokratik Cumhuriyet Projesi, Kopenhag Kriterleri'nden çok daha vahim bir projedir. Zira bu projeyi 18 Nisan seçimlerinde % 4.7 oy alan, 37 belediye seçimini kazanan Halkın Demokrasi Partisi de savunuyor. Bilindiği gibi bu söz ilk defa İmralı'da tutuklu Öcalan tarafından ortaya atıldı. Altı boş bırakılan bu slogan bugün devlet tarafından doldurulmuş bulunuyor. Yani Demokratik Cumhuriyet Kemalistlerin kurup bugüne kadar yönettikleri şu andaki devleti tarif ediyor. Atatürk milliyetçiliğine dayalı, laik üniter Türk Devleti anlamına geliyor. Öcalan'ın da özlemini çektiği Demokratik Cumhireyet işte budur. Zira o da üniter bir devlet, Kemalist milliyetçiliğine dayalı bir yönetimin egemen olduğu bir düzen istiyor. Öcalan sürekli olarak Kürtlerin bir ulus olmadığını bu açıdan ayrı bir devlet gibi, federasyon, otonomi, hatta kültürel özerkliği bile tehlikeli buluyor ve gericilik olarak nitelendiriyor. Öcalan'ı, içinde bulunduğu itirafçılık konumu dolayısıyla anlamak mümkün. Ama hala ondan "ulusal önder", "Serokê netewi" diyenlere ne buyurulur. Olmayan bir ulusa "Ulusal önder" nasıl oluyor bilemiyorum. Söylediğim gibi bu tür projeler dünya kapitalist sistemiyle yerli işbirlikçiler tarafından ortaklaşa hazırlanıp önümüze konuluyor. Türkiye dünya kapitalist sistemi için vazgeçilmez önemde olan bir ülkedir. Çünkü sistem Türkiye aracılığıyla Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanlardaki çıkarını koruyor. Bu açıdan Türkiye'yi istikrarsızlığa itecek hiç bir şeye izin vermiyorlar. Bunun için Türkiye'deki toplumsal muhalefet dinamiklerini ehlileştirmek, düzenle uyumlu bir konuma sokmak istiyor. Kemalist Kürt, Kemalist sosyalist, Kemalist müslüman, Kemalist Alevi yaratmak istiyor. Demokratik Cumhuriyet Projesi düzenle uyum içinde çalışan, ehlileştirilmiş, Kemalist Kürt yaratma projesidir. Kürt muhalefetini sisteme entegre ederek eritip yok etme projesidir. Türkiye'nin AB'ye tam üye olmasının gündemde olduğu bu günkü koşullar, bundan 77 yıl önceki Lozan sürecine çok benziyor. Yine Kürtleri siyasi arenada satışa çıkarmak istiyorlar. İkinci bir Lozan'ı yaşamak tehlikesiyle karşı karşıyayız. Bu tuzaktan kurtulmanın yolu emperyalizme ve yerli işbirlikçilerine alternatif bir proje oluşturmak gerekiyor. Kürtler herşeyden önce öz gücüne güvenmelidir. Bunun için de müslümanından sosyalistine kadar tüm Kürtlerin bir birlik şemsiyesi altında toplanması gerekiyor. Her Kürt kişisel, ailesel, aşiretsel, dinsel, mezhepsel ve ideolojik tercihlerini Kürt toplumsal çıkarının arkasına atacak bir siyasal aksiyonda el ele tutuşması gerekiyor. Parti, dernek, sendika, sivil toplum örgütü, kültürel, ekonomik örgütler kurarak hayatın her alanında eşgüdüm halinde çalışmalar yapması gerekiyor. Kürtler böyle bir toplumsal, kültürel ve politik bir birlik sağlamaları halinde, dost çevrelerinde yoğun desteğini alarak sorunlarını daha kolayca çözebilirler. Hiç bir Kürdün halkımıza ikinci bir Lozan yaşatmaya hakkı yoktur.

* Demokrasi ve Barış Partisi Genel Başkanı 

© KURDS, 2000  |  e-mail/e-posta
KOMKAR, den kurdiske forening i DK.
Nansensgade 30, 1. th, 1366 København K - Danmark
telefon & fax  +45 33 13 75 01
Sayfanın son güncellenme tarihi
10/12-2000.
» Güncel haber ve makaleler
»Burkay'ın AB'ye Mektubu:
'KÜRTLERİ UNUTMAYIN!'
---------------