kurds.dk> Türkçe
Komkar
Makale
Haber
Basın açıklaması
Araştırma
Kültür
Aktivite
Yayın
Fıkra
Arşiv
Link

Kurds.dk 
Kontakt

arama
Site search
Web search
powered by FreeFind
| Dansk | English | Deutsch | Français | Kurdî | Türkçe | Farisî | Erebî |

kurds.dk > Türkçe


ADIM ADIM ÖZGÜRLÜGE DOĞRU
KALAALLİT NUNAAT
Hüseyin Kızılocak

İnuit- insan, Kalaallit Nunaat ise insanların ülkesi demek.
İnuit'lerin ülkesi Kalaallit Nunaat’a bir ziyaret, bizlere onların nasıl adım adım özgürlüge doğru gittiklerini gösterdi. Burda ne sömürgeleştirmek için silah kullanılmış nede özgürlüge giden yolda silah kullanılıyor. Her şey konuşarak ve anlaşarak çözümleniyor.

Peki burda hiçmi zor kullanılmamış? Elbette zaman zaman kullanılmış ama somürgeliştirilirken asıl belirleyici olarak zor kullanılmamış, din kullanılmış. 

Ülkenin genel durumunu ve özgürlük yolundaki duygu ve düşünceleri daha iyi anlatabilmek için zaman zaman geziyi, zaman zaman genel bilgileri yazacağım. Sadece kuru kuru tarihler ve bilgileri yazmakla ülkenin ve özgürlük yolunun nasıl katledildigini anlatmak ve anlamak zor. Duygular ve düşünceler bu gezi sırasında konuştuğumuz kişilerin görüş ve düşüncelerinde dile getiriliyor.

Bu halktan ve ülkeden bahsetmeden, orda gezmeye başlamadan önce onların ülkesi hakkında biraz bilgi verelim:

YÜZÖLÇÜMÜ, NUFUS VE İKLİM
Dünyanın bu en büyük adası (Belki şimdi neresi olduğunu tahmin etmişsinizdir) 2.166.086 km². Kuzey sınırından güney sınırına olan uzaklık 2.670 km ve batıdan doğuya ise 1.050 km. Bu ülkenin büyüklügü, İsveç, Almanya, Fransa, İspanya ve İngiltere kadar. Bunun 1.655.637 km² (%85), yani adanın iç kesimleri tamamen buzlarla kaplı. Bu buz bizim bildigimiz kışın oluşup yazın kaybolan buzdan degil. Bu buz binlerce yıldır oluşmuş ve hala duruyor. Geriye kalan 410.449 km² (%15) ise buzun olmadığı, deniz kıyısı ve işte insanlar burda yaşıyor. 

Bu koca ülkenin diger dillerdeki adı Gröndland, yani yeşil ülke. Bu kadar buzla kaplı bir yerin adı nasıl yeşil ülke olur diyeceksiniz. Haklısinız, bu ülkenin adı yeşil ülke ama büyük bir kısmı buzlarla kaplı. Zaten yerliler yeşil ülke demiyor, dışardan sonradan gelenler bu adı takmışlar ve bunun hikayesini sonra anlatacağız.

Bu ülkenin yerlileri, kendilerinin deyimiyle İnuitler, manası insanlar, yabancıların deyimiyle eskimolar yaşıyor. Burda 1. ocak 2001 tarihinde ki sayımlara göre 56.245 kişi yaşiyor ve bunların yaklaşık 10.000 kadarı yabancı (Danimarkalı).  

Burda yazlar çok kısa, kış ise çok uzun. Yılın büyük bir kısmında ülke karanlık, yazları ise güneş hiç batmıyor. Kışın, yaşanan bölgelerde, ortalam sıcaklık sıfırın altında veya sıfır derece, yazın ise ortalama 10-12 derece. Ülkenin güney ve batı kesimleri sıcak su akıntısı nedeniyle diger bölgelere göre daha sıcak.

Burda en sıcak aylar temmuz ve ağustos, en soğuk aylar ise şubat ve mart. Yazın sıcaklık kimi yerlerde 20 dereceye kadar çıkarken, kışın bazan ve özellikle kuzeyde eksi 30-40 dereceye kadar düşüyor.

TARİH
İnuitlerin atalarının tarihi 4000-5000 yıl öncesine gidiyor. Kanada üzerinden avlayacakları hayvanların peşlerinden buraya gelmişler ve çeşitli uygarlıklar oluşturmuşlar. m.ö. 2500-2000 yılları arasında ülkenin kuzey doğusunda İndependence 1, 1400-500 yılları arasında ülkenin batısında Sarqaq, 600-100 yine ülkenin kuzey doğu bölgesinde İndependence 2 kültürlerini oluşturmuşlar. m.ö. 500 ile m.s. 200 yılları arasında Dorse 1 ve m.s. 800-1000 yıllarında Dorse 2 ve yaklaşık m.s. 900 lı yıllarda ise Thule kültürlerini oluşturmuşlar.

Eskimoların ataları olan kuzeyin yerlileri yok olup gitmişler. Ancak bunlara ait mumyalardan, burada insanların yaşadıkları biliniyor.

Buraya ilk yabancı İzlanda’ dan 982 yılında gelmiş. Kızıl Erik adında bir İzlandalı (İzlanda’nin asıl adı İsland’dır ve buz ülkesi demektir) gemisiyle yaz aylarında güney kıyılarına geldiginde, İzlanda’dan farklı olarak yemyeşil otlarla kaplı deniz kıyısındaki yerleri görmüş ve buraya Yeşil Ülke adını vermiş. İşte ülkenin diger dillerdeki adı bu nedenle Gröndland, yani yeşil ülke.

Daha sonra buraya Hollandalılar ve Alman misyonerler geliyor. Bunların amacı adını işittikleri bu yerlileri hristiyanlaştırmak. 

1721 de ülkeye gelen Norveçli Hans Egede ülkenin bu gün baskenti olan Nuuk’a yerleşiyor ve ilk koloniyi oluşturuyor.

Asıl ülkenin sömürgelestirilmesi 1776 da Danimarka Krallığı tarafından başlatılıyor ve ülke ile yapılacak ticareti kendi tekeline alıyor. Bu durum 2. dünya savaşına kadar devam ediyor. 1940-45 yılları arasında Hitler’in Danimarka’yı işgali nedeniyle, Danimarka’nın Gröndland ile olan ilişkileri kesiliyor ve ülke yönetimini geçici olarak Kanada üsleniyor. Bu dönemde Amerikalılar buraya ilk hava üslerini kuruyorlar.

2. dünya savaşının sona ermesinden sonra, Danimarka yeniden yönetimi alıyor ve bu durum 1953 kadar sürüyor. Bu tarihten sonraki gelişmeleri daha ilerde anlatacağım.

KALAALLIT NUNAAT’A YOLCULUK
İnsanların ülkesine gitmeden iki hafta önce, ülkenin Kopenhag’daki binasında (bir çeşit elçilik), yolculuk ve programı hakkında bize bilgi veriliyor.  Elçililk binası Kalaallit Nunaat yerel hükümetinin Kopenhag’daki temsilciligi. Henüz tam bağımsız olmamalarına rağmen aynen bir elçilik gibi çalışıyor. 

Programı informasyon ve turizm sorumlusu açıklıyor. İnformasyon sorumlusu Danimarkalı, turizm sorumlusu ise Eskimo. İnformasyon sorumlusu aynı zamanda bütün gezi boyunca bize rehperlik edecek. 

Nihayet oraya gidecegimiz gün geliyor. Gece fazla uyuyamıyorum. 29. ağustos 2001 günü sabah havaalanında buluşuyoruz. Herkes birbiriyle oranın hava şartlarına uygun elbise alıp almadığını soruyor. Bir gün önce hemen hepimiz internetten hava durumunu öğrenmişiz. Köpenhag 20-22 derece  ve Kalaallit Nunaat’ta ilk gidecegimiz yerin yağışlı olduğu ve 5-10 derece arasında degiştigi yazılı. Ülke çok büyük ve dolayısıyla kuzey ile güney arasında sıcaklık farkı var. Biz sadece güney ve batıya gidecegiz ve burdaki havanın aşağı yukarı aynı olduğunu internetten ögreniyoruz. Ama hava genellikle yağışlı olacak diyor havaalanında görüştügümüz rehperimiz ve diger gazeteciler.

Geziye katılan 10 gazeticiyiz. Her birimiz degişik ülkelerde çıkan gazete, TV ve radyolara haber iletiyoruz. Kimileri profesyonal gazeteci, kimileride benim gibi günlük işlerinin yanısıra yazı yazıyor. Gazeteciler; Reuters, AP ve Tass ajanslarından birer kişi, Norveç, İsvec, Hollanda, İngiliz ve Alman gazetelerine yazan birer kişi ile ARD televizyonundan bir kişi ve bir de ben.

Valizlerimizi verdikten sonra pasaport kontrolundan geçiyoruz. Rus gazetecinin dışında hepimiz Danimarka vatandaşı olduğumuzdan dolayı vize gerekmiyor. Sadece Rus olan yine Danimarka yabancılar dairesinden Gröndland için vize almış. İçimizden sadece iki kişi Danimarkalı, digerleri başka uluslardan.

Uçağa binecegimiz kapıda polis ve narkotik kontrolu yapan köpekler var. Daha önce Köpenhag havaalanından defalarca uçtum ama uçağa binmeden önce narkotik kontrolun yapıldığına ilk kez rastlıyordum. Benim gibi diger arkadaşlarda buna şaşırmışlardı. Bunu gören rehperimiz, orada narko kullanımın yaygın olduğunu, oraya gitmenin sadece uçak yada büyük gemi ile mümkün olduğunu ve bu nedenle kontrolun yapıldığını, söyledi. Zaten yaklaşık 10.000 kadar Eskimo (Inuit)’nun Danimarka’da yaşadığını ve bunlar arasında narko ve alkol kullanımının yaygın olduğunu biliyordum.

Nihayet saat: 10.00 da uçağımız havalanıyor. Uçaktaki anonslar eskimo dili olan Kalaallisut-Gröndlandca, Danimarkaca ve İngilizce yapılıyor. Yolculuk 4 saat çekiyor ve aynı zamanda 4 saatlik zaman farkı var. Uçak alçalmaya başlayınca, soğuk olabilecegini ve kalın kazağımı bavulumda bagaja verdigimi hatırlıyorum ama havaalanı binasının sıcak olacağını düşünüyorum.

Uçak yere yaklaştığında rehperimiz, uzakta beyaz görünen yerleri gösterip buz olduğunu söyliyor ama fazla birşey göremiyorum. Deniz kıyısını ve hemen kıyıdan yükselen dağları görüyorum. Denizin içindeki buz dağlarını gösteriyor ama uzak ve yüksekte olduğumuzdan tam olarak nasıl olduklarını görmek mümkün degil.

Uçak dağların üzerinden denize yaklaştığında küçük bir havaalanına iniyor. Ülkenin güney ucuna yakın bu şehrin adı Narsarsuaq. Dağların arasında uzanan küçük bir körfezin yanına yapılan bir havaalanı ve küçük bir havaalanı binası var. Uçak binaya yaklaşıyor ve biz uçaktan iniyoruz. Hava bulutlu ama o kadar soğuk degil. Hava fazla nemli olmadığından insan üşümüyor.

Körfez tarafına bakıyorum ve büyüklü küçüklü buz dağlarını görüyorum. Dağ tarafına dönüyorum ve yeşil ve kahverengi otlarla kaplı kayalık dağları görüyorum. Sonbahar başladığından otlar renk degiştirmeye başlamış. 

Dağlara bakarken bizim oraları, dağları, bizim köydeki kayalıkları hatırlıyorum. Biran kendi köyüm ile buranın dağları arasındaki benzerlige hayret ediyorum. Arada bir fark var, bizim dağlarda sonbaharda artık ot denen birşey kalmamış, herşey korumuştur ama burda otlar hala yeşil. Bizim oralarda dağların eteklerinde ormanlık alanlar ve meyve ağaçları var ama burda havaalanı çevresindeki bir kaç cılız ağaçtan başka ağaç görmek mümkün degil.

Uçak havaalanına buzların üzerine inecek zannediyordum ama ortada ne kar nede buz var. Tek görünen körfezdeki buz dağlarıydı. Böylece buraya ilk gelen Kızıl Erik’ın neden buraya Yeşil Ülke dedigini anlıyordum. Dağ taş rengarenk otlar ve çiçeklerle doluydu.

Havaalanından dışarı çıktık ve yaklaşık 500 metre ötedeki otele gittik. Burda yeni rehperimiz bize bölge hakkında bilgi verdi. Üssün 1941 de Amerikalılar tarafından yapıldığını ve  yapılan havaalanı ve  hastahanenin özellikle 1950-1953 yılları arasında Kore savaşı sırasında önemli bir rol oynadığını, söyüyor. Narsarsuaq’ta 150 kadar kişinin yaşadağını, şehirdeki binaların ve havaalanının Amerikalılardan kaldığını ve burda kalanların sadece havaalanı ve çeşitli kurumlarda çalıştıklarını ve bir kaç da koyun çiftligi olduğunu, söylüyor.

Burda her taraf kayalık. Hem toprak az hemde yaz mevsimi kısa olduğundan fazla bir şey ekilemiyor. Sadece koyunlar için çok az yerde ot ekilip, biçilebiliyor. Son zamanlarda patatesde ekmeye başlamışlar.

Rehperimiz ilk olarak buzullarla kaplı iç kesime gidecegimizi söylüyor. Uzaklık 15-16 km kadar. İlk 2-3 km’sini arabayla, sonrasını yaya gidecegiz.

Oraya gitmeden önce bir saatlik bir boş zamanımız var ve ben buz dağlarını görmek için deniz kıyısına iniyorum. Körfez buz parçaları ile dolu. Burda farklı büyüklükte ve çeşitli renklerde buz var. 

Bir yarım saat arabanın şöfürünü bekledikten sonra hareket ediyoruz. Asfalt yol kısa süre sonra bitiyor ve çakıltaşlı yol başlıyor. Aynen bizim köyün yollarına benziyor. Bizim oralarda yollar böyle girintili çıkıntılıydı ama çamur doluydu. Burda fazla toprak olmadığından çamur yok. Araba sağa sola yatıyor ve tekerlerin altından büyük taşlar fırlıyor.

Amerikalıların yaptıkları hastahanin kalıntılarının yanından geçiyoruz. Hastahane yıkılmış ve sadece temelleri görmek mümkün. 10-15 dakika sonra yol bitiyor ve bir dağın yamacından yaya gidiyoruz.

Her taraftan su fışkırıyor. Dağlardan akan su çağlayanlar oluşturuyor. Bir ot tarlasının yanından geçiyoruz. Otlar biçildikten sonra balya yapılmış ve plastikle sarılmış.

İnişli çıkışlı yol bitiyor ve dağa tırmanacağımız yere geliyoruz. Tırmanmaya başlıyoruz. Çok dik ve bu nedenle hepimiz biraz tırmanıp duruyoruz ve devam ediyoruz. Kimi yerlerde tırmanmaya yardım etmek için ip konulmuş. Dağın tepesine çıktığımızda hepimiz soluk soluğayız. Orda biraz dinlendikten sonra devam ediyoruz. Dağın tepesi göllerle dolu ve ben çiçek topluyarak yola devam ediyorum. Büyük bir göle geldiğimizde biraz su içiyorum. Su çok temiz ve göl çok berrak. Hava bulutlu ama soğuk degil. İsveçli arkadaşımız göle girecegim diyor. Hiç birimiz su soğuk diye cesaret etmiyoruz ve o giriyor. Suyun o kadar soğuk olmadığını söylüyor. 

Dağın öbür tarafına vardığımızda buzulları görüyoruz. Benden önce ulaşanlardan sadece iki kişi buzlara ulaşmak için devam etmiş, diğerleri yorgun olduklarını ve daha fazla gidemeyeceklerini söylüyorlar. 

Ben yine çocukluğumu ve bizim köyde geçirdiğim günleri hatırlıyorum. Evlerimiz bir dağın yamacındaydı ve arkasında yüksek kayalıklar yükseliyordu. O nedenle yokuş yukarı çıkmanın zor ama inmenin kolay olduğunu biliyordum. Sırt çantamı onlara bırakıp dağdan aşağı koşmaya başladım. Benden önce iki kişi inmişti. Birine yarı yolda rastladım, uzak olduğunu ve gitmeyecegini söyledi. Ben devam ettim ve diger arkadaşa yetiştim. 

Otelden çıktıktan iki saat sonra buzullara ulaştık. Her taraf buz kaplıydı ve sürekli eriyordu. Buzun altından su sesleri geliyordu. Rehperimiz bizimle olmadığınan, buzun üstüne çıkıp çıkamayacağımızdan emin degildik. Yerden büyük taşlar alıp buza vurdum, kırılacak gibi değildi. Ayağımla biraz denedim, sağlamdı. İnsanı ürpertiyordu. Harıl harıl su sesi geliyordu. Bunca yolu geldiktan sonra buzun üzerine çıkmamak olmaz diyorum arkadaşıma ve korkarak adımımı atıyorum. İkimiz buzun üstüne çıkıyoruz ve on adım kadar gidiyoruz. Daha fazla cesaret edemiyoruz. Orda fotograf çekip iniyoruz. Derken digerleride geliyor. Benim yokuş aşağı koşmamdan cesaret almışlar. Sadece iki kişi gelmemiş. 

Zamanımız fazla olmadığından dönmeye başlıyoruz ama yokuş dik ve bizim bacaklarda derman kalmamış. Yaklaşık iki saatte gittigimiz yolu üç saatte geri geliyoruz. Arabaya ulaştığımızda artık yürüyecek halimiz kalmamıştı. Arabadaki koltuklara yığılıyoruz ve otele dönüyoruz.

Ertesi gün sabah erkenden bir tekne ile körfezin karşı yakasına geçiyoruz. Hava bulutlu ve hafif hafif yağmur yağıyor. Orda sadece 10-15 kadar ev var. Burası kızıl Erik’in ilk geldigi yer. Tepeye onun heykeli dikilmiş. Kızıl Erik’in buraya gelişinin 1000 yılı nedeniyle, geçen yıl burda büyük törenler yapılmış. Kızıl Erik fazla dindar degilmiş ama karısı dindarmış ve o nedenle ona küçük bir kilise yapmış. Kiliseye ancak bir iki kişi sığar. Bunların kalıntılarını ve ona benzer olarak yeni yapılanları geziyoruz. 

Burda bir koyun çiftligi var ve birde bakkal var. Bakkala giriyoruz. Fazla büyük degil ama sebzeden elbiseye, mutfak eşyasından balıkçı malzemelerine kadar her şey var. Tekrar tekneye binip Yerel hükümetin ekonomiden sorumlu bakanı Josef Motzfeldt’in kaldığı köye gitmek üzere haraeket ediyoruz.

Bakanla görüşmeden önce, hatta daha Danimarka’dayken hepimiz ev ödevlerimizi iyi yapmışız. Ekonomi ile ilgili bilgileri almış ve sorularımızı hazırlamışız. Elbette sadece ekonomi degil, genel olarak her konuda hazırlığımızı yapmışız. Bu nedenle, ülkenin durumunu ve politikacıların dediklerini anlayabilmek için ülkenin idari ve ekonomik yapısı ile yeni tarihi hakkındaki bilgileri aktarmakta yarar.

YAKIN TARİH
İkinci dünya savaşı sırasında Danimarka’nın burası ile bağlantıları kesilince, ilişkiler Kanada ve daha çok da Amerika ile oluyor. Amerikalılar buraya üsler kuruyorlar. Danimarka ile bağların kopması İnuitlerin torunlarına yeni fikirler veriyor ve ilk özgürlük düşünceleri ortaya çıkıyor.

Savaşın bitiminde, 1948 de Gröndlandlilerden ve Danimarkalı politikacılardan oluşan bir komisyon kuruluyor. Bu komisyonun çalışmaları ve önerileri sonucunda ülke yönetimi yeni bir şekle bürünüyor. Danimarka 1953’ten sonra burayıda Danimarkanın bir vilayeti sayıyor ve zaman içinde Eskimoların Danimarkalılarla aynı haklara sahip olması için çalışmalar yapılması kararı alınıyor.

Böylece ülkede belediyeler oluşuyor. Seçimler yapılıyor. Böylece tek hakim, Danimarka’dan gönderilen vali olmuyor. Belediyelerde yönetimde söz sahibi oluyorlar. Eskimolar Danimarka Parlamentosuna iki milletvekili seçiyorlar.

Danimarkalılara göre bu, Danimarka’nın sömürge statüsünü kaldırması ve yerlilere Danimarkalılarla aynı hakları vermesi anlamına geliyor. Ama bunu İnuitler yani Eskimolar farklı degerlendiriyorlar. Kimi Eskimolar Danimarkalılar gibi degerlendirirken, digerleri bu gün bile sömürge statüsünün devam ettigini söylüyor.

Bu yeni durum Türkiye-Kürdistan ilişkilerine benziyor ama burda eskimo olmak, örgütlenmek, düşünce açıklamak yasak degil. Eskimolar ”dağlı Danimarkalı” olarakta ilan edilmiyor.

Bir süre sonra, Yerel politiacılar, Gröndland’da yapılanların yeterli olmadığını söylüyorlar ve halkın ekonomik ve sosyal durumunun daha da düzeltilmesini talep ediyorlar.

1960 da durumu degerlendirmek ve çözüm yolları bulmak için Danimarkalılardan ve Eskimolardan oluşan bir komisyon (G-60) kuruluyor. Bu komisyonun çalışmalarından sonra 5 konuda anlaşılıyor.

- İş alanlarının yaratılması
- Halkın daha rahat hizmet verilecek yerlere toplanması
- İş yerlerinin modernleştirilmesi
- Halkın eğitim düzeyinin yükseltilmesine önem verilmesi
- Yeni evlerin yapımına hız verilmesi

Bu kararların uygulanmasına başlamasından sonra, bazı küçük yerleşim yerleri boşaltılıyor. Halkın bir kısmı buralardan gitmek istemiyor ama gerekli ihtiyaçlarını karşılayacakları köy dükkanlar kapatılınca, onlarda şehirlere göç etmek zorunda kalıyorlar. 

Bu Ecevit’in ”köykent” projesine benzeyen yöntem şimdi çok eleştiriliyor. Buralardan şehirlere getirilen balıkçılar, balık fabrikalarında çalıştırılıyor ama hiç bir zaman bu yaşama alışamıyorlar. İhtiyacı olduğu zaman balık ve rengeyigi avlayan, bağımsız yaşamaya alışmış bu avcıların çoğu sosyal sorunları olan insanlara dönüşüyor.

Bu program 1970’lara kadar devam ediyor.  1970 de Sisimiut şehrinde düzenlenen bir konferansta, yerel politikacılar, adına entegrasyon denen bu göç ettirilme politikasına karşı çıkıyorlar. Ülkenin üç genç politikacısı Lars Emil Johansen, Jonathan Motzfeld (şimdi başbakan) ve Moses Olsen 1971 tarihinde ilk Gröndland partisini (Siumut) kuruyorlar ve otonomi, ülkenin yerel olarak kendi kendilerini yönetmesi talebinde bulunuyorlar. Parti, Gröndland’ın Danimarkalılaştırılmasını degil, Gröndlandleştirilmesini ve yabancı yönetimine son verilmesini istiyorlar. 

Danimarka bu partiyi, Kürt partilerinin kapatıldığı gibi, apar topar kapatmıyor ve üyelerini işkenceden geçirip hapse atmıyor. Onları sokak ortasında kurşunlamıyor da. O parti hala var ve daha sonra ülke tarihinde ve politikasında önemli bir rol oynuyor.

Otonomi için ilk sert sinyal 1972’de geliyor. Bu tarihte Danimarka’nın ve elbette Gröndland’de içinde olmak üzere, o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğuna girip girmemesi için halkoylaması yapılıyor. Danimarka halkı AET’ye evet derken Grøndland’de %70,3 hayır çıkıyor. Danimarka’nın bir viyaleti/eyaleti olması nedeniyle Gröndland’inde AET’ye dahil olması gerekiyor ama Eskimolar buna tepki gösteriyorlar. Gröndland’in Danimarka Parlamentosu’ndaki milletvekili Moses Olsen ” Danimarka ile Gröndland ilişkilerinde gerçek degişiklikler yapmanın zamanının geldigini” söylemesi, Eskimoların bağımsızlık istedikleri olarak degerlendiriliyor.

Bu gelişmelerden sonra, Danimarka Hükümeti Gröndland’in gelecegi belirlemek üzere bir komisyon oluşturuyor. Sonradan Otonomi Komisyonu (Kendi kendini yönetme) adını alacak bu komisyonun çalışmaları sonucunda Gröndland’a kısmı otonomi verilmesi kararlaştırılıyor ve böylece, Eskimolar 1. mayıs 1979 tarihinde otonomi hakkını elde ediyorlar. Buna göre, güvenlik ve dışişleri, adalet, polis, kanun ve para birimi ve politikalarının dışında kalan alanlar, süreç içinde Gröndland’a devredilecektir.

Bundan sonra seçimler sonucu yerel bir parlamento ve yerel hükümet oluşturuluyor.

1980’de eğitim, kilise, sosyal işler, vergiler, 1985’te balık ticareti, 1986’da diger ticaret alanları, 1987’de yerleşim ve teknik işler, 1992 de saglık ve 1998’de doğal kaynak ve madenlerin yönetimini Gröndland devr alıyor.

Mahkemeler, polis ve hapishane, savunma, dış politika Danimarka tarafindan yönetiliyor.

Doğal kaynakler ve madenler yerel yönetime geçmesine rağmen, bulunacak ve var olan madenlerden elde edilecek gelirlerin 500 millioner kadar olan bölümünün yarı yarıya paylaştırılması ve ondan sonraki gelirlerin aktuel olarak tartışılarak bölüşülmesi kararlaştırılıyor.

Yeni yerel yönetim, kendi dillerine önem veriyor ve Danimarka yer ve bölge adları yerine, eski yerel adlar kullanılıyor.

Ekonomik olarak Gröndland’in kendi kendine yetmesi mümkün olmadığından, her yıl yada iki yılda bir belirlenecek belli bir miktarda paranın Danimarka tarafından Gröndland’a veriliyor ve bu uygulama hala devam ediyor. Gröndland’in gelirlerinin yaklaşık yarısını Danimarka’dan gelen gelir oluşturuyor.

Gröndland Hükümeti, ülkelerinin geografik, etnik veya kültürel olarak Avrupa ile bir ilişkisınin olmadığını ve dolayısıyla Avrupa Birligi’n de kalmasının bir anlamı olmadığı görüşünde ve yerel hükümetin yaptığı ilk işlerden biri, Gröndland’i Avrupa Birligi’nden çıkarmak oluyor. 1982’deki halkoylamasından sonra 1985 yılında Avrupa Birliginden çıkıyor. Buna karşılık Brüksel’de daimi bir büro oluşturuluyor ve AB ile balıkçılık konusunda bir antlaşma imzalanıyor. Buna göre: AB ülkeleri Gröndland karasularında balık avlayabilecek ve buna karşılık AB gröndland’a para verecek. Bu rakam 1992 kadar 275 milyon ve bundan sonra 300 million Danimarka Kronu’dur.

Daha sonrada bahsedecigimiz gibi, Gröndland’in AB’den çıkmakla daha karlı olacağını hesapladığı için ayrılıyor, yoksa etnik, kültürel ve geografik olarak farklı olduğundan değil.

Ayrıca Gröndland, Birleşmiş Milletlerde de bir şekilde temsil ediliyor. Buna daha sonra ICC’ yı anlatırkan deginecegim.

Grøndland, Kuzey Kutbu Ülkeleri, Rusland, Kanada, USA, İzlanda, İsveç, Norveç ve Danimarka’nın oluşturduğu konseye (Arctic Council) de üye. Bu konseyde daha çok Kuzey kutbu çevresindeki çevre sorunları görüşülüyor.  

1999 da Gröndland ve Danimarka yeni bir skandalla çalkalandı. 1953 de zamanın Danimarka Başbakanının, parlamento ve bakanların haberi olmadan Gröndland’ın kuzey batısında bulunan Thule’de Amerikalıların bir üs kurmasına ve üse atom taşıyan uçakların inmesine izin verdigi ve burda yaşayan Eskimoların zorla göç ettirildikleri ortaya çıktı. (Danimarka normal olarak topraklarında atom bulundurmuyor ve atom taşıyan uçak ve gemilerin gelmesine de izin vermiyor) Danimarka ile Gröndland arasında yapılan görüşmelerden sonra, Danimarka’nın dış politika konusunda karar vermeye devam etmesi, ancak Gröndland ile ilgili dış ilişkilerin tümünden yerel hükümetin haberdar edilmesi kararlaştırıldı.

Bu skandaldan sonra, Gröndland, 1999 yılı sonunda, Gröndland’in bağımsızlığını hazırlamak üzere bir komisyon oluşturdu ve bu komisyon çalışmalarına devam ediyor. Komisyonun 2002 yılında çalışmasının sonuçlarını açıklaması bekleniyor.

EKONOMİ VE BAKANI
Teknemiz buz dağları nedeniyle yavaş gidiyor. Hani tam olarak hatırlamıyorum şimdi ama ”buz dağının görünen kısmı” derler. Yani buz dağının su altında kalan kısmı ne kadar büyük, bunu görmek mümkün degil. İşte bu buz dağı hikayesini şimdi anlıyorum. Kocaman buz dağlarının yanısıra küçük buz parçacıkları da var. Bir yandan eriyor, diger yandan yenileri geliyor. Rehperimiz buna aldanmamak gerekir diyor. Buz dağının görünmeyen kısmının daha büyük olabilecegini ve bu nedenle teknelerin ve gemilerin dikkatli seyretmeleri gerektigini, söylüyor. Bunun için teknelere özel bir radar yerleştirilmiş. Teknenin kaptanı bunu bakarken, yardımcısı camları siliyor ve zaman zaman dürbünle bakıyor. 

Kaptan Danimarkaca konuşuyor ama yardımcısının Danimarkaca bilmedigini söylüyor. Doğu Gröndland’den olduğunu ve oradakilerin fazla Danimarkaca bilmediklerini söylüyor. Genç biri. Daha önce bazılarının Danimarkaca bilmelerine rağmen konuşmadıklarını işitmiştim. Danimarka’dan gelen rehperimiz Danimarkalı ve saçları sarı ama burdaki rehperimiz Eskimo. Meraklanıp Eskimo olan rehperimize soruyorum. O, ikiside olabilir diyor. Sanki fazla bu konuda konuşmak istemiyor. Bende üstelemiyorum ama onu dikkatlice izliyorum ve öyle görünüyorki Danimarkaca biliyor ama konuşmak istemiyor. Çünkü bizim konuşmalarımıza dikkat ettigini ve anladığını görüyorum.

Buz, burda sadece buz degil. Çeşit Çeşit buz var. Bizim bildigımiz saydam diyebilecegimiz buzun yanısıra mavinin her türlü renginde buz var. Bazan renk o kadar koyulaşıyorki, renk koyu mora dönüşüyor. Rehperimiz rengin buzun içindeki havaya bağlı olduğunu söylüyor. Buz burda sadece bir çeşit degil diyor. Denizdeki bu buzdağlarının yanısıra, karada bulunan buzun da çeşitli renkleri olduğunu ve bunun da buzun yaşına bağlı olduğunu, binlerce yıllık buzun olduğunu, bazı yerlerde buzun kalınlığının 3000 metreyi bulduğunu, anlatıyor. O bunları anlatırken, gazeteciler beraberlerinde getirdikleri viskiye, denizden topladıkları buzu koyup içiyorlar. Derken buz dağlarının karadaki buzdan kopup geldikleri körfezi gösteriyorlar. Buzulu göremiyoruz ama burda çok sayıda buz dağı var ve tekne zaman zaman durarak ilerliyor.

40-45 dakikalık yolculuktan sonra karaya yanaşıyoruz. İskele diye bir şey yok. Kaya kenarına yanaşıyor ve kayaya çakılmış demirlere tutunarak, karaya çıkıyoruz. Burdan bir buçuk saat yürüyoruz. Araba yoluna çakıl dökülmüş. Çok çeşitli taş var. Yol boyunca bunlara bakarak gidiyorum. Zaman zaman bir tane alıyorum, daha ilginç birini bulunca onu atıp digerini alıyorum. Sonunda bir tane seçip sırt çantama koyuyorum.

Bakanın yanına gitmeden önce, Gröndland ekonomisi hakkında kimi bilgileri aktarmak istiyorum

Gröndland’ın ekenomisi son yıllarda gelişme gösteriyor ama büyük sıkıntıları var. En büyük gelirleri Danimarka’dan gelen yıllık yardım ve balıkçılık. 2001 bütçesi yaklaşık 4,6 milyar Danimarka Kronu. (Bir dolar 8 ile 9 Danimarka Kronu arasında degişiyor) Gelirlerin yaklaşık 2,7 milyarı Danimarka’dan gelen yardımdan, yaklaşık 1,5 milyar vergi ve harçlardan ve yaklaşık 300 millionu ise Avrupa Birliginden geliyor. Geriye kalanı ise diger çeşitli gelirler. Geriye kalanı ise diger çeşitli gelirler. Büyük önem vermeye başladıkları turizm geliri bütçenin sadece %1’ini oluşturuyor. Para olarak Danimarka parası kullanılıyor.

Gröndland ekonomisi kendisi kapitalist olmasına rağmen, sosyalist bir ekonomi. Nerdeyse her şey devletin elinde. Yeni yeni özelleştirilmeden bahsediliyor. Toprak tümüyle devletin, yani Danimarka krallığının ve alınıp satılamaz. Eskimoların en çok kızdıkları şeylerden biri bu. Diş ve ilaç parası da olmak üzere sağlık, kitap ve eğitim araç ve gereçleride dahil, tümüyle parasız, yani yerel yönetim karşılıyor.

Ticaret nerdeyse tümüyle devletin elinde. Bu Danimarkalılardan böyle devralınmış ve hala devam ediyor. Het şey devlet destekli. Taşımacılık tümüyle devletin elinde. Yeni başlayan koyun çiftlikleri özel ama nerdeyse kuruluş aşamasında bütün para yerel hükümetten alınmış. Özel dükkan ve mağazalar olmasına rağmen çok az. Ticaret yakın zaman kadar tümüyle devletin elindeymiş. Hala da büyük oranda devletin elinde. Son zamanlarda eksport arttıyor ve inport azalıyor.

Bir tepeyi aşınca, bakanın köyü görünüyor. Yaklaşık 15-20 ev ve yine bir körfez kıyısında. Bakan Josef Motzfeld, yada tanınmış lakabıyla, Tuusi, bizi köyün girişinde karşılıyor. Köyde kendisi ile birlikte 41 kişinin yaşadığını söylüyor. Önce köy odasına gidiyoruz. Köy odası 30-40 kişinin oturabilecegi genişlikte.

Hemen Danimarka ile ilişkilere giriyor. Danimarka ile yaptıkları pazarlık sonuzunda her yıl yaklaşık 2,7 milyar olmak üzere iki yıllık antlaşma imzaladıklarını ve aslında bu yardımın kesilmesini istediklerini, bunun için hazırlık yaptıklarını ve kendi kendilerine yetmek istediklerini, söylüyor. Bu yardımın kesilmesi halinde diger ülkelerle rahat ticari ilişkiler geliştireceklerini, belirtiyor. Danimarka’dan gelen yardımın %80’inin zaten Danimarka’ya geri gittigini, çünkü Danimarka’dan gelen işgücünün pahalı olduğunu ifade ediyor. Koalisyonu oluşturan iki partiden biri olan Sosyalist Partisinden.

Danimarka’dan ayrıca yaklaşık 60 million geldigini, bunun Kuzey Batıda ki Thule yakınlarında yapılmakta olan havaalanı için ayrıldığını, maliyetin yarısı olduğunu, söylüyor. Bunu Danimarka tarafından verilmesinin nedeninin ise, 1957 de burdan insanların zorla göç ettirilmelerine bir karşılık olarak, bu gün orda yaşayanların bunu kullanacaklarını söylüyor. Amerikalıların burdaki havaalanının sivil amaçlarca kullanılmasına izin vermedigini ve bir havaalanı yapmak zorunda kaldıklarını, açıklıyor. (Bu havaalanı yapımının daha sonra gazetelerde eleştirildigini ve halkın bu havaalanını kullanma gücü olmadığı yazılıyordu.) Laf arasında yine Amerikalıların burdaki üslerinde bedava kaldıklarını açıklıyor.

Bu üs, amerikalıların füze savunma sistemi yeleştirmek istedikleri bir yer ve bakan, kendisi koalisyonun ortağı,sosyalist partiden olmasına rağmen, buna izin verilip verilmeyecegine dair kaçamak cevaplar veriyor.

Çeşitli konulardan sonra, bağımsızlığı düşünüp düşünmediklerini soruyorum. Danimarka’ya Danimarka Krallığı çerçevesinde eşit haklara dayalı ortaklık önerdiklerini ve görüşmelerin ve komisyonların çalışmalarına devam ettiklerini, söylüyor. Bunun bir federasyonmu olduğunu soruyorum. İki bağımsız devlet oluşturduktan sonra Danimarka ile çeşitli alanlarda işbirligi yapabileceklerini ve Gröndland olarak bunu önerdiklerini söylüyor. Danimarka’nın bunu kabul edip etmeyecegi sorusuna, onlar bilir, diyor. Ülkede petrol bulunursa ayrılırmısınız, sorusuna, ”Danimarka ile ortaklıklağımızın devam etmesini istiyoruz” cevabını veriyor.

Bu ortaklıklarının Faro Adaları ile birlikte üçlü bir ortaklık olabilecegini söylüyor. (Faro Adaları da Danimarka bağımsızlık görüşmeleri yürütüyor.) Bir fedarasyonmu öneriyorsunuz sorusunu, eşit ortaklık, diyor. Aslında savunduğu bizim bildigimiz federasyon ama onlar eşit ortaklık diyorlar.

Ekonomilerinin büyük oranda balıkçılığa bağlı olduğunu, balıkların azalması veya başka yere gitmeleri halinde, kötü olacağını ve bu nedenle ülkede petrol aradıklarını ve dünyanın en temiz suyuna sahip olduklarını ve su satmak için planlar yaptıklarını, kireçsiz olan sularının hem içmek için hemde bira ve parfüm sanayinde kullanılabilecegini, söylüyor.  

Giderlerinin fazla olduğunu, bunu azaltmak için özelleştirmelere gireceklerini ama burda her şeyin pahalıya mal olması nedeniyle devlet destegi gerektirdigini, bundan kurtulmak istediklerini, söylüyor.

Daha sonra beraber bakkala gidiyoruz alışveriş yapıyor. Onun evine giderken bana nereli olduğumu soruyor. Kürt olduğumu söylüyorum. Bir ara Kürtlerle ilgili bir basın açıklaması yaptığıni ve Kürtlerin durumundan haberdar olduğunu söylüyor. 

Onun evi sanki bir müze. Küçük bir ev ve hepimize oturacak yer olmadığından, bazıları yere oturuyor. Hem anlatıyor hem şaka yapıyor. Canlı ve sevimli bir insan.

Ordan arabayla tekneye dünüyoruz. Her taraf dağlar ve kayalarla kaplı olduğundan ulaşım için en çok deniz ve hava yolu kullanılıyor. Hava yolu pahalı, deniz yolu ise çok uzun sürüyor. Bu ülkede zengin degilsen bir yerden bir yere gitmek büyük bir iş. 3-3,5 saatlik bir deniz yolculuğundan sonra yaklaşık 1800 kişinin yaşadığı Narsaq’a geliyoruz. Köyleri ile birlikte nufus 2200 kişi. Narsaq yerli dilde kızak anlamına geliyor.

Ertesi gün ilk görüşmemiz Belediye Başkanı Kalistat Lund ile. Belediye başkanı önce bizi tanımak istiyor. Danimarka Yurtdışı Basın Dernegi başkanı bizleri ayrı ayrı tanıtıyor. Sıra bana geldiginde, banim Kürt olduğumu söyledikten sonra, iki sene önce Faro Adaları hakkında yazdığım makalenin kopisini aldığını ve gezi ile ilgili olarak Danimarka Başbakanlık Müsteşarı konuşurken ona benim makalemi gösterdigini ve onun da bir Kürdün Faro Adası hakkında neler yazabilecegini merak ettigini ve başbakana da ilginç gelecegini düşünerek, bir kopi aldığından, bahsediyor.

Belediye Başkanı şehir hakkında bize bilgi veriyor. Bu bilgileri verirken sorduğum soruya cevaben, Danimarka’dan gelen yardımdan kurtulmak istediklerini ve zaten gelen bu yardımın %80’inin ücret olarak Danimarka’ya geri döndügünü, belirtti. O da su projesinden bahsetti. Çine balık etinden yapılmış sosis projelerinin olduğunu, büyük degil ama halkın da ortak olduğu küçük firmalar kurmak istediklerini, koyun çiftlikleri sayesinde artık kuzu ithal etmediklerini, pahalı olan sebzeyi ucuza mal etmek için seralar kurmayı planladıklarını ve her şeyin Danimarka’dan yada kendi başkentlerinden degil, yerel olarak yönetilmesi gerektigini, söyledi. ”Nasıl binlerce km uzakta, Köpenhag’da yapılan kanunların Gröndland’a uymuyorsa, bizim başkentlerimizde alınan karaların çoğu zaman bizim küçük toplumlumumuza uymuyor”, diyor. 

Bağımsızlık konusundaki soruya, bağımsızlığın uzun bir süreç olduğunu ve bundan önce ekonomik ve eğitim bakımından kendi kendilerine yeterli duruma gelmeleri gerektigini, söylüyor.

Başbakanlarının atom artıklarının Gröndland’a yerleştirilmesi ve Amerikalıların Thule’ye misil savunma sistemi yerleştirilmesi ile ilgili bir soruya ise, ”Dünyanın kabul edecegi en iyi çözümü bizde kabul ederiz” diye yanıtladı.

Belediye başkanı helikopter pilotu. Yılın 120 günü pilot olarak ve geriye kalan zamanında ise Belediye başkanlığı yapıyor. Ertesi günü helikopterle gidecegiz ve belki kendisinin bizi götürecegini, söylüyor.

Belediyeden sonra aşçılık ve servis okuluna gidecegiz. Ama oraya gitmeden önce burdaki eğitimin durumu ile ilgili bazı bilgiler verelim.

EĞİTİM VE DİL
Daha öncede yazdığım gibi, halk Gröndlandca, yerel adıyla Kalaallisut dilini konuşuyor. Okuma yazma buraya ilk gelen misyonerlerce başlatılmış. Bir Alman misyoner Eskimocanın gramatigini yazmış. Bu ilk gelenler incili Eskimocaya çevirmişler ve böylece halka daha rahat ulaşacağını düşünmüşler. Böylece Eskimo dili yazılı bir dil haline gelmiş. 

Halkın hepsi hristiyan ve çok büyük bir kısmı protestan. Kilise daha önce Danimarka kiliselerine bağlıymış. 1993’ten itibaren kendi bağımsız kiliselerini oluşturmuşlar.

Yeniden eğitime dönersek, Danimarkalılar tarafından oluşturulan okullarda sadece danimarkaca eğitim yapılmış. Sadece ilkokullar oluşturulmuş ve bundan sonra okula devam edecek olan öğrenciler Danimarka’ya gönderilip, Danimarkalı ailelerin yanına yerleştirilmiş. Bu durum 1970’lara kadar devam etmiş.

1972’deki Avrupa Ekonomik Topluluğu ile ilgili olarak yapılan halk oylamasının başlattığı özgürlük rüzgarı eğitimede yansımış. Bu rüzgarında etkisi ile kurulan bir komisyonun önerisi ile ilkokulda eğitim ilk üç yıl Gröndlandca olmuş ve daha sonra öğrenciler hem Gröndlandca hemde Danimarkaca eğitim görmeye başlamışlar. Bunun dışında Danimarkalılar için, sadece Danimarkaca eğitimin verildigi sınıflar oluşturulmuş.

Otonomi hakkının alınması ve yerel yönetimin oluşturulmasından sonra okullar belediyelere devredilmiş ve dil tümüyle Gröndlandca olmuş. Danimarkaca ek bir ders olarak 3. sınıftan itibaren verilmeye başlanmış. Danimarkalılar için oluşturulan Danimarkaca sınıflar 1994-95 yılına kadar devam etmiş. Bundan sonra yerel parlamentonun kararı ile sadece Danimarkaca eğitim yapılan sınıflar kaldırılmış. Böylece Danimarkalı çocuklarda Gröndlandca öğrenmeye başlamışlar.

Ülkede herkesin okuma yazma bildigi söyleniyor. Elbette böylesine küçük bir toplumda bu zor olmasa gerek ama ülkenin büyük olması ve yerleşim yerlerinin birbirinden uzaklığı göz önüne alınırsa, bu eğitimin fazla yüksek seviyede olmadığı görülüyor. Zaten görüşmelerimizde de bu ortaya çıkıyor. Genellikle yüksek derecede eğitim gerektiren işlerin çok büyük bir kesiminde hala Danimarkalılar çalışıyor. Görüştügümüz yetkililerde her defasında, toplumun kendi kendini idare edebilmesi için eğitim düzeyinin yükseltilmesinin geregine deginiyorlar.

Ülkede 9. sınıfa kadar eğitim zorunlu. Ondan sonra 2 yada 3 yıllık eğitimde, liseye ve teknik okullara gitmek isteyenler ayrılıyor. 

Ülkede teknik okullar, servis okulu, lise, sağlık ve hemşirelik okulu, birde öğretmen okulu bulunuyor. Yeni bir üniversite kurulmuş ve bir dalda mühendislik eğitimi yapıyor.

Okulların hepsinde kendi ana dillerinde öğrenim yapılıyor ama eğitim seviyesi yükseldikçe, öğretmen yokluğu nedeniyle çok fazla sayıda ders Danimarkaca yaplıyor.

Belediye başkanının yanından ayrılıp dağın etegındeki aşçılık ve servis okuluna gidyoruz. Bizi Gröndlandli kadın müdür karşılıyor. Bize okul hakkında bilgi verdikten sonra bize bir ögle yemegi veriyorlar. Yemek salonuna giderken öğrencilerin yemek salonundan geçiyoruz. Çoğu Eskimo ama aralarında bir kaç sarı saclı Danimarkalı da var.

Ortadaki masanın üzeri öğrencilerin yaptıkları yemeklerle dolu. Onların geleneksel yemekleri ve elbette büyük bir kesimini balık oluşturuyor. Danimarkalı bir öğretmen gelip yemekleri tanıtıyor. Masada normal balık, fok balığı, balina eti ve derisi, koyun eti, kurutulmuş balık, avlanmış bizon öküzü ile geyik eti bulunuyor. Bazılarının tadına bakıyorum ama çok sert ve yağlı olduğunu söyledikleri çig fok balığı etine dokunmuyorum. Bizden sadece bir kişi yiyor. Eskiden bunu petrol gibi lamba yakmak için kullanmışlar.

Burdan çıkıp mezbahaya gidiyoruz. Burda sonbaharda 1500 geyik ve 22.000 kuzu kesildigini söyluyorlar. Kesim zamanı 60 kişi çalışıyor ve diger zamanlar 15 kişi çalışıyor. Güney Gröndland’a 250 kadar koyun çiftligi olduğunu, söylüyorlar. Etin çok büyük bir kesimi ülkede tüketiliyor ve çok az bir kısmı ise ihraç ediliyor.

Bundan sonra Eskimo Kürklerinin yapıldığı ve satıldığı yere gidiyoruz. Burda fok balığı derisinden kürk yapılıyor. Atölyede bir Danimarkalı ve görebildigim kadarı ile 5 yerli kadın çalışıyor. Bize, kürkleri ihraç ettiklerini ama her yere yapamadıklarını anlatıyorlar. Green Peace’in fok balıklarının avlanmasına karşı başlattığı kampanya nedeniyle satışın çok sayıda ülkede yasaklandığını, söylüyorlar. Green Peace’e kızıyorlar. Kendi geçimleri ve yiyecekleri için bu avı yapmak zorundalar ve Green Peace’nin insanlardan çok hayvanları korumalarına şaşıyorlar.

Ordan çıkıp bir yün atölyesi projesine gidiyoruz. Burda Kürtlerin çok iyi bildikleri keçe yapılıyor. Bizde daha çok yere serilecek büyük keçeler yapılır, burda ise daha çok evde giyilecek ayakkabı yapılıyor ve altına da deri dikiliyor. Burda çalışan kadınlar zevkle yaptıklarını bize gösteriyorlar. Hava güneşli ve biz dışarı çıkıp kayaların üzerine oturuyoruz, onlarda geliyor ve sohbet ediyoruz.

Bu gün son durağımız koyun bir çiftligi. Araba ile 5-10 dakika gidiyoruz ve dağın dibindeki çiftlige geliyoruz. Çiftlik sahibi Danimarkaca konuşmuyor. Konuşması tercüme ediliyor. Yine merak ediyorum. Bize, çiftligin yerel hükümetin destegi ile kurulduğunu söylüyor. Konuşmanın sonunda konu yine amerikan üssüne geliyor. Amerikanın kira ödemesi gerektigini söylüyor. Ordan ayrılırken, rehperimize niye çiftlik sahibinin Danimarkaca konuşmadığını soruyorum. İyi Danimarkaca bilmiyor, diyor ama ben daha çok konuşmak istemedigi kanısındayım. Çünkü sorulan soruları çok iyi anlıyordu.

Ertesi gün erkenden kalkıp valizlerimizi alıyoruz ve tepenin başındaki helikopter alanına gidiyoruz. Burdan ilk indigimiz havaalanına uçuyoruz. Pilotumuz bizim dün konuştuğumuz Belediye Başkanı. Burda müzeyi geziyoruz ve 2-3 saat bizi başkent Nuuk’a götürecek uçağı bekliyoruz.

Nuuk’a indigimizde şiddetli bir yağmur ve rüzgarla karşılaşıyoruz. Aynı gün otobüsle şehirde bir tura çıkıyoruz. Yerel rehper şehir hakkında bilgi veriyor. Başkentin en büyük şehir olduğunu ve 15.000 kadar kişinin yaşadığını, söylüyor. Digerlerinden farklı, büyük bir modern şehir. Halkın fazla alkol kullandığını ve bunun nedeninin, 60’larda köylerinden, balık fabrikalarına çalışmak için bir nevi zorla göç ettirilen avcının, yeni hayata alışamamasının neden olduğunu, açıklıyor. Buraya gelen 1700’lerde ilk yabancıların beraberinde bulaşıcı hastalıklarda getirdigini ve halkın büyük bir kısmının o zaman öldügünü, söylüyor.

Burda da evler kayaların üzerine kurulmuş. Zaten kayalık olmayan düz yerde yok. Evler beton bir temel üzerine tahtadan yapılmış. Bu kadar taş varken ve ağaç yokken evlerin tahtadan yapılmasını merak edip soruyorum. Kayaların ve taşların çok sert olduğunu ve tahtanın diger ülkelerden kolay taşınabilmesi nedeniyle, evlerin tahtadan yapıldığı, söyleniyor.

Ertesi gün bir tekneyle balinaları görmeye gidiyoruz. Şansımız varmış, körfezden çıkar çıkmaz balinaların uzaktan su fışkırttıklarını ve kuyruklarını suya vuruşlarını görüyoruz. Hava rüzgarlı ve biraz soğuk. İçeri giriyoruz ve bizimle birlikte gelen Gröndland’in petrol şirketi, Nunaoil (sahibi yerel hükümet. Zaten burda hemen her şeyin sahibi yerel hükümet) temsilcisi petrol bulma konusundaki çabalarını uzun uzun anlatıyor. Petrol olduğuna inandıklarını, pahalı olmasına rağmen buna devam edeceklerini, söylüyor. 

Daha sonra ICC (Inuit Circumpolar Conference), Pan-Eskimo Konferansı, örgütünün başkanı Aggaluk Lynge sözü alıyor. Kendisine fazla zaman kalmadığından yakınıyor. 

Aggaluk Lynge’nin söyledigi önemli konulara girmeden önce, daha sonra kendi binalarını ziyaret ederek aldığım temel bilgileri aktarmak istiyorum.

Büroyu ziyaret ettigimde ögle yemegi yiyorlar. Başkan başka bir şehirden bir misafirinin geldigini ve benim başka bir yönetim kurulu olan Hjalmar Dahl ile konuşmamı öneriyor ve bende kabul ediyorum.

ICC 1977 de kurulmuş. Kuzey kutbunda, yani Gröndland, Alaska, Kanada ve Rusya’da yaşayan tüm Eskimoları temsil eden bir örgüt. 1977’de kurulmasına rağmen ancak tüm Eskimolarla ilişkiler 1980’de sağlanmış. Özellikle öne çıkması Birleşmiş Milletlerin 1994 den itibaren gelecek on yılı yerli haklar yılı olarak kabul etmesi ile olmuş ve ICC Eskimoların örgütü olarak Birleşmiş Milletler tarafından resmen kabul görmüş. ICC Birleşmiş Milletlerin Yerli Halklar Komisyonunda yer alıyor. Komisyon 16 üyeden oluşuyor. Bunların 8’i devletlerin tespit ettigi uzmanlar ve diger 8’i ise sivil toplum örgütlerinin temsilcileri.

Bu aşamaya gelmeden önce, Birleşmiş Milletler 1982 de İnsan Hakları Komisyonu altında, yerli halkların durumunu araştırmak için bir komisyon kuruyor ve bu komisyonun önerisi ile Yerli Halklar On Yılı ilan ediliyor. ICC’nin belirttigine göre eger Amerika ve diger ülkelere kalsa, böyle bir şeyin olması mümkün degil ama Danimarka ve diger İskandinavya ülkelerinin destegi ile bu komisyon oluşuyor. ICC Birleşmiş Milletlerin Yerli Halklar Bölümüne bir sivil toplum örgütü olarak, devleti olmayan halklar adına üye olan çok az sayıda örgütten biri.

Hala yaşamakta olan Eskimoların toplam sayısı 152.000. O anlatırken kendi kendime hayıflanıyorum. 152.000 insanın Birleşmiş Milletlerce kabul gördügünü ama 30-40 milyonluk Kürt halkının kabul görmedigini düşünüyorum.

Ben soruyorum. Peki her hangi bir halk (elbette aklımda Kürtler geçiyor ve o da bunu tahmin ediyor) kendi hakları için başvursa, ne yapması gerekir? O, bunu herkes yapabilir, diyor ve her halk Birleşmiş Milletlerin İnsan Hakları Komisyonuna başvurabilir ve onlar bunu degerlendirerek, cevap verirlerler, diye devam ediyor. (Kürtlerin ICC’den ögrenecekleri çok şey var diye düşünüyorum). Kürtlerin de devleti olmayan yerli bir halk olduklarını ama Birleşmiş Milletlerce yerli bir halk olarak kabul edilmediklerini belirttigimde, Birleşmiş Milletler devletleri arasında, hangi halkların yerli halk olduğu konusunda bir görüş birliginin olmadığını, söylüyor.

Bu komisyonun hem tek tek insanların hakları ve halkların kollektif hakları konusunda araştırma yaparak, sonuçlara vardığını, açıklıyor. Yerli halklar komisyonunun 19 yıldır çalışma yaptığını ama hala bir sonuç deklerasyonu üzerinde anlaşamadığını, son olarak 2002 yılının mayıs ayında yapılacak bir konferansta bunu sonuca bağlayacaklarını, belirtiyor.  

Bu temel bilgilerden sonra tekrar teknede bizlerle konuşan ICC başkanının söylediklerine dönelim. Başkanın adı, Danimarkaca veya hristiyan kökenli olmayan, asıl Eskimo adı. Buna nadir rastlanıyor ama şimdilerde popüler olduğu söyleniyor.

Başkan, Aqqaluk Lynge, sözlerine ”dünyada 400 milyon devleti olmayan halk var. Bu halklar ile devleti olan halklar eşit  haklara sahip degil. Bize azınlık diyorlar, biz azınlık degil, kendi ülkemizde çoğunluğuz” diye başlıyor ve kendilerinin de devleti olmayan halklardan biri olduklarını ve kendi hakları için mücadele ettiklerini, söylüyor.

”Dünyada başka ülkeler silah zoruyla sömürgeleştirildi, bizim ülkemizi din ve alkolu kullanarak sömürgeleştirdiler” diyor.

Aynı günlerde Güney Afrika’da toplanan ırkçılık konferansına deginerek, Danimarka’nın kendilerinin bu konferansa katılma isteklerini desteklemedigini ve istemelerine rağmen katılamadıklarını, kızgınlıkla belirtiyor ve her tarafta ırkçılık var, bu problem Köpenhag’da da var, diyor.

Rusya’da yaşayan Eskimolarının durumlarının kotü olduğu, eskimolar içinde durumu en iyi olanların ise Gröndland olduğunu ama Gröndland’a yerlerinden 1953’te sürülen Thule halkının hala kendi bölgelerine geri dönme izni alamadıklarını, ülkelerinde askeri üs istemediklerini, kendilerinin hala bir halk olarak tanınmadıklarını, kendi topraklarına sahip olamadıklarını (Gröndland’a toprak alınıp satılamıyor ve toprak Danimarka Krallığının malı olarak kabul ediliyor), belirtiyor.

Gröndland’in gelecegi ile ilgili olarak, Gröndland’a dilin tümüyle eskimoca olmasını, eskimoların tümüne yayın yapacak bir satellit TV kurmak için çalışma yaptıklarını, ülkenin büyük bir kesimini doğal park yapmak istediklerini, tek gelirleri olan balıkçılığın yerini, petrol ve madenlerin alması için çalışacaklarını, kendi pasaportları ve tam bağımsızlık istediklerini, söylüyor.

Bana öyle geliyorki, Lynge, Gröndlandlıların çoğunun dolaylı olarak dile getirdigi şeyleri açıkça dile getiriyor. Digerleri şu anda Danimarka’dan gelen maddi yardımın kesilmesi halinde, ekonomik olarak kendi kendilerini idare edemiyeceklerinden korkuyorlar ve o nedenle direk bağımsızlıktan bahsetmiyorlar ama hepsinin konuşmalarında adım adım bağımsızlığa gitme istemi var.

Gröndlandlılar bağımsızlık istiyorlarda, Danimarkalılar silah zoruylamı tutuyorlar. Hayır, hangi Danimarkalı ile konuşursan konuş, gerek politikacılar, gerekse sıradan insanlar, Gröndland’ın ayrılmak istemesi halinde ayrılabileceklerini söylüyorlar. Zaten kurulan bir komisyon bunun için çalışma yapıyor. 

Aqqaluk Lynge konuşurken, ben Kürtlerin halini düşünüyorum ve onların Kürtlere göre ne kadar şanslı olduklarının farkında olmadıkları, aklıma geliyor. Ama biraz şanslı olduklarını kabul ediyorlar. Bütün gezi boyunca konuştuklarımın çoğunluğu, eger Danimarka’ya degilde başka bir ülkeye bağlı olsalardı belkide yok olmuş olacaklarını söylüyorlar. Buna rağmen kimileri Danimarka’ya kızmaktan kendini alamıyor.

Bu görüşmeden sonra teknemiz geri dönüyor ve hapishanenin yolunu tutuyoruz. Burda hapishanenin Danimarkalı olan müdürü ile görüşüyoruz ve hapishaneyi geziyoruz. Hapishaneler de mahkemeler gibi hala Danimarka Adalet Bakanlığına bağlı. Burda kapalı cezaevi yok. Eskimoların eski geleneklerinde de mahkümlar hapse atılmamış ve kamu yararına belli işlerde çalıştırılmış. Bu günde böyle yapılıyor. Mahkümler özel yada resmi bir yerde çalışıyorlar, para da kazanıyorlar ve akşam hapishaneye dönüyorlar. Sadece yatacakları zaman kapıları kitleniyor onun dışında serbestçe dolaşıyorlar. Mahkümlarda da kendi odalarının anahtarları var ve isterlerse içeri girdiklerinde veya yattıklarında kendi odalarını içerden kitliyebiliyorlar. Sadece kontrol edilemeyenler Danimarka daki hapishanelere gönderiliyor.

Gene bizimkilerle karşılaştırıyorum ve bunların hapiste degil, otelde kaldıklarını düşünüyorum ama inanmakta zor geliyor. Hapis olurda, işkence olmazmı, bunlar bizim gözümüzü boyuyor, diyorum kendi kendime. Sorularımız üzerine, müdür, onların zamanında hapishaneye dönüp dönmelerinin ve iş yerinde ki çalışmalarının önemli olduğunu ve amacın bunları topluma yeniden kazandırmak olduğunu, söylüyor. Danimarkalı müdürü ve bizim işkencecileri karşılaştırıyorum. Mahkumlarla bir arkadaş gibi konuşuyor. Hapishanenin hemen hemen her tarafını geziyoruz ve gardiyanlarla mahkümlerin arkadaş gibi olduklarını görüyorumda, biraz inanıyorum. Ama içimdeki kuşkuyu atamıyorum. 

Akşam, Doğal Kaynaklar Müdürlügüne gidiyoruz ve bize uzun uzun su satma, petrol arama ve bulunan altın madeninin çıkarılmasından bahsediyor. Bulunan altın madeninin zengin ama küçük olduğunu ama toprak yapısı nedeniyle çıkarmanın güç olduğunu söylüyor. Gröndlanda maden bulunması için halka brüşürler dağıttıklarını anlatıyor.

Akşam bir bara gidiyoruz. Alkol kullanımı çok yaygın. Barda iki tane çok büyük salon var ve tıklım tıklım dolu. Ay başı ve bu gün maaş almışlar. Rehperimiz, parayı aldıkları gün çok kişinin içtigini ve ertesi gün işe gidemedigini, söylüyor. Bunu daha önce başkalarıda söylemişti. Bu bar hem Danimarkalıların hemde Eskimoların geldigi bir bar. Bazı barların sadece eskimolara ait olduğunu ve Danimarkalıların oarlara girmedigini söylüyorlar. Ertesi gün böyle birine girip çıkıyorum, bana bakıyorlar ama bir şey söylemiyorlar. 

Ertesi gün Başbakanla sabah kahvaltısında buluşacağız. Başbakanla görüşmemizi anlatmadan önce yerel politika, parlamento ve yerel hükümetin konusunda bazı bilgileri aktarmak istiyorum.

OTONOMİNİN DEVLET YAPISI
1979 da otonomi hakkının alınmasından sonra 4 parti seçime girmiş. Bunlardan Siumut (Sosyal demokrat Parti) oyların %47’sini, Atassut (Sağ Parti) oyların %41’ini almış ve Sosyal Demokratlar hükümeti kurmuşlar.

1983 seçimlerinde Inuit Ataqatigiit (Sosyalist Parti) parlamentoya giriyor ve bu dönemden sonra, bir dönem hariç Sosyaldemokratlar ile Sosyalistler koalisyon oluşturuyorlar. En son 1999 seçimlerinde, Sosyaldemokratlar (Siumut) 12, Sosyalistler (Inuit Ataqatigiit) 7, Sağ Parti (Atassut) 7, her görüşten protestoculerın oluşturduğu Kandidatforbundt 4 ve bağımsızlar bir milletvekili çıkarıyorlar. Yerel Parlamentonun toplam 31 milletvekili var. Danimarka Parlamentosu seçimlerinde de burda 2 milletvekili seçiliyor. Şu anda yine Sosyal Demokratlarla Sosyalistlerin koalisyonu hükümette. 

Ülkede başbakanın yanısıra 6 da bakanlık var. Yerel Parlamento yanlızca bahar ve sonbahar aylarında 2 aylık bir süre için toplanıyor. Geri kalan zamanda her kes kendi işi ile uğraşıyor. 

Burda Danimarka hükümetini Krallık Ombudsmand’i dedikleri bir kişi temsil ediyor. Bu kişi yerel parlamentonun kararlarını ve diger gelişmeleri Danimarka’ya bildiriyor. Danimarka Parlamentosunun çıkardığı kanunlar burda da geçerli, ançak Danimarka da çıkarılan çok sayıda kanunun sonunda, bu kanun Gröndland’a geçerli degildir, ifadesi yer alıyor. Adalet ve polisi de Gröndland’a devretmek için 4-5 yıl önce bir komisyon oluşturulmuş ama ilginçtir, bu komisyon hala bir sonuca ulaşmamış.

Yerel Parlamento 1999 yılı sonunda, tam bağımsızlık için hazırlıklar yapmak üzere bir komisyon kurmuş ve bu komisyon çalışmalarına devam ediyor. Ayrıca daha öncede belirttigim gibi, Gröndland, Danimarka ve Gröndland’ın eşit haklara sahip olduğu bir ortaklık, yani bizim bildigimiz eşit haklara sahip devletlerin oluşturduğu bir federasyon öneriyor.

Ülkenin kendi bayrağı, ulusal marşı ve ulusal günü var. Ulusal gün gene biraz Kürtlerinkine benziyor. Bunlarınki 21 haziran, en uzun gün, yani güneşin batmadığı ve toprağı ısıtmaya başladığı gün. Bayrak ise beyaz ve kırmızı. Beyaz buzu, kırmızı ise güneşi temsil ediyor.

Ertesi gün Başbakanlık kontuna gidiyoruz. Tarihi bir bina. Şu andaki Başbakan Jonathan Motzfeldt burda oturmuyor. Rehperimiz, Başbakanının burda hortlaklar olduğuna inandığını ve bu nedenle burda oturmadığını, söylüyor. Hepimizin dudaklarında bir gülumseme beliriyor ama hiç birimiz bir şey söylemiyoruz.

Derken başbakan geliyor ve kahvaltıya oturuyoruz. Biraz sohbetten sonra, Otonominin tarihini anlatıyor. 22 yıldır kendi yönetimlerinin olduğunu, adalet alanının alınmasi içinde son 5 yıldır çalıştıklarını, dış işleri ve güvenlik alanlarında ise ortak çalışma kararı aldıklarını, söylüyor. Avrupa birligi ile ilişkilerine değiniyor ve ortaklık antlaşması imzalamak istediklerini söylüyor. Altın madeninin gelecek yıl çıkarılmaya çalışılacağını ve petrol bulmak umudunda olduklarını belirtiyor. Maden ve petroldan gelecek gelirin ilk 500 milyonunun Danimarka ile bölüşülecegini ve ondan sonrası için pazarlık yapacaklarını, ifade ediyor. Elektrik için baraj yapmaya başladıklarını ve su satma projesinden bahsediyor. 

Amerikan’nın Gröndland’daki üslerine füze savunma sistemi yerleşterilmesi konusunda fazla bir şey söylemek istemiyor ve Dış ilişkilerin asıl olarak Danimarka tarafından yönetildigini, söylüyor. Bunun üzerine, kendi ülkeleri olduğunu başkalarının kendi ülkeleri hakkında karar vermesinin kendilerini rahatsız edip etmedigini soruyorum. Danimarka ve USA karar verecek ama Danimarka’nın karar mekanizmasında kendilerininde söz sahibi olduğunu, söylüyor. 

Kendisinin ülke yönetiminin ve balık fabrikalarının kapatılması nedeniyle eleştirildigi, söylenince, ”evet bazıları bana diktatör diyor, ben uzun süredir ülke yönetimindeyim ama diktatör degilim” diye cevaplıyor. Biz Gröndland’an ayrıldıktan bir hafta sonra, partisinin kongresinde, parti başkanlığını kaybediyor.

Burdan çıktıktan sonra digerleri binlerce yıllık mumyaları görmek için müzeye gidiyorlar. Ben ve İsveçli gazeteci bir ilkokula gidiyoruz. Gazetelerde bir Danimarkalının, sadece Danimarkalılar için oluşturulan sınıfların yeniden oluşturulmasını istedigini okuyoruz ve bu büyük bir tartışma yaratmış durumda. Durmadan yağmur yağıyor ve biz yolda durup yağmurluklarımızı giyiyoruz. Okul, her yerdeki okulun aynısı. İki katlı bir bina. Bahçede fazla kimse yok. Biz müdür yardımcısı ile görüşecegiz. Her yerde üst düzeydeki yöneticilerin Danimarkalı olduğunu gördügümden, müdür yardımcısının da Danimarkalı olacağını düşünüyorum. Düşüncemde yanılmıyorum, o da Danimarkalı.

Okulda genel olarak eğitimin Gröndlandca yapıldığını ama bu dili bilmeyen Danimarkalılar ve eskimoların entegrasyon sınıflarına gittiklerini, Eskimoca bilmiyen çocukların kısa sürede öğrendiklerini, problemin çocuklar degil, kimi aileler olduğunu, söylüyor. Sıkıntılarının Eskimoca bilen öğretmen bulmak olduğunu ve bu nedenle kimi derslerin Danimarkaca olduğunu ve öğrencilerin iki dilide öğrendigini, ifade ediyor. 

Eskiden Gröndlandlıların çocuklarını Danimarkacaya göndermek istediklerini ama şimdi bunun degiştigini ve herkesin Gröndlancaya göndermek istedigini, söylüyor. Bunu bir ara bu şehirde aramıza katılan Turist koordinatörüne soruyorum. O, kendisinin fazla Eskimoca bilmedigini, başkentte bir sıkıntı çekmedigini ama başka yerlerde sıkıntı çektigini söylüyor. Eskiden insanların Danimarkaca ögrenmeye çalıştıklarını ama şimdi eskimoca bilmiyen Gröndlandlilerin ayıplandığından, bahsediyor. Daha sonra sınıfları ziyaret ediyoruz. Bize şarkı söylüyorlar. Arkadaşım radyo programı yapmak için sesleri teybe alıyor. Çocuklar televizyona çıkıp çıkmayacaklarını soruyorlar.

Burdan çıktıktan sonra ögle yemegi için küçük bir yere giriyoruz. Burda Eskimolardan 
Biri ile konuşuyorum. Bağımsızlık istiyoruz ve Amerikan üssü istemiyoruz diyor. 
Ateşli konuşan genç bir kadın. Başkalarıda dinliyor ve kafalarını evet anlamında 
sallıyorlar. Peki Amerikalılar misil savunma sistemlerini ülkenize yerleştirilerse ne 
yaparsınız, diye soruyorum. Ellerini yana açıyor ve bilmem, diyor. 

Bunda hiç bir şiddet kullanmadan ve kullanmayı düşünmeden özgürlük istegini 
görüyordum. Ayrıca bu büyük ülkenin bu küçük halkının zaten başka bir şeyde 
yapamıyacağını farkediyorum. İstemekten başka ne yapabilirlerki. Bizim gibi katliam 
görselerdi, dünya yüzünden yok olup gideceklerdi.

Daha sonra Devlet denetimindeki ticaret şirketine, gemi taşımacılığı şirketine ve sendika ya gidyoruz. Sendika başkanı da Danimarkalılara verilen yüksek ücretten ve yerel hükümetin balık fabrikalarını kapatma isteginden şikayet ediyor.” Danimarka bize senede 2,6 milyar yardım ediyor ve onu ücret şeklinde geri alıyor” diyor. ”Biz kendi kendimize yetmeyi öğrenmeliyiz, Danimarka yardımı kesilmelidir” diyor. Başbakanla aynı partiden ve başbakanı çok ağır bir şekilde elştiriyor. Gröndland’a her türlü silah yerleştirilmesine karşı çıkıyor ve kendilerinin hala 1950’lerde Danimarka ile Amerika arasında yapılan antlaşmayı görmediklerini, kendilerine gösterilmedigini, söylüyor. 

Amerkan üssünün bulunduğu Thule’dan halkın ancak izinle çıkabildigini ve oraya akrabalarını ziyarete gideceklerin izin almak zorunda olduğunu ve bunun kabul edilemez olduğunu, hırsla belirtiyor. Bir kaç Danimarkalının kendi çocukları için özel danimarkaca istediklerini, ”buraya geleceklerse, bizim dilimizide ögrenmeleri gerekir” diyor. Özelleştirmeyi eleştiriyor ve kendileri gibi bir toplumun özelleştirmeyi kaldıramayacağını, ifade ediyor. 

Ordan çıkıp İşveren Örgütüne gidiyoruz. Onlarda hükümeti özelleştirme yapmamakla suçluyorlar. Her şeyin devlet destegi ile yürümeyecegini, sermayenin Gröndland’an kaçtığını, belirtiyorlar. Onlarda sendika başkanı gibi, eğitime önem verilmesini istiyorlar. 

Bu günkü son durağımız ve başkentteki son ziyaretimiz hastahane. Burda da doktor yokluğundan ve özellikle eğitim görmüş Eskimo doktorun azlığından şikayet ediliyor. Elbette bizi karşılıyan başhekim ve başhemşire de Danimarkalı. Burdan akşam yemegine gidyoruz ve burda ilk kez kutup ayısı et yiyoruz. Nadir bulunan etlerden biri ve çok pahalı.

Ertesi gün tekrar havaalanına gidip, bir saatlik bir süre uçarak dünyanın en kuzey paraleninin kuzeyindeki Sisimiut’a varıyoruz. 5.400 kişilik nufusu ile ülkenin ikinci büyük şehri. Anlamı tilki yuvasında yaşayanlar. Burası tepelerin, dağların üzerine kurulmuş. En düz alan havaalanının kısa pisti. Burda ve Başkentte daha kuzeyde olmasına rağmen buz dağları yok. Soruyorum, burda buzlar çok içlerde ve o nedele iç buzlardan kopup denize ulaşan buz dağları yok, deniyor.

Denizcilerin Evi’ne yerleşiyoruz. Her taraftan köpek havlamaları geliyor. Bunlar kızağa koşulan köpekler. Buranın güneyinde köpek ve köpek kızağı yasak. Kar olmadığından kızağa da binemeyecegiz. 

Biraz aşağı limana inince, devlet dükkanına giriyoruz. Burda elbiseden, yiyecege, silahtan mufak eşyasına kadar her şey satılıyor. Hemen yanındaki el işi atölyesine gidiyoruz. Burda buynuz, kemik ve taştan eskimo figurları yapılıyor.

Burda da iki gün kalıyoruz. Birinci gün belediyeyi ve Teknik okulu ziyaret ediyoruz. Teknik okulda oluşturulan ilk mühendislik eğitimi hakkında bilgi alıyoruz. Akşam Eskimo dilinde kaset ve CD çıkaran birinin evine gidiyoruz ve eskimo müzügü hakkında bilgi alıyoruz. Müzigi, kürtlerin müzigi gibi uzun hava ve çok acıklı bir müzik. Elbette son zamanlarda eski ile yeninin karışımı degişik müzik türleride yapılıyor. Daha sonra müzeyi ziyaret ediyoruz. Eskimoların eski evleri şeklinde düzenlenmiş bir bölümde oturup çay, kahve içiyoruz ve bir etnologdan, eskimoların ataları üzerine ilginç hikayeler dinliyoruz.

Ertesi gün hava güneşli ve biz ögleden önce dil okulunu, balık fabrikasını, ticaret merkezini ziyaret ediyoruz. Ögleden sonra bir motorla boşaltılmış bir köyü ziyaret ediyoruz. Balıkçılar, ki kendilerine avcılar diyorlar, köylerinden ayrılmak istememiş ama ihtiyaçlarını karşıladıkları devlet dükkanları kapatılınca, göç etmek zorunda kalmışlar. Şimdi okullar için kamp yeri olarak kullanılıyor. Dönerken Fok balıkları görüyoruz. Tabii yetişemiyoruz. Sadece uzaktan görüyoruz.

Akşam veda yemegine gidiyoruz. Denizci evine döndügümüzde, biri kuzey ışığı diyor ve hepimiz göge bakıyoruz. Gece karanlık ama gök yüzünün orta yerinde birden bire ortaya çıkan ve kaybolan ışık pırıltıları görüyoruz. Kuzey ışığını görüyoruz ama geceyarısı güneşini göremiyoruz. Zamanı degil, diyorlar.

Ertesi günü önce 8-9 kişilik bir uçakla asıl havalanına geliyoruz. Hava güneşli ve biz diger uçağı beklerken dışarda güneşleniyoruz. Burda havaalanlarının etrafında büyük binalar, büyük duvarlar yok. Daha sonra ordan da Köpenhag’a dönüyoruz.

İşte adım adım özgürlüge giden bir halkın hikayesi ve duyguları. Ne diyeyim, bu büyük ülkenin az sayıda insanını kıskandım desem yalan olmaz.
 


© KURDS, 2000  |  e-mail/e-posta
KOMKAR, den kurdiske forening i DK.
Nansensgade 30, 1. th, 1366 København K - Danmark
telefon & fax  +45 33 13 75 01
Sayfanın son güncellenme tarihi
1/12-2001
» Güncel haber ve makaleler