HEYECANA
DEĞİL DÜŞÜNEN BEYNE İHTİYACIMIZ VAR
(Sakin
ol, bilgi edin, düşün ve tartış)
Yılmaz ÇAMLIBEL
DBP (Demokrasi ve Barış Partisi)
ve bazı siyasi çevreler ile bağımsız aydınların ortaklaşa yürüttüğü birlik
çalışması, 14-15 Temmuz 2001 tarihinde, bir kongre gerçekleştirdi. Bu kongrede,
Kürt siyasi hareketinin geleceği ile ilgili çok önemli kararlar alındı.
Kongreden hemen sonra, Kürt düşmanı
ırkçı-şoven basın ile bazı Kürt medyasında, kongreyle ilgili gerçek dışı,
demagojik haber ve yorumlar yayınlandı.
Bu yayınlarda Partim, şahsım ile
A. Melik Fırat, İbrahim Güçlü ve M. Emin Sever'e yönelik hakaret dolu eleştiriler
yapıldı.
DBP ve şahsıma yönelik bu gerçek
dışı, çarpık ve demagojik eleştirilere cevap vermek amacıyla bu yazıyı
kaleme alma ihtiyacını duydum.
Sosyalist sistemin çökmesi, dünyanın
tek kutuplu hale gelmesi, teknolojik gelişme, para ve emeğin mobilize olması
sonucunda, dünyamız hızla küreselleşiyor. Meydana gelen bu köklü değişim,
tüm dünyayı etkiliyor. Dünyanın her yerinde insanlar ideolojik, politik
ve örgütsel düşüncelerini irdeleyip mücadelelerini yeni koşullara uygun
hale getirmeye çalışıyorlar.
Türkiye'de, son günlerde sosyal
demokrat, liberal ve islami kesimde yaşanan politik hareketlilik ve yeniden
yapılanmalar, bu tarihsel değişim ve dönüşümün bir yansımasıdır.
Hayatın; insanları, örgütleri, toplumları
ve devletleri yeniden düşünmeye ve yeniden yapılanmaya ittiği bir dönemde,
Kürtlerin de kendilerini ciddi bir öz eleştiriye tabi tutması hatalarını
tespit etmesi ve hatalarından arınmak için çaba göstermesi gerekiyor. Nitekim
son yıllarda, duyarlı Kürt çevrelerinde de bir hareketlilik yaşanıyor.
Biz parti olarak 1999 yılının son
aylarından itibaren yetkili kurullarımızda bu konuyu gündeme alıp enine
boyuna tartıştık. Sonuçta hiçbir çevrenin Kürt sorunu gibi ağır ve karmaşık
bir sorunu tek başına çözemeyeceği; bunun ancak Kürt halkının çıkarlarını
her türlü çıkarın önüne koyan bir birliğin oluşturulmasıyla, çözülebileceği
sonucuna vardık.
Bu amaçla, farklı düşüncede olan
bazı Kürt aydın ve politikacısıyla ilişkiye geçtik. Yaptığım çağrıya olumlu
cevap veren şahıslarla, 13 Şubat 2000 tarihinde yapılan ortak toplantıda,
kurulacak birliğin çerçevesi konusunda fikir birliğine vardık.
Ayrıca, birliği genişletip zenginleştirmek
için komisyon oluşturulması, bu komisyonun bir çalışma programı yaparak,
toplantıya katılmayan siyasi kadro, aydın ve siyasi kesimlerle görüşmesi,
bölge toplantıları yapılması, bölge toplantılarında ortaya çıkan sonuçlara
göre, örgütlenme dahil tüm sorunlarımızı tartışabileceğimiz bir DEMOKRASİ
VE KÜRT SORUNUNU ÇÖZÜM KONGRESİ hazırlanmasına karar verdik.
Demokrasi ve Kürt Sorununu Çözüm
Girişimi çalışmalarını, hazırlanan bir iç yönetmeliğe bağlı olarak yürüttü.
Çeşitli kişi, çevre ve kurumlarla diyalog kurdu. Yurtiçinde ve yurtdışında
toplantılar düzenledi. Çeşitli etkinliklerde bulundu. Bu süreç içinde projemizi
zenginleştirme ve daha da detaylandırma olanağı bulduk. Sonuçta, amaçlanan
kurultayı 14-15 Temmuz 2001 tarihinde gerçekleştirdik.
Kurultayımız büyük ilgi gördü. 30
kişi projeyle ilgili görüşünü açıkladı. Tüm konuşmacılar, projeyi onayladığını
ifade etti. Sadece bir konuşmacı partileşmek için, biraz daha beklenilmesi
gerektiğini, bir konuşmacı ise, parti yerine bir platform kurulmasını önerdi.
Ben de kurultayda bir konuşma yaptım.
Böyle bir kurultayın yapılması,
Kürtler arasında birlik oluşturmayı amaçlayan yeni bir partinin kurulmasına
karar verilmesi siyasi çevrelerde ve basında dalgalanmalara, olumlu olumsuz
tartışmalara sebep oldu. Irkçı-şoven basında, girişime yönelik demagojik
haberler yayınlandı. Yurtdışında yayınlanan Özgür Politika ile, yurtiçinde
yayınlanan Yedinci Gündem gazetesinde de, eskiden beri süre gelen yayın
politikalarına uygun biçimde, mesnetsiz, karalayıcı, aşağılayıcı, hakaret
içeren haber ve yorumlar yer aldı.
Kürt düşmanı ırkçı, şoven, faşist
kişi ve kurumların bize yönelik söylemleri, bizim için çok anlam ifade
etmiyor. Bizi çok etkilemiyor. Ama kimi Kürt çevrelerinden gelen, benzer
eleştirilere üzülmemek mümkün değil. Beni çok üzen bu konuda bazı şeyler
söylemeyi gerekli görüyorum.
Esas konuya girmeden önce, bu yazı
ve haberleri kaleme alan ve yayınlayanlarla ilgili birkaç belirlemede bulunmak
istiyorum.
Eğer, temel insan haklarından yoksun
olan bir halk içinden, çağdaş bir burjuva sınıfı oluşmamış, ama Milli Demokratik
Devrimin şartları oluşmuş ise; veya bir toplumda işçi sınıfı tarih sahnesine
çıkmamış, ama Sosyalist Devrim'in koşulları oluşmuş ise, bu görevi sınıflar
adına, küçük burjuva aydınları yüklenir. Bunlar, kitleleri motive edip
peşlerine takmak için, parti programını tartışılmaz kutsal ayetler olarak
kitlelere sunarlar. Parti ve önderi, herkesin tapınacağı bir mitos haline
getirirler. Toplumda var olan çağdışı tapınma kültürü kullanılarak toplumu,
oluşturan üniter ve totaliter resmi ideolojinin dar alanına hapsederler.
Burjuva veya işçi sınıfının mücadeleyi
bizzat yönettiği ülkelerde, devrim ciddi hatalara ve kayıplara düşmeden
gerçekleşir. Ama devrim küçük burjuvalar tarafından yönetildiyse, mücadele
sağ ve sol sapmalara düşer. Büyük tahribatlara sebep olur. Genellikle mücadele,
yenilgiyle sonuçlanır.
Adına konuştuğu sınıfın ilke, amaç
ve mücadele anlayışına yakın durmayı beceren küçük burjuva hareketleri,
genellikle başarıya ulaşır. Ama oluşturdukları ben merkezci, üniter, totaliter
resmi ideoloji gereği yönettikleri topluma büyük acılar çektirirler. Kemalizm,
Taliban, Baas, Humeyni, Kim İl Sung ve Pol Pot rejimleri bunun tipik örnekleridir.
Adına hareket ettikleri sınıfların
ilke ve amaçlarından uzaklaşan küçük burjuva örgütleri ise, ciddi savrulmalara
düşer, zamanla çeteleşir ve herkesin kullandığı ajan-provokatör organizasyonlara
dönüşürler.
1960 yıllarından sonra, sosyalizmle
tanışan Kürt aydınlarının çabalarıyla antifeodal, antikapitalist mücadele,
kitleselleşmeye başlamıştı. Kürt aydınlarının kurduğu kültürel ve politik
örgütler ile, onların çıkardığı yayınlar sonucunda köylü, esnaf, üretici
ve küçük işletme sahipleri politikleşmeye başladılar. Politikleşen unsurlar,
yerel gerici güçler ve onların arkasında duran kurulu düzene karşı çıkmaya
başladılar.
Bu süreçte, Kürt toplumu içinde irili
ufaklı, onu aşkın siyasi çevre ortaya çıktı. Bunların hemen hemen hepsi
antifeodal, antikapitalist sol görüşlü çizgilerdi. Bunların önemli bir
bölümü mücadeleyi, barışçı demokratik zeminde sürdürmeden yanaydılar.
Egemenlerin gücü, bu çevrelerin harekete
geçirdiği toplumsal muhalefeti, barışçı, demokratik, legal yöntemlerle
durdurmaya yetmiyordu.
Bunun için egemen düzenin sahipleri,
Kürt uyanışını legal demokratik barışçı zeminden, şiddete yöneltmeye başladılar.
Bu evrensel bir mücadele biçimidir. Şayet bir ülkede egemenlerin gücü,
legal demokratik zeminde yürütülen muhalefeti durdurmaya yetmezse, o zaman
muhalefeti illegaliteye ve şiddete yöneltir. Bu zemindeki üstün gücüne
dayanarak, muhalefeti ezer. Ne yazık ki Kürtler de PKK aracılığıyla kendilerine
kurulan bu tuzağa düştüler.
Önceleri kendilerini "Ulusalcılar"
diye tanıtan, daha sonra PKK adıyla ortaya çıkan küçük burjuva devrimcileri,
toplumsal sorunları silahla çözme politikalarını oluşturmaya başladılar.
Bunu vazgeçilmez, tartışılmaz bir doğru olarak halka dayattılar.
Sonuçta kendileriyle aynı amaçları
taşıyan, ama farklı mücadele yöntemini benimseyen Kürt örgütlerine saldırmaya
başladılar. 12 Eylül'e kadar 100 civarında Kürt sosyalistini öldürdüler.
Onlara göre, Kürtlerin tek ve meşru
örgütü PKK idi. Halkımız PKK'de birlik olmuştu. Apo da Kürtlerin 'ulusal
önderi'ydi. Buna karşı çıkmak ve alternatif olmak, yok edilmesi gereken
bir ihanetti.
Kürt küçük burjuva devrimciliği,
sosyal mücadelenin temel kuralı gereği feodal, kapitalist ve sosyalist
kültürler arasında sol sapma ile sağ sapma arasında gidip gelmeye hâlâ
devam ediyor. Bu konuda bence Kürt aydınlarının tavrı bilimsel bir incelemeye
alınacak çok ciddi bir konudur.
Herhangi bir toplumda benmerkezci,
üniter ve totaliter bir resmi ideoloji oluşturulduğunda, birçok bilim adamı,
edebiyatçı, sanatçı ve entelektüel kişiler, bu ideolojinin cazibesine kapılır
ve onun etrafında dönmeye başlar.
Kişilerle resmi ideoloji arasındaki
ilişki giderek maddi bir temele oturmaya başlar. Bu ilişki derinleştikçe
aydınların seviyesinde sığlaşma başlar. Bakan, gören, algılayan, yorum
yapıp sentezlere varan entelektüel beyinler, resmi ideolojinin görüşlerini
topluma, kendi görüşü gibi sunan bakır bir kabloya dönüşür.
Köylerde, Kuran ayetlerini ağanın
isteği ve çıkarı doğrultusunda yorumlayan imamlar gibi, bu aydınlar da
bilim, edebiyat ve sanatı, resmi ideolojinin emrine sunarlar. Bunlar, her
şeyden şüphe eden ve sorgulayan özgür düşünceli aydın olmaktan çıkar, önderin
her dediğini gözü kapalı onaylayan fanatik parti aydını haline dönüşürler.
Bazıları bunu para, bazıları köşe yazarı, bazıları bilim adamı, sanatçı,
bestekar, dil bilimci, tarihçi gibi unvanlar kazanmak, bazıları da milletvekili,
belediye başkanı, belediye meclis üyesi olmak için yapar.
Birikim ve becerisi ne kadar yüksek
olursa olsun, mürit olan bir aydın düşünemez, yaratamaz, tartışmaz ve uzlaşamaz.
Sadece demagoji yapar, küfür ve kavga eder. Feodalizm ile egemenlerin eşgüdüm
halinde sürüleştirip yönettiği halkını düşünmeye iterek, olayları yorumlayıp
doğrulara yönelmesini sağlayamaz. Halkı, ancak düzen müritliğinden parti
müritliğine transfer edebilirler.
Şimdi girişimimize yönelik eleştiri
adına yapılan hakaretlere gelmek istiyorum. Bunun için, kurultay konuşmamı
aynen aktararak işe başlamak istiyorum.
"Saygıdeğer dostlar, hepiniz hoş
geldiniz. Sözlerime başlamadan önce hepinizi saygıyla selamlarım.
Arkadaşlar, ülke, bölge ve dünya
olarak tarihi bir süreçten geçiyoruz. Bu durum, herkesten çok biz Kürtleri
ilgilendiriyor. Bu açıdan, aydın ve politikacılar olarak, tarihi bir görevle
karşı karşıyayız. İçine girilen bu süreci izlememiz, anlamamız ve tarihi
gidişe uygun projeler yapmamız gerekiyor.
Dünya tarihine baktığımızda, zaman
zaman insan ilişkilerini ve toplumsal yaşamı altüst eden, köklü değişim
ve dönüşümlere rastlıyoruz. Böyle dönemlerde tabiri caizse, eski dünya
yıkılıyor ve yerine yepyeni bir dünya kuruluyor.
Ekonomik, sosyal, kültürel ve politik
yaşamı bu değişim ve dönüşümlere uygun şekilde yeniden düzenleyenler, hayatın
her alanında gelişip zenginleşirken, bunu başaramayanlar ise eski dünyanın
enkazı altında, çağdışı bir yaşam içinde sürünmeye mahkum oluyorlar.
Bugün, işte böyle bir sürecin içine
girmiş bulunuyoruz. Çünkü dünyayı ve bizi böylesine köklü bir değişim ve
dönüşüme iten önemli nedenler var.
Daha önce soğuk savaş politikalarının,
ulusal kurtuluş savaşlarının ve sosyalist devrimlerin popüler olduğu, toplumsal
sorunları şiddetle çözmenin onay bulduğu, iki kutuplu bir dünyada yaşıyorduk.
Bu dönem, insanların sistemlerden birinin tüm değerlerine gözü kapalı yandaş,
diğerininkine ise karşıt olduğu, uzlaşmaların ihanet sayıldığı bir dönemdi.
Sovyetler Birliği'nin yıkılmasıyla
birlikte bu politik zıtlaşma büyük ölçüde gerilemeye başladı. Barış içinde
yaşama, toplumsal sorunları barışçı diyalog ve uzlaşmalarla çözme anlayışı,
öne çıkmaya ve dünya halkları tarafından benimsenmeye başlandı.
Teknolojik gelişme, üretimin artması,
şirketler arasındaki evlilikler, para ve emeğin mobilize olması, dünyayı
hızla küreselleştiriyor. Küçülen dünyamızda artık hiçbir devlet ve rejim,
insan hakları, demokrasi ve özgürlükleri "Bu benim iç işimdir, kimse bana
karışamaz" sözleriyle baskı altına alma yoluna gidemiyor. Uygar insanlık
ailesi, dünyanın her yerindeki insan hakları ihlallerine karşı çıkıyor,
ezilenlere yandaş oluyor ve ezen devletleri kuşatma altına alıyor.
Ben merkezci, ırkçı, şoven, resmi
ideolojilerle yönetilen totaliter rejimler, itibar kaybetmeye başladılar.
Birbirinin kimliğine saygı göstermek, kendisi için istediklerini başkası
için de istemek, düşünmek ve düşüncesini örgütlemek, özgür, barışçı, demokratik
ve paylaşımcı bir düzen içinde yaşamak, günümüzde artık evrensel bir istek
haline gelmiş bulunuyor.
Silahların susması sonucunda Kürt
sorunu başta olmak üzere, toplumsal sorunların barışçı, demokratik uzlaşmalarla
çözmek isteyenleri hain ilan ederek baskı altına alan şiddet ortamı, gerileme
sürecine girdi. Şiddeti kutsayan, bunu sorun çözen tek araç olarak topluma
zorla dayatan politikalar itibar kaybetmeye, barışçı çözümler ise itibar
kazanmaya başladı.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan
bugüne kadar, tüm uygar bireyler ve toplumsal gruplar, büyük bir özveri
ve inatla, Türkiye'de demokratik bir düzenin kurulması için, durmadan mücadele
ettiler. Ama egemenler, bu istemleri hep, yasak, baskı, zor ve şiddet ile
bastırdılar. Uygar, demokratik, çağdaş bir Türkiye için mücadele edenlere
büyük acılar çektirdiler.
Avrupa Birliği'nin kapılarını Türkiye'ye
aralaması üzerine, Türkiye köşeye sıkışmaya başladı. Türkiye, dış sermayeye
dayalı kalkınma modeli sonucunda, dünya kapitalist sistemine bağımlı hale
gelmiş bulunuyor. Gerek borçlarını ödemek, gerekse AB'ye üye olmak için,
önüne konulan şartları yerine getirmeye zorlanıyor. Yani Türkiye'deki toplumsal
muhalefet gruplarının yanında, artık küreselleşen dünya da Türkiye'yi demokratik
bir değişim ve dönüşüme zorluyor.
İçine girdiğimiz sürecin, bu olumlu
yönlerinin yanında, birçok olumsuz yönlerinin de bulunduğunu hiçbir zaman
unutmamalıyız. Örneğin, Türkiye'ye dayatılan Kopenhag Kriterleri'ndeki
kişisel ve azınlık hakları, şüphesiz tıkanan demokrasi kanallarının açılmasına
olanak sağlayacaktır. Ama Kürt sorununun kesin çözümüne yeterli olmayacaktır.
Çünkü Kürtler azınlık değil, üzerinde yaşadığı coğrafyanın asli bir unsurudur.
Kısacası içinde bulunduğumuz süreç
hem olanaklar hem de tuzaklarla dolu bir süreçtir. Açıktır ki sürece, örgütlü
birliklerle katılanlar, olanaklardan yararlanma ve tuzaklardan kurtulmanın
yollarını bulacaklardır. Bu tarihi olayın bilincinde olmayanlar, örgütsüz
olmayı özgür olma diye nitelendirenler, örgütlü birliğin sorun çözen gücünü
görmeyenler, kendini vazgeçilmez kurtarıcı sananlar ile onların peşinden
gidenler ise kaybedeceklerdir.
Birlik sorunu halkımızın da ortak
isteğidir. Zira o tarihi yenilgilerimizin temel sebebinin birlik olmamamızdan
kaynaklandığını çok iyi biliyor. Bu yüzden sürekli olarak, Kürt aydın ve
politikacılarının yanyana gelmesini, el ele vermesini beraber hareket etmesini
istiyor.
Buna ilaveten uygar insanlık ailesi
de Kürt sorununun çözülmesi için, şiddeti reddeden, halkıyla bağ kurmuş
barışçı, demokratik çözümü amaç edinmiş bir Kürt muhatap arıyor.
Kısacası yurt ve dünya kamuoyu, insan
haklarına dayalı, çoğulcu, demokratik ve güçlü bir Kürt oluşumunun ortaya
çıkıp sürece katılmasını bekliyor. Bunu başarmamız halinde Kürt ve demokratik
dünya kamuoyunu yanımızda bulacağımızdan kimsenin şüphesi olmamalıdır.
Bildiğiniz gibi son iki yıldır Kürtler
arasında, birlik oluşturmak isteyen bir çok girişimler oldu. Ama bunlardan
sadece birisi "Demokrasi ve Kürt Sorununu Çözüm Girişimi" çalışmalarını
sürdürmeye devam ediyor. Çünkü sadece bu girişim, dünya ve yurt gerçeklerine
uygun, halkımızın beklentilerine doğru yanıt veren bir mantığı yakalayabildi.
Şeffaf, samimi, özverili ve çoğulcu bir irade oluşturulabildi.
Bu girişimin gelişip serpilmesinin
önemli bir sebebi de, DBP'lilerle bağımsız kişilerin, aralarında oluşturdukları
ilkeli güven ortamıdır. Başlangıçta var olan bazı kuşkuların giderilmiş
olmasıdır. Çalışmaların yürütüldüğü süreçte kendini anlatma, karşısındakini
anlamaya çalışma, paylaşma ve uzlaşma isteğinin zamanla egemen kılınmış
olmasıdır. Birliğe temel yapılan çoğulcu, demokratik, uzlaşmacı yönetim
anlayışının egemen kılınmış olmasıdır. Halkımızın istem, beklenti, özlem
ve gereksinimlerine doğru cevap verecek bir birliği, acaba hangi temelin
üzerine oturtmamız gerekiyor? İzninizle şimdi bu konuya geçmek istiyorum.
Bugün yaşadığımız ülkede, düzene
uşaklık yapmayan, hangi din, mezhep cins ve sınıftan olursa olsun, hiçbir
Kürdün canı, malı ve namusu güvencede değildir. Varlığımız inkar ediliyor,
temel insani haklarımız ayaklar altına alınıyor. Yani Kürt sorunu bir sınıf,
din, mezhep ve cins sorunu değildir. 20 milyon Kürdü kucaklayan toplumsal
kolektif kimliğimizle ilgili bir sorundur.
Bunun için birliği, ideolojik bir
temel üzerine oturtmamak gerekiyor. Örneğin sosyalist bir birliğe liberaller,
liberal bir birliğe ise sosyalistler katılmaz. Bu durum sünni ile alevi,
dindar ile laik olanlar için de aynıdır.
Herhangi bir ideoloji üzerine oturmayan
böylesi birbirliğe katılan insanların, bu tür inançlarını terk etmeleri
gerekmez. Kimsenin de böyle bir şeyi istemeye hakkı yoktur. Yapılacak şey,
bu inançlarla ilgili çıkarlarımızı, Kürt halkının genel çıkarının arkasına
atmaktır.
Çünkü Kürt halkının genel çıkarı,
hepimizin kişisel, ailesel, örgütsel ve ideolojik çıkarlarından daha önemlidir.
Farklı düşünceleri kendine benzetmeye
kalkmamak. Farklı olanlara saygı göstermek ve onu anlamaya çalışmak. Birliği
birilerine inat veya birilerinin düşmanlığı üzerine bina etmemek, hiç kimseye
veya görüşe gözü kapalı yandaş veya karşıt olmamak. Aykırılıklara değil,
ortak yönlere yoğunlaşmak ve bu halkayı giderek büyütmek. Çelişerek de
beraber iş yapmanın mümkün olduğuna inanmak ve bu görüşün egemen olmasına
çalışmak. Ama bunu yaparken, fikir özgürlüğü ve çoğulculuk adına, birlikte
yer alan farklı eğilim ve düşüncedeki kişi ile gruplar arasında güvensizlik
ortamı yaratacak art niyetli, düşmanca eleştirilere karşı da çok uyanık
olmak.
Kısacası, kendi içinde birliği yaşatmanın
temel koşulu olan, çoğulcu demokratik, barışçı, uzlaşmacı ve paylaşımcı
bir kültürün, yerleşip kökleşmesine çaba göstermek. Biz Kürtlerin, özellikle
böyle çoğulcu demokratik bir kültüre acilen ihtiyacımız var. Kimliğimizi
tanıyıp bize saygı göstermeleri için herkesi çoğulcu olmaya davet ederken,
böyle olmaya çaba göstermemek, tutarlı bir davranış olamaz.
"Ben olmazsam, ben bu göreve gelmezsem
veya şu olursa bu göreve getirilirse ben yokum" diyen ve birlik mantığına
ters düşen ben merkezci, klikçi, güven bozucu her türlü düşünce ve eğilimlere
karşı çıkmak.
Birlik yönetimini, kişilerin karizması
yerine, kolektif irade esası üzerine oturtmak,
Geçmişte nerede olursa olsun, hangi
hatayı yaparsa yapsın, sonra da bunun farkına varan ve hatasından dönme
kararlılığını gösteren ve üzerinde anlaşma sağlanan birliğin ilkelerini
kabul eden her insana, birliğin kapısını açık tutmak. Şu anda bağımsız
veya çeşitli partilerin içinde olan tüm Kürtleri kazanmayı amaç edinmek.
Aramızda ilkeli ve kalıcı birliğimizi
oluştururken, kendimizi Kürt kimliğinin içine hapsetmemek, aksine toplumun
genel çıkarları için, diğer toplumsal muhalefet gruplarıyla, iş ve güç
birliği içinde olmak. İnsan hakları ve demokrasi için mücadele edenlere
destek vermek.
Bunları yaparken hangi soylu görüşün
altına gizlenirse gizlensin ve kimin tarafından yapılırsa yapılsın, sonuçta
Kürt halkına zarar veren her türlü yanlış politikalara karşı çıkmak.
Sevgili dostlar,
Hepimiz yıllardır halkımızın mutlu
geleceği için çalıştık, çabaladık. Bu uğurda eza ve cefa çektik. Bunca
hengamenin içinde bilerek bilmeyerek birçok hatalar da yaptık. Ama çok
güzel şeyler de yaptık. Önemli kazanımlar elde ettik. Ama görüldüğü gibi
henüz nihai hedefe ulaşmış değiliz.
Bugün burada, tarihi bir adım atmak
amacıyla toplanmış bulunuyoruz. Bu toplantıdan, halkımızı sevindirecek
bir kararla ayrılmamız, omzumuza binen bu tarihi sorumluluğu yüklenmemiz
gerektiğine inanıyorum.
Arkadaşlar, bugüne kadar halkımıza
hizmet etmek için çok dernek, sivil toplum kurumu ve siyasi partiler kurduk.
Bunların bir çoğu çeşitli gerekçelerle tarih sahnesinden silinip gittiler.
Birkaç tanesi ise hâlâ çalışmalarını inat, kararlılık ve özveriyle sürdürüyorlar.
Tüm örgütler, halk için kurulan hizmet
araçlarıdır. Örgütler geçici ama halk kalıcıdır. Hiç bir kişi, kurum, parti
ve önder Kürt halkından daha büyük ve değerli değildir. Hiçbir örgüt vazgeçilmez
kutsal bir varlık değildir. Kutsal olan halkımızdır, halkımızın genel çıkarlarıdır.
Bu bakımdan halkımıza daha iyi hizmet
verecek bir kurum veya partinin yaratılması durumunda, eskisinden vazgeçmekten
de çekinmememiz gerekir. Ama bunu yaparken, binlerce insanımızın binbir
emekle meydana getirdiği değerleri korumamız ve yaşatmamız da çok önemlidir.
Çünkü bunlar halkımızın ortak kazanımları, ortak malıdır.
Biz, şiddetin en popüler olduğu dönemde
bile, kendisini vazgeçilmez kurtarıcı, partisini Kürt halkının tartışılmaz
temsilcisi, şiddeti ise kurtuluşun tek doğru yolu olarak gösterenlere hep
karşı çıktık. Onları, Kürt halkına zarar veren bu yanlışlardan vazgeçmeye
davet ettik.
İmralı sürecinden sonra, birçok iyi
niyetli Kürt "Siz yanlıştan dönün diyordunuz. İşte döndüler, sizin yanınıza
geldiler. Artık onlarda barışçı çözüm diyorlar. Aranızda hiçbir fark kalmadı.
Neden onlarla beraber olmuyorsunuz?" diyorlar. Onları hatadan dönmeye davet
ettiğimiz doğrudur. Biz onlara dönün dedik ama kardeşim, bu kadar mı dönün
dedik? Bu inanılmaz dönme sonucunda oluşturulan politika, halkımıza şiddet
dönemindeki politikadan, daha çok zarar vereceği açıktır. Vicdan sahibi
hiçbir Kürdün, böylesi bir dönmeyi kabul etmesi ve içine sindirmesi mümkün
değildir. Keşke denildiği gibi bizim yanımıza gelselerdi. Ama onlar bizim
yanımıza değil, düzen partilerinin yanına gittiler.
Onlar, şimdi silahların susmasını
barış, düzen partileriyle işbirliğini demokratik diyalog, Kürt kimliğinden
uzaklaşmayı Türkiyelileşmek diye nitelendiriyorlar. Kürt varlığını yok
sayan ve yok etmeye kalkan üniter Kemalist düzeni "Demokratik Cumhuriyet"
olarak halka yutturmaya çalışıyorlar. Bu politikanın, 20 milyon Kürdü,
düzen içine çekip yok etmek anlamına geldiğini görmemiz ve buna karşı çıkmamız
gerekiyor.
Saygıdeğer dostlar,
Kendini, örgütünü ve ideolojisini
alabildiğine yüceltmek, projesini sorunu çözecek tek ve tartışılmaz doğru
olarak göstermek, başkalarını ise küçümseyip aşağılamak, geri kalmış toplumlarda,
gerçekçi ve doğru politika üretmeyen bazı kişilere özgü bir hastalıktır.
Oysaki topluma öncülük yapmak, toplumsal
sorunları çözmek için, olabildiğince gerçekçi ve mütevazı olmak gerekiyor.
Son yıllarda Türkiye'de politik yaşam,
bir yozlaşma, tıkanma ve dağılma sürecine girmiş bulunuyor. Tüm bu olumsuzluklara
karşın biz, kültür, sanat, basın yayın ve politik alanlardaki çalışmalarımızı
büyük bir sabır, inat ve özveriyle yürütmeye çalışıyoruz. Gücümüzün yettiği,
aklımızın erdiği kadar halkımıza hizmet etmeye çalışıyoruz.
Buna rağmen omuzladığımız yükü tek
başımıza kaldıramadığımızı görüyor ve bunu açık yüreklilikle dile getiriyoruz.
Hiçbir çevrenin tek başına bu yükü kaldıramayacağını söylüyoruz. Bunun
için Kürt sorununu kendine dert edinmiş tüm insanların el ele vermesi gerektiğini
inanıyoruz.
DBP olarak "Demokrasi ve Kürt Sorununu
Çözüm Girişimi"nin oluşmasında, bugüne kadar yapılan çalışma sürecinde,
üzerimize düşen tüm görevleri büyük bir sorumluluk ve özveriyle yerine
getirdik. Bu toplantıda halkımızın özlem, istem ve beklentilerine doğru
yanıt verecek bir oluşumun yaratılması kararının çıkması halinde, aynı
bilinç, kararlılık ve özveriyle katkı sunmaya devam edeceğiz.
Sizleri de halkımızın ortak beklentisi
olan bu birliğin oluşturulması için özveride bulunmaya, katkı sunmaya davet
ediyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum."
16 Temmuz 2001 Ortadoğu gazetesi
kurultayımızı, "Kürt Partisi Yolda. AB'nin istekleri doğrultusunda yeni
Kürt partisi için harekete geçildi" başlığıyla manşetten verdi. Yazıda,
A. Melik Fırat ve Kemal Burkay'cılar olarak tanınanların Atatürk'e dil
uzattıkları, Ermeni ağzıyla konuştukları ve Kuzey Irak'ta kurulacak "kukla
Kürt devletini" destekledikleri vurgulanıyordu.
Kurultayda hiçbir konuşmacı, Kuzey
Irak'la ve oradaki Kürtlerle ilgili bir şey konuşmamıştı. Galiba gazete
yaptığı demagojik belirlemelerin içinde bu konuyu da alarak, Kürt düşmanı
olan kesimlere daha güçlü bir mesaj vermeyi uygun bulmuştu. Öyle ya Kürt
partisi kuran, Atatürk'e dil uzatan, Ermeni ağzıyla konuşan ve Irak'ta
Kürt devleti kurulmasını savunanlara dikkat çekerek, kendisine verilen
"yurtseverlik" görevini yerine getiriyordu.
Bu gazetenin amacını kavramak zor
değil. Ama aynı ağzı kullanan Kürt yazar ve gazetelerine ne oluyor acaba?
Bu konuşmam üzerine yurtdışında yayınlanan
18, 19, 22, 24, 26 ve 27 Temmuz 2001 tarihli Özgür Politika ile, yurtiçinde
yayınlanan 4-10 ve 11-17 Ağustos 2001 tarihli Yedinci Gündem gazetelerinde,
kimi imzalı, kimi imzasız yazılarda bize "Sahte Muhatap, İcazetli Kürtler,
Sözde Kürtler, Uyanık Fare, Mezartaşı Politikacıları, Sahte Pehlivan, Eşkıya,
Siyasi Korucu" gibi sıfatlar veriliyor ve bazı haksız ve mesnetsiz eleştiriler
yöneltiliyor.
Bilindiği gibi, bu çevrenin politikacısı,
yazar ve çizerleri "Halk HADEP'tir. HADEP halktır. Apo Kürt halkıdır. Halkın
tek ve meşru örgütü HADEP ve PKK'dir. Halkımız burada birliğini gerçekleştirmiştir.
Apo ulusal önderimizdir" biçiminde belirlemelerde bulunuyorlar. Bu yazılarda
da aynı mantık ve görüş sergileniyor.
Ben şahsen HADEP, PKK ve Apo'nun
özdeşleştirilmesinin gerçeği yansıtmadığı inancındayım. Zira HADEP'lilerin
önemli bir bölümü PKK'liler gibi düşünmüyor. PKK'nin tüm üyeleri de Apo
gibi düşünmüyor. HADEP'e oy veren Kürtlerin önemli bir bölümünün de HADEP
yöneticileri gibi düşünmediği herkesçe bilinmektedir. Bu açıdan Kürt halkının
HADEP ile özdeşleştirilmesi halka yapılmış bir haksızlıktır. Keza HADEP'in
PKK ve Apo ile de özdeşleştirilmesi de HADEP'e yapılmış bir haksızlıktır.
Böyle düşünmeme karşın girişime yönelik
eleştirilerde bulunan kişiler, HADEP, PKK ve Apo'yu özdeşleştirdikleri
için, ben de verdiğim cevaplarda, istemeyerek aynı şekilde davranmak zorunda
kalacağım.
Bu arada Deng okuyucularına da söyleyecek
bir çift lafım var. Bu yazının Deng okuyucularının seviyesine uygun olmadığının
bilincindeyim. Tüm dikkatime rağmen, muhatap aldığım şahıslar yüzünden,
yazı stilimin belli ölçüde gerilediğinin farkındayım. Bu bakımdan tüm Deng
okuyucularından özür dilerim.
Şimdi, adı geçen yayınlardaki bazı
eleştirilere sırayla yanıt vermek istiyorum.
1- "Bu halk onların hedef gösterdikleri
HADEP ve PKK'in etrafında kenetlenmiştir. Kürdün kalesi ve tek tutunduğu
dal PKK'dir. İmralı'ya karşı alternatif oluşturuyorlar.
"Haddinizi bilin Kürt halkının temsilcisi
bellidir. Gelin onlarla beraber olun" deniliyor.
Yazarlara göre, "Kürt halkının illegal
temsilcisi PKK, legal temsilcisi HADEP'tir. Başka parti kurmak sahte pehlivanlık,
eşkıyalık, siyasi koruculuktur."
Bu model, resmi ideolojiyi rehber
almış, üniter, baskıcı, yasakçı, asimilasyoncu, totaliter bir anlayışla
toplumu yöneten tek partili rejimin, kendisidir. Yani Baas, Humeyni, Kim
İl Sung, Taliban, Pol Pot, Stalin ve CHP'nin tek partili döneminin anlayışıdır.
Kendi halkıyla, egemenliği altındaki
diğer halklara kan kusturan bu tür rejimleri benimsemek ve başkalarına
dayatmak, mazlum bir halkın demokrat aydınına, gazetecisine, yazarına yakışmadığı
inancındayım. Sonra sizler ve bizler, yıllardır bu siyasi anlayışa karşı
çıkmıyor muyuz? Yani Türk'ün, Arab'ın, Fars'in yasakçı, baskıcı, inkarcı,
tekelci üniter politikasına 'hayır' derken Kürdünkine 'evet' demek çifte
standart değil midir?
Kürt halkının HADEP ve PKK etrafında
kenetlendiği görüşü doğru değildir. Türkiye'de 20 milyon Kürdün yaşadığı,
gerçeğe yakın bir tahmindir. Bu duruma göre, Türkiye'de yaşayan her üç
kişiden biri Kürt'tür.
Son seçimde 33 milyon seçmenin olduğu
tespit edildi. Hesabımıza göre bu seçmenin 11 milyonu Kürt'tür. Son seçimde
HADEP 1,5 milyona yakın oy aldığına göre, 9,5 milyon Kürt seçmeni nerede?
Belli ki bunlar oylarını HADEP'e değil, başka partilere vermiş bulunuyor.
Bu basit hesap bile, Kürt halkıyla HADEP'i özdeşleştirmenin doğru bir söylem
olmadığını göstermektedir.
Çağımızda toplumlara öncülük eden
hiçbir uygar, demokrat insan üniter, totaliter, tek partili rejimleri savunmuyorlar.
Bu tür rejimleri çağdışı buluyorlar. Peki o zaman neden, "tüm Kürtler HADEP
ve PKK'de bütünleşsin" gibi, demokratik, çoğulcu, çağdaş yaşamla çelişen
laflar ediyorsunuz?
Çünkü içinde bulunduğunuz fanatizm,
beyinlerinizin, düşüncelerinizi yoruma tabi tutmasını engelliyor. Beyinlerinizin
bakma, görme, algılama, yorumlama ve sentezlere varma fonksiyonları işlemez
hale gelmiş bulunuyor. Bu yüzden aydınlanma ve aydınlatma görevinizi yerine
getiremiyorsunuz.
Aşağıdaki eleştiriler, bu teşhisimin
ne kadar yerinde olduğunu gösteriyor.
2- "Türkiye Kürt kelimesine bile
tahammül edemezken, Ankara'nın göbeğinde nasıl olur da 'Kürt Kurultayı'
toplanır?" diye soruyorsunuz.
Peki 1984-1999 yılları arasında
da, Türkiye'de Kürt kelimesi yasaktı. Ama sizler, köyde, kasabada, ovada,
dağda ve hatta metropollerde, Kürt devleti kurmaktan bahsediyordunuz! Tüm
Kürtleri, ulusal kurtuluş mücadelesine katılmaya davet ediyordunuz!
Yani sizler o zaman icazetli Kürt,
yalancı pehlivan, eşkıya veya siyasi korucu muydunuz? Avrupa ve Türk istihbaratı
ile iş ve güç birliği mi yapıyordunuz? Kimlerden para alıyordunuz?
"Biz o zaman Kürt diyorduk ama, İmralı'dan
sonra bu kelimeyi ağzımıza almıyoruz. Siz de almayın" mı? demek istiyorsunuz?
Bunu neden açıkça söylemiyorsunuz?
Yine o dönemde, Kürt halkı kavramı
yasak olan Ankara'da HEP ve DEP'i beraberce kurmadık mı? Devlet ve kamuoyu
bu partilere, Kürt partisi demiyor muydu?
3- "Şiddeti reddettiğinizi söylüyorsunuz.
Kürt halkı ve onun gerçek temsilcileri hiçbir zaman şiddeti savunmadılar"
diyorsunuz.
Bay yazar, bu tür laflar ilk etapta
insanların hoşuna gidebilir. Ama beyni olan insanlar bu sözü irdelemeye
alınca, bu lafın ne kadar boş bir laf olduğunu hemen anlar. Örneğin ulusal
önderiniz(!) Apo Roma'da tarihi bir demecinde şöyle bir belirlemede bulunmuştu.
"Ankara'da partileştik. Ortadoğu'da ordulaştık. Avrupa'da devletleşeceğiz."
Gördüğünüz gibi sizler çokça "hoş" ama "boş" laflar ediyorsunuz. Hoş-boş
laflarla insanları sürekli kandıracağınızı mı zannediyorsunuz?
Hafızanızı harekete geçirmek için,
bir dakikalığına benimle düşünmeye çalışmanızı rica ediyorum. PKK, 15 yıl
içinde şiddeti savunmadı mı? 15 yıl süren, 35 bin kişinin ölümüne, 4 bin
yerleşim biriminin yakılıp yıkılmasına, 4 milyon insanın göçebe hale gelmesine
200 bin Kürdün koruculaşmasına sebep olan savaşı kim yürüttü?
Sizler gibi düşünmüyor diye, yurtiçinde
ve dışında, Türk ve Kürt sol, yurtsever örgütlerine ve korucu ailelerine
mensup olması gerekçesiyle, planlı bir şekilde öldürülen yüzlerce insana
yönelik saldırılar terör ve şiddet değil de nedir?
Kürt halkının şiddeti savunmadığı
fikrinize katılıyorum. Bizler de şiddete karşıyız. Durun hele! Yoksa siz
çaktırmadan, halkın gerçek temsilcilerinin PKK ile HADEP değil bizler olduğunu
mu söylemek istiyorsunuz? Aman "Serok" duymasın, sonra maaşınızı keser
ve sizi gazeteden kovar.
4- "Kürt halkı bu uğursuz güçlere
karşı sessiz kalmayacaktır. Gerektiği yerde cevap verilecektir." diyorsunuz.
Bay yazar, bak resmen bizi tehdit
ediyorsun. Hani sizler hiçbir zaman şiddeti savunmuyordunuz? "Biz" yerine
"Kürt halkı"nı koyarak kimseyi kandıramazsınız. İnsanın, duygu, özlem,
düşünce ve davranışlarını, içinde bulunduğu maddi koşullar belirler. Ben
merkezci, üniter, totaliter, tek partili anlayış, şiddet üreten bir fabrika
gibidir. Bu düşüncenizi, değiştirmediğiniz sürece, şiddetten yakanızı kurtaramazsınız.
Barıştan bahsederek kimseyi kandıramazsınız.
Bay yazar, her düşünce, eğilim ve
ideoloji gibi, şiddetin de kendine özgü bir karakteri vardır. Bir kimliği
düşman diye nitelendirip, onu cezalandırmaya karar verilmesinden itibaren,
şiddet uygulamak kaçınılmaz hale gelir. Bu yöntem iç muhalefete karşı da
aynen uygulanır. PKK'nin iç muhalefetine yönelik şiddetin sebebi de, işte
bu mantıktır. Sizleri saldırgan yapan şey, savunduğunuz monopol ideolojidir.
Şiddet sadece fiziki saldırı değildir.
Yazınızdaki hakaret ve tehdit, sizin de şiddet yanlısı olduğunuzu gösteriyor.
5- "Demokrasi ve özgürlük, Kürt halkının
üç bin yıllık bir düşüdür." Buyurun cenaze namazına. İşte size bir hoş-boş
laf daha.
Bay yazar, demokrasi, halk ve özgürlük
kelimelerinin dünya dilleri arasına girmesinin tarihi senin zannettiğin
kadar eski değil. Bugünkü demokrasi ve halk kelimesi, Burjuva Demokratik
Devriminden sonra dünya dillerine girmiş bulunuyor. Yani aşağı yukarı 200
yıllık bir geçmişi var. Hadi senin hatırına 100 yıl daha ekleyelim etti
300 yıl. Bir sıfır fazla koymuşsun. Yani ağzından çıkanı kulağın duymuyor.
Yine beyniniz devre dışı. Siz bir yazarsınız. Zeki bir insan olduğunuzdan
eminim. Peki neden düşünmeden yazıyorsunuz? Beyninizin yaratıcı fonksiyonunu
ortadan kaldıran sebepleri hiç merak ettiniz mi acaba?
6- "70'li yıllarda başta Barzani
ailesi, gerici Kürt güçlerinin, ilerici demokratik bir çizgide olan Sait
Elçi, Sait Kırmızıtoprak gibi Kürt aydınlarına karşı geliştirdiği komplo..."
diyorsunuz.
Hadi dünya tarihinden haberiniz yok
diyelim. Ama sizin, kendi tarihinizden de haberiniz yok. Söz buraya gelmişken
yine bir dakika için belleğinizi harekete geçirmenizi rica edebilir miyim
acaba?
Kürtlerin temsilcisi olduğunu söylediğiniz
partilerinin yöneticileri, Kürt tarihinin, 1984'te başladığını söylüyorlardı.
Bu hoş-boş belirlemeyi hatırladınız mı acaba? Biriniz Kürt tarihini 1984'te
başlatıyorsunuz. Biriniz ise üç bin yıl önceye götürüyorsunuz. Peki hanginizin
dediği doğru? Yoksa ikinizinki de demagojiye dayalı tarihler mi?
Kısacası düşünmeden konuşuyorsunuz.
Bir kere Sait Elçi, solcu bir insan değildi. Sizin tabirinizle "İlkel milliyetçi"
bir aydınımızdı. Ayrıca sizin durmadan küfrettiğiniz Barzani'lerin hayranı
ve onların kararlı bir yandaşıydı. Ve onu Barzani'ler öldürmedi.
Görüyorsunuz okumadan-araştırmadan,
öğrenmeden yazı yazmak insanı mahcup ediyor. Unutmayın sizleri, yazdıklarınızı
bir yoruma tabi tutmadan okuyup "bravo" diyen fanatiklerden başka Kürtler
de okuyor.
7- "Kurultay anti PKK ve anti HADEP
platformuna dönüştürüldü. Bu eşkıya kesim Kürt halkının ulusal önderi Başkan
Apo'ya ağır ithamlarda bulundu." diyorsunuz.
Apo, İmralı sürecinde eski düşüncelerinin
hepsini terk etti. Kürtlerin bir ulus olamadığını dolayısıyla ulusal bir
çözümden bahsedilemeyeceğini söyledi. O, Kürtler ulus değil diyor. Sizlerde
hâlâ ona ulusal önder diyorsunuz. Olmayan ulusun, ulusal önderi olur mu?
Bu koşullarda, mürit olarak ne yaparsanız yapın artık şeyhinizi uçuramazsınız.
Apo'nun siyasi düşüncesine ve yöntemine
karşı olduğumuz doğrudur. Bu yüzden, halkının mutluluğu ve esenliği için
çaba gösteren Kürtler olarak, O'nun, halkımızla ilgili politik yanlışlıklarına
karşı çıkmayı bir milli görev biliyoruz.
Sizin gibi düşünmeyen Kürtlere, eşkıya
diyorsunuz. Devlet yöneticileri de sizlere benzer sıfatlar yakıştırıyor.
Onlar gibi düşünmediğiniz için eskiden sizlere, 'terörist' Apo'ya ise 'bebek
katili' diyorlardı. Bu benzerlik hiç dikkatinizi çekiyor mu? Peki siz neden
devlet yöneticileriyle aynı mantık ve aynı ağızdan konuşuyorsunuz acaba?
Bu sizleri hiç rahatsız etmiyor mu?
Dikkatinizi bir konuya daha çekmek
istiyorum. Yöneticiler, İmralı'dan sonra artık sizler için bu sıfatları
kullanmıyor. Ben, bunun nedenini biliyorum, ya siz?
8- "AB yetkilileriyle görüştük. Karen
Fogg'a bir metin sunduk açıklaması bunların bu sahte cesareti nereden aldıklarını
açıklamaktadır" diyorsunuz.
Bizler, hükümetin hazırladığı Ulusal
Program'ı irdeleyen, Kürt sorununa çözüm getirmeyen bu metni eleştiren
ve Kürtlerin beklentilerini vurgulayan bir metni kişisel imzaya açtık.
Bu metni HADEP yöneticilerine de sunduk. Bu kişiler de metni onayladıklarını
söylediler, ama imzalamadılar. Yani Karen Fogg'a sunulan metin girişimin
değil, farklı düşüncelerde olan Kürt aydınlarının, Kürt sorunuyla ilgili
istem ve beklentilerini, AB ülke ve parlamentolarına ileten bir metindi.
Kürt aydınlarının bireysel bir eylemiydi. Yani bu konuda da bilgi sahibi
olmadan konuşuyor ve yazıyorsunuz.
Bir konuya daha dikkatinizi çekmek
istiyorum. Irkçı basın ile sizler, kurultaya yönelik eleştirinizi aynı
biçimde, üç temel üstüne oturtuyorsunuz. "Bunlar Kürt partisi kuruyor.
Bunu Kemal Burkay yönlendiriyor. Bu parti AB kanadı altında kuruluyor"
Bu paralelliğe ne diyorsunuz acaba? Bu benzeşmeden de mi rahatsız olmuyorsunuz?
9- "Paralar dışarıdan akacak Türk
polisi yönlendirecek. Bunlarda Kürtçülük yapacak" diyorsunuz.
Bizim para konusunda, yağımızla kavrulmaya
çabaladığımız, sizler de dahil, herkesin malumudur. Parti, kurum, televizyon,
basın-yayın çalışmalarınız da kullandığınız bütçenin büyüklüğü keza biz
dahil, herkesin malumudur.
"Bu paraları yurtsever Kürtlerden
topluyoruz" sözünüz de diğerleri gibi inandırıcı olmaktan çok uzaktır.
Buna ancak aptallar inanır.
Abdullah Öcalan, İmralı'da PKK'nin
bütçesi, Avrupa bankalarında bloke edilen paralarla ilgili bilgi sundu.
Pilot Necati Kaya'nın getirdiği paralarla şehir şehir gezip PKK'yi kurduğunu
söyledi. Birçok ülkenin istihbaratlarıyla ilişki içinde olduğunu belirtti.
Ulusal başkanınızın(!) kasetler dolusu ifadeleri bakıyorum hiç ilginizi
çekmiyor. Neden acaba?
Hani ne bileyim, bize hakaret ederken,
bir yandan da bu konuları azıcık merak etseniz diyorum. O zaman bir ihtimal
titreyip kendinize gelebilirsiniz belki.
10- "Kuzey Irak'ta bağımsız Kürt
devletini destekliyoruz biçiminde Türk basın-yayın organlarına demeç veriyorlar.
Sizce bunda bir 'bit yeniği' yok mu?" diye soruyorsunuz.
Kurultayda, hiçbir konuşmacı bu tür
bir laf etmedi. Bu haber Kürt düşmanlığı yapan ırkçı şoven faşist medyada
çıktı. Öyle anlaşılıyor ki, siz de onlardan alıp yazılarınıza koydunuz.
Bu yayınlarla olan paralelliğiniz doğrusu, dikkatimi çekiyor ve bana acı
veriyor.
Bunu bir yana bırakalım. Siz neden
Irak'ta bir Kürt devletinin oluşmasına karşı çıkıyorsunuz? Emperyalizmin
güdümünde olacağı için mi? Peki Ortadoğu'daki tüm devletler, emperyalizmin
kontrolünde değil mi? Niye onlara hiçbir şey demiyorsunuz da, sıra Kürtlere
gelince kıyameti koparıyorsunuz? O parçadaki Kürtlerin Baas zulmünden kurtulması,
kaderini belirleyen bir düzen kurması, sizi niçin bu kadar rahatsız ediyor?
Sebep feodalizm mi? Sosyalist olduğunuzu
söylüyorsunuz. O zaman feodalizmin bir üretim biçimi olduğunu, bu üretim
biçimini ortadan kaldırmadıkça feodalizmin ortadan kalkmayacağını bilmeniz
gerekir. Diğer bir deyişle, feodallere saldırarak, onları öldürerek feodalizmin
tasfiye edilemeyeceğini bilmeniz gerekmez mi?
O zaman sizler neden, feodal üretim
ilişkilerini değiştirmeye yönelmeyip sadece feodal beylere saldırıyorsunuz?
Bunun iki cevabı var. Ya siz sosyalist değilsiniz. Veya Kürtleri birbirine
saldırtan, kardeş kavgası yaratmak isteyenlerin oyununa geliyorsunuz. Bay
yazar, ben bu sorunun yanıtını biliyorum, ya siz?
11- "Ve soruyorum. Devletin hiçbir
terörist tutumuna maruz kalmadan elinizi kolunuzu sallayıp bir Kürt partisi
kurmak için ............. bu cesareti kimden alıyorsunuz acaba" diye soruyorsunuz.
Bilimsel bir gerçeği kavramak amacıyla,
yine sizden bir kaç dakika için benimle beraber düşünmenizi rica edeceğim.
Çünkü Kürt milliyetçileri için kullandığınız 'ilkel milliyetçi' terimiyle,
sosyalizm arasındaki ilintiyi irdelemek istiyorum.
Sizler milliyetçi olmadığınız için,
Kürt milliyetçilerine kızıyorsunuz. Bunu anladım. Peki siz gerçekten sosyalist
misiniz? Bence hayır. Neden mi?
Sosyalizmi kuramlaştıran, onu birçok
ülkede pratiğe geçiren tüm ustalar, milliyetçilikle ilgili şu temel belirlemeyi
yapıyorlar.
Ezen ulusun milliyetçiliğinin sonu
faşizme kadar varan gericiliktir. Ezilen ulusun milliyetçiliği ise demokratik
bir taleptir ve işçi sınıfının en yakın dostudur. Bu açıdan tüm sosyalistlerce
desteklenmesi gerekir.
Bu ustalara göre üretime, gücü kadar
katılıp ihtiyacı kadar alma, üretim araçlarının ortak mülkiyetini savunma,
sosyalist olmaya yetmez. Eğer bir insan, ezilen ulusların ayrılıp bağımsız
devlet kurma hakkını savunmuyorsa, o sosyalist değil, egemen ulus ırkçısıdır.
İşte Marksizmin, milliyetçilikle ilgili temel görüşü budur.
"Bizi Marksistlerin söylediği değil,
ulusal başkanın(!) söyledikleri bağlar" diyorsanız, ona bir şey diyemem.
Ama "biz Marksizme inanıyoruz" diyorsanız, o zaman size bir soru sormak
istiyorum.
Neden Kürt milliyetçiliğine 'ilkel
milliyetçilik' diyorsunuz? Kürt partisine karşı çıkıyorsunuz? Çünkü buna
karşı çıkmak Marksizme göre egemen ulus ırkçılığıdır.
Apo'nun Kürt halkı için 'düşmüş
halk' dediğini ve Kürt halkının üçte birine "hasta" üçte birine "delirmiş"
üçte birine "tutsak" biçiminde nitelendirdiğini herhalde unutmadınız. Şimdi
siz yazarlara soruyorum. Sizler hangi kategoriye dahilsiniz?
Türkiye'de ırkçı şoven kesimler
bile, Kürt halkı ile ilgili bu tür aşağılayıcı sıfatlar kullanmaya cesaret
göstermezken, o zaman Apo'yu nereye oturtmak gerekiyor?
Ayrıca ulusal başkanın(!) geçmişteki
Kürt harekâtları için "Bunlar M. Kemal'in Demokratik Cumhuriyet kurmasını
engellemek için, yabancı ajanlarca sahneye konulmuş gerici hareketlerdir"
dediğini de inşallah unutmamışsınızdır.
Şimdi elinizi vicdanınıza koyup düşünün,
dünya sosyal mücadele tarihinde Apo gibi halkına, halkının tarihine ve
tarihsel önderlerine hakaret eden bir politikacı gördünüz mü?
Türkiye'de patronların en büyük kuruluşu
olan TÜSİAD bile "Etnik partilerin kurulmasına izin veren hukuki düzenlemeler
yapılmalıdır" derken siz hâlâ Kürt partisinin kurulmasına karşı çıkıyorsunuz.
Sosyalist olarak, Türk sermaye sınıfının bile gerisine düşmek, sizi hiç
rahatsız etmiyor mu?
Neden Kürtlere bu kadar hakaret edip
düşmanlık yapıyorsunuz? Bu durumda size soruyorum, sizin nereniz Kürt?
12- "PKK ve onun ölümsüz şehitlerinin
yarattıkları yüce değerlere kirli ellerini uzatmaktan geri kalmayan sözde
Kürt politik çevreleri, PKK'siz ve Kürtsüz bir Kürt partisi kuruyorlar"
diye yazmışsınız.
Burada da üniter resmi ideolojiniz
gereği, Kürtlerle PKK'yi özdeşleştiriyorsunuz. Dolayısıyla, madem yeni
oluşumda "PKK yok, o halde Kürt de yoktur" diye düşünüyorsunuz.
Ulusal Program'ın hazırlanması sırasında,
AB'nin Türk yasalarında yapılmasını istediği değişikliklerin tartışıldığı
dönemde, başta MHP olmak üzere tüm ırkçı-şoven, militarist güçler, devletin
üniter yapısına helal getirecek her türlü değişime karşı çıktılar. Türkiye'deki
tüm faşizan odaklar bu konuyu sürekli gündemde tutuyorlar.
HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak
Yedinci Gündem'in 8. sayısında yer alan basın açıklamasında parti olarak,
devletin üniter yapısının savunucusu olduklarını söylüyor.
Peki Türkiye'deki Kürt düşmanı ırkçı-şoven
odaklarla sizler arasındaki bu siyasi paralelliği nasıl açıklıyorsunuz?
Türkiye'deki üniter devleti savunduğunuza göre o zaman neyin kavgasını
veriyorsunuz?
Hele o 'sözde' kelimesi, sizi tam
ele veriyor. Biliyorsunuz devlet yöneticileri de sizler için "Sözde Kürt
temsilcisi, sözde Kürt parlamentosu, sözde Kürt televizyonu, sözde Kürt
gazetesi ..." deyip duruyorlar. Görüyor musunuz? Bir elmanın iki yarısı
gibisiniz.
Şimdi şehitler konusuna gelelim.
Hangi milletten olursa olsun, hangi din, renk ve mezhepten olursa olsun,
soylu bir amacın gerçekleşmesi mücadelesinde yaşamını yitiren her insan
saygıdeğerdir.
15 yıl süren savaşta her iki taraf,
ölen mensuplarını şehit ilan etti. Cenazelerini bayrak, flama ve marşlarla
kaldırdı. Bu merasimler kitleleri motive etmede yoğun bir şekilde kullanıldı.
Şehit aileleri belli ideolojilerin altına çekilmeye çalışıldı. Bu ajitasyon
ve propagandalarla insanların beyinleri geri itildi; duyguları öne çıkarıldı.
Kitleler fanatize oldu ve uçlara savruldu. Her iki taraf da fanatize edilmiş
bu kitleleri kullanarak politikalarını kitlelere taşımaya çalıştılar.
Yazar ve çizer yurttaşlarımızın yine
belleklerine bir kere daha seslenmek istiyorum.
İmralı'dan sonra artık bu tür şeylerin
yapılmadığı dikkatinizi çekiyor mu? Her iki taraf da artık flama, bayrak,
marşlarla şehit edebiyatı yapmıyorlar. Ölen öldü. Şehit aileleri acılarıyla
başbaşa kaldılar. Kürtlerin tabiriyle "Çû ji kîsê bavê wana."
Ayrıca, Apo, İmralı'da Türk şehit
analarından özür dilerken, kendi şehitlerine bile sahip çıkmadı. Karşı
avukatların şehitlerine yönelik saldırılarına da ses çıkarmadı.
Apo, halkımızın elit kesimine mensup
30 bin insanın kanının hesabını veremez. Ama ben, onun hiç olmazsa, Kürt
şehit analarından özür dilemesini hâlâ bekliyorum.
13- Yedinci Gündem gazetesinin 8.
sayısında Delil Karakoçan imzasıyla yayınlanan yazıda Öcalan'ın ağzından
aktardığı sözlere gelmek istiyorum. Bay Karakoçan şöyle yazıyor:
"Sayın Öcalan adı geçen kişi ve çevrelerin
kendisine ve 'Demokratik Cumhuriyet Projesi'ne yönelimin temelinde uluslararası
komplo var. Bunlar uluslararası komplonun Kürt ayağı, işbirlikçi ayağı.
Hepsi eski ajandır, MİT'in kullandığı ajanlardır."
Sizlere göre, Apo'ya PKK ile HADEP'e
karşı çıkan herkes ajandır, polistir. Hele bizim gibi muhalifleri bir yana
koyalım. Eskiden beri içinizdeki farklı düşünen konuşan ve yazana da polis
diyordunuz. Polistir diyerek dışladığınız, aşağıladığınız, işkence ettiğiniz
ve hatta öldürdüğünüz yandaşlarınızın sayısını bileniniz var mı?
Hani bazen düşünüyorum: PKK siyasi
bir parti mi, yoksa polis akademisi mi? Zira bu kadar çok polis, ancak
bir polis akademisinde bulunabilir.
Uluslararası komplonun Apo'ya değil,
Kürtlere kurulduğuna inanıyorum. Apo, bu komplonun mağduru değil, temel
aktörlerinden biridir. O, kendisine verilen rolü oynuyor.
"Gelsinler burada üç gün kalsınlar,
bravo derim onlara" lafına ne diyeyim bilmem ki?
Belli ki ulusal başkanın(!) da hafızası
çok zayıf. Öyle ya, Diyarbakır zindanlarında sistematik işkence altında
yıllarca direnen, on binlerce PKK'liyi nasıl unutabilir? Yemek, su, sigara,
çay yok. Mektup yazmak-almak yok, radyo-televizyon, kitap-gazete yok. Doktor
ve ilaç yok. Ama her gün işkence var.
Peki bunları hatırlamıyorsun diyelim.
Ölüm oruçlarında, direnişlerde yaşamını yitiren, PKK'nin önder kadrosuna
mensup insanları da mı hatırlamıyorsun. 30 bin şehit gibi bunları da mı
unuttun.
Unuttuğun veya kaale almadığın o
insanlar sorgularda, mahkemelerde, ölüm cezasını alacağını bildiği halde,
PKK'nin amaç ve ilkelerini yiğitçe savundular. Senin gibi analarını Türk
yapmadılar. "Devlet bana imkan versin ona hizmet edeyim" demediler.
Hadi biz Kürt değiliz veya hain Kürdüz.
Bizden utanmıyorsun diyelim, peki bu yoldaşlarından da mı utanmıyorsun?
Tutuklu olmanın getirdiği sıkıntıların
dışında, maddi bir işkence görmeden, doktor gözetiminde yaşayan, PKK Başkanlık
Konseyi dahil, herkesle haberleşen, bir kişinin, kendisinden başka hiç
bir insanın, İmralı'da üç gün dayanamayacağını söylemesine bilmem ki ne
demeli? Sadece gülüp geçmek yeterli mi?
Malum İmralı, Başbakanlık Kriz Merkezi'nin
denetimindeki özel bir ekip tarafından karadan, denizden ve havadan korunuyor.
Yani kuş uçurtulmuyor.
Ve Kürtlerin ulusal başkanı(!) buna
rağmen oradan, örgüt birimlerine, basın-yayın kurumlarına parti ve sivil
toplum örgütlerine demeç veriyor, görüş bildiriyor. PKK'nin 7'nci Kongresi'ne
rapor sunuyor. Demokratik Cumhuriyeti temel alan bu rapor okunuyor ve onaylanıyor.
Bizim, AB, devlet ve MİT'le işbirliği
içinde olduğumuzu söyleyen yazarlara sesleniyorum. Peki, Apo'nun bu durumuna
hangi sıfatı uygun buluyorsunuz?
Demokratik Cumhuriyet Projesine
karşı çıkmayı, uluslararası bir komplo olarak nitelemekte, komik bir demagojiden
öteye geçmez.
Ortaçağda site demokrasileri, bir
avuç soylu hariç herkesi dışlayan bir yönetim biçimiydi. Çağımızdaki demokrasi,
Burjuva Demokratik Devrimiyle ortaya çıkmış bir yönetim anlayışıdır.
Keza Cumhuriyet de yine, Burjuva
Devrimi sonucunda, babadan oğula geçen yönetim yerine, halkın oylarıyla
seçilmiş temsilciler aracılığıyla toplumu yönetme anlayışı sonucunda kurumlaşmıştı.
Yüzyılı aşkın bir bocalamadan sonra
iki anlayışın sentezi sonucunda, Demokratik Cumhuriyet terimi çağdaş yaşamı
belirleyen bir kavram haline geldi.
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla
birlikte aydınlar, bu yönetimi, antidemokratik yönlerine dikkat çekerek,
cumhuriyetin demokratikleştirilmesi gerektiğini dile getirmişlerdir. Yani
bu tabir Apo'nun bulduğu bir tabir değildir. Türkiye'de 75 yıldan beri
ilerici, devrimci, aydınların gündemde tuttuğu bir konudur.
Apo, bence bilinçli olarak bu terimin
altını doldurmuyor. Böylece Türkiye'deki düzenin demokratik cumhuriyet
biçiminde algılanmasına katkı sunuyor.
Bugün Türkiye'de ırkçı, şoven, faşist
kişi, kurum ve partiler bile özgürlük, sosyal hukuk devleti, demokrasi
ve insan haklarını savunduklarını söylüyorlar. Ama hepimiz biliyoruz ki,
onların bu terimlerden anladıklarıyla, bizim anladıklarımız çok farklıdır.
Altı boş bırakılan bir terimin altını, herkes kendi çıkarına uygun şekilde
doldurur ve onu dejenere eder.
Demokratik Cumhuriyet, tüm halkların,
cinslerin, sınıfların, kültürlerin, dillerin, din ve mezheplerin eşit haklara
sahip olduğu çoğulcu, katılımcı, paylaşımcı bir düzendir. Bu açıdan üniter
olan bir cumhuriyet demokratik olamaz.
Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratik
olabilmesi için Kürtler başta olmak üzere, ülkede yaşayan tüm halkların
varlığını kabul etmesi, yasalarda bu hakları Türklerle eşit hale getirmesi
gerekiyor.
Apo, Kürtlerin halk olmadığını, geçmişteki
Kürt ayaklanmalarını padişah ve halifeliği getirmeyi amaçlayan gerici hareketler
olduğunu, bağımsız devlet, federasyon veya otonomi istemenin toplumsal
barışı bozucu istekler olduğunu söylüyor.
Böyle düşünen ve konuşan bir insanın
istediği demokratik cumhuriyet, bugünkü düzenin ta kendisidir. Sizler de,
bu söylemin altını doldurmadan tekrar ediyorsunuz. Düzen sahipleri de bundan
yararlanıp, mevcut yönetimi demokratik cumhuriyet diye kitleye yutturuyor.
İşte bu yüzden sizlerin Demokratik Cumhuriyet anlayışınıza karşı çıkıyoruz.
Öcalan, yargılanıp idama mahkum edildi.
Şu anda derin devletin özel bir timi tarafından, denetim altında tutuluyor.
Sizler kabul etmeseniz de, her konuda uzmanlaşmış kişilerden oluşan bu
ekip tarafından yönlendiriliyor.
Bu somut durum karşısında, PKK'nin
yönetim kadroları başta olmak üzere, sizlere düşen görev, onun dediklerini
gözü kapalı tekrar etmek olmamalı. Somut durumun somut analizlerinden hareketle,
mevcut duruma uygun yeni politika ve projeler oluşturmalısınız.
Bir kere daha tekrar ediyorum, HADEP'le
PKK'yi ve Apo'yu özdeşleştirmek HADEP'e haksızlık yapmaktır. Çocuklarını
savaşa kurban vermiş, evi-barkı, köyü yıkılmış, göçtüğü metropollerde sefalete
mahkum olmuş, acı çeken Kürtler HADEP'in tabanını oluşturuyor. Bunlar,
HADEP veya PKK'nin program ve tüzüğüne kalıp basan insanlar değildir.
Öcalan'ın sağ ve sol sapma arasında
gidip geldiğini artık anlamalısınız. O Şam'da başka konuşuyordu, İmralı'da
başka. Meşhur Kürt atasözünde söylendiği gibi: "Ew cara şefîî ye, cara
jî henefî."
Son günlerde HADEP'e katılan bazı
politikacı ve aydınlarla ilgili bir şey söylemek istiyorum. Bu insanların
büyük bir bölümü, harekete emek vermemiş, bir katkı sunmamış, örgütlerin
sırtına binerek bir yerlere gelmek isteyen, hazır yiyicilerden oluşuyor.
Partisine emek vermiş, zor günde mücadele etmiş eza ve cefa çekmiş insanlar
dururken, şahsi çıkarını Kürt halkının çıkarı önüne koyan bu insanların
yönetime getirilmesi, yurtsever HADEP tabanını rahatsız etmektedir.
Kürtler arasında ilkeli ve kalıcı
bir birliğin oluşturulmasını tartıştığımız 13.02.2000 tarihli toplantıda
yaptığım konuşmada HADEP'le ilgili şu belirlemeleri yapmıştım. Bu belirlemeyi
tekrar etmede yarar görüyorum.
"Sadece HADEP'e bir teklif götürmedik.
Gözü kapalı yandaşlık gibi gözü kapalı karşıtlık da politik bir davranış
olmadığını biliyorum. HADEP'e teklif götürmememizin nedeni duygusal bir
karşıtlık değil, somut politik gerçeklerdir.
Bugün HADEP, merkez yöneticileriyle
tabanı farklı ideolojik ve politik davranış içinde olan bir partidir. Ayrıca
yönetim kadroları arasında da, yürütülen merkezi bir politika da mevcut
değildir. Kimi yöneticiler eski politikanın devamını, kimileri misyonunu
yitirdiği için partinin kapatılmasını, kimileri sisteme entegre olmayı,
kimileri ise partinin kendi hiyerarşisi içinde yeniden yapılanmasını istiyor.
Bana göre HADEP'in bu iç tartışmasını
bir neticeye ulaştırıp, merkezi politikasının ne olduğunu kamuoyuna deklere
edip, bu doğrultuda adımlar atması aşamasında ancak bir değerlendirmeye
tabi tutulmalıdır.
Fındık kabuğunu doldurmayan çelişkileri
abartıp bölünmek ne kadar yanlışsa, maddi temeli olan ayrılıkları görmemezlikten
gelmek de o kadar yanlıştır. Duygularımızla değil aklımızla hareket etmeye
özen göstermek zorundayız."
Kısacası PKK'nin Kürt halkına katacağı
bir şeylerin olduğu inancında değilim. Ama HADEP için böyle düşünmüyorum.
HADEP, PKK ile özdeşleştirilmesine karşı çıkıp, tüzel kişiliğini koruması
ve yetkili organlarında geçmiş politikasını tartışmaya açması halinde,
geleceğe yönelik olumlu adımlar atabilir. Bu süreçteki diyaloglarla ortak
projeler oluşturabiliriz. Bu diyalog, iş ve güç birlikleri bizi bir entegrasyona
doğru götürebilir.
Kazanılan 37 Belediye, HADEP ve halkımız
açısından önemli bir kazanımdır. Ama HADEP bu kazanımı değerlendirmiyor.
Parti, belediyeleri belli hedeflere doğru yönlendiremiyor, motive edemiyor.
Parti ile belediyeler birbirini kemiriyor ve birbirinden uzaklaşıyor.
Kısacası parti ve belediyeler, bırakalım
oy vermeyen Kürtleri, HADEP'li vatandaşları bile memnun edemiyor. HADEP
bu haliyle kendi partililerine bile umut taşıyamıyor.
Bunun için hiçbir çevrenin ve ideolojilerin,
Kürt sorunu gibi karmaşık ve ağır bir yükü tek başına kaldıramayacağını
söylüyoruz. Kürt sorununu kendine dert edinmiş, dindarından sosyalistine
kadar tüm Kürtlerin birlikte hareket etmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz.
Girişimin mantığı, amaç ve ilkeleri
ortadadır. Biz Kürt halkının çıkarını her türlü çıkarın önüne koyan bir
birliğin kurulmasını istiyoruz. Bize hakaret ederken, hiç olmazsa söylediklerimizle
ilgili düşüncelerinizi söyleyin.
Örneğin PKK, HADEP ve siz yazarlarla
farklı düşündüğümüz birkaç konuya dikkatinizi çekeyim. Bu iki farklı görüş
üzerine düşünün ve kimin doğru, kimin yanlış olduğu konusundaki fikrinizi
söyleyin.
a- Sizler, silahların susmasını barış
olarak gösteriyorsunuz. Sanki Apo'yla devlet oturup Kürtlere belli haklar
tanıyan bir antlaşma yapıldığı izlenimini veriyorsunuz.
Hâlâ dağlardaki çatışmalarda yandaşlarınız
öldürülüyor. Köylülere karşı yürütülen baskı ve şiddet aynen devam ediyor.
Köye dönme, yaylaya çıkma yasak vs. 1 Eylül dünya barışının kutlanmasına
izin verilmiyor.
Zaten devlet yetkilileri de "Terörü
kontrol altına aldık. Ama bitmiş değil. Mücadele aynı kararlılıkla yürütülüyor"
diyorlar.
Bu somut durumda sizlerin barış sözleriniz
kitleleri pasifize etme ve düzene boyun eğmeye hizmet etmiyor mu?
b- HADEP düzen partileriyle kurduğu
ilişkiyi demokratik diyalog diye gösteriyor. Biz ise bu ilişkileri, Kürtleri
düzen içine çeken tehlikeli bir gelişme olarak değerlendiriyoruz. Kürt
halkındaki düzen karşıtı muhalefeti ve antifaşist bilinci sulandırdığına
inanıyoruz.
c- Keza HADEP son yıllarda sürekli
Türkiyelileşmekten, Türkiye partisi olmaktan bahsediyor. Biz bunun Kürt
kimliğinden kaçış olduğunu söylüyoruz.
HEP, DEP, HADEP, DDP, DBP, DKP'nin
hepsi Türk kanunlarına göre kurulmuş, Türkiye'de politika yapan partilerdi.
Yani bunların hepsi Türkiye partisiydi. Türkiyelileşme lafı sanki bir yere
"Biz eskiden Kürt partisiydik. Ama artık böyle değiliz" mesajı verilmiyor
mu acaba? Yani Kürt kimliğinden uzaklaşmak, kaçmak değil mi?
d- Sizler Kopenhag Kriterleri'nin
Kürt sorununu çözeceğini söylüyorsunuz. Biz ise bu belirlemenin doğru olmadığını
söylüyoruz.
Kopenhag Kriterleri'nin ilk cümlesi
şöyledir: "Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı
gösterilmesini ve korunmasını garanti eden kurumların istikrarının gerçekleşmesi"
Görüldüğü gibi burada söylenen şudur:
Azınlıklarla kişisel özgürlükleri koruyan kurumların istikrarını gerçekleştirmek
gerekir.
Bize göre Kürtler, yaşadığı coğrafyada
azınlık değil, bir asli unsurdur. Bu açıdan Kopenhag Kriterleri önemli
bir demokratik açılımdır, ama Kürt sorununu çözmez.
e- Demokratik Cumhuriyet Projesi'nin
de keza yukarıdaki konularda olduğu gibi, Kürt halkını yanıltan, düzen
içine çekip eritmeyi hedefleyen bir tuzak olduğunu belirttim.
f- Sizler "ulusal bir önderin" emrinde
yönetilen, ben merkezci, totaliter ve üniter bir politikadan yanasınız.
Biz ise kolektif bir hiyerarşi içinde katılımcı, paylaşımcı, çok sesli,
çok renkli çoğulcu bir politikadan ve yaşamdan yanayız.
Sizlerden ricam şu: Bize kızın, sizi
rahatlatacaksa hakaret ve küfür de edin. Ama yukarıdaki farklı iki görüşten
hangisinin Kürtlere zarar verdiğini, hangisinin yarar sağladığını bir düşünün
ve vardığınız neticeyi kamuoyuna açıklayın.
Biz PKK'ye, HADEP'e ve sizlere düşmanlık
yapmıyoruz. Sizlerin Kürt halkına zarar veren düşünce ve uygulamalarınıza
karşı çıkıyoruz.
Sonuç olarak şunu söylüyorum. Asırlardır
çektiğimiz acılar, gördüğümüz hakaretler, uğradığımız kıyımlar yüzünden,
gereğinden fazla heyecanlıyız, kızgınız. Ama bizim heyecana değil, düşünmeye
ihtiyacımız var.
Konuşmadan, yazmadan, proje yapmadan
önce sakin olmalıyız. Bu sükûnet içinde okumalı, araştırmalı bilgi toplamalıyız.
Bu bilgilerin doğru ve yanlışlarını birbirinden ayırmak için düşünmeliyiz.
İşte bundan sonra elde edilen doğru donelere dayanarak konuşmalı, yazmalı
ve karşılıklı tartışmalıyız.
Son sorum şu: Buna var mısınız?
|