kurds.dk> Türkçe
Komkar
Makale
Haber
Basın açıklaması
Araştırma
Kültür
Aktivite
Yayın
Fıkra
Arşiv
Link

Kurds.dk kontakt
Kontakt

arama
Site search
Web search
powered by FreeFind
| Dansk | English | Deutsch | Français | Kurdî | Türkçe | Farisî | Erebî |

kurds.dk > Türkçe

Değişim Sancıları, Kaos ve Kapışma (*) 
Kemal BURKAY

Türkiye’de bir süreden beri yolsuzluklara karşı operasyonlar yapılıyor. Görünüşte hükümetin üç ortağı da bu operasyonları destekliyor. Banka hortumcularına karşı operasyonları başlatan Bankalar Üst Kurulu Başkanı Zekeriya Temizel Ecevit’in adamı. Bu operasyonlara sıkı sarılmış görünen İçişleri Bakanı Tantan Anavatan Partisi’nden. Kamuoyuna temiz yönetim yanlısı olduğu imajını vermeye çalışan MHP de, tüm ırkçı-şoven politikalarına, Avrupa Birliği karşıtlığına, demokrasi ve değişim çabalarına ayak koymasına rağmen, bu operasyonlara destek veriyor. 

Bu bir bakıma iyi. El atılan yolsuzluk olayları henüz aysbergin görünen parçası olsa da ve sonuçta bunlarla ilgili kovuşturmalardan ne çıkacağı bilinmese de –çünkü kamuoyu geçmiş deneyimler nedeniyle pek umutlu değil- bu operasyonlar yine de iyidir. Ama bu iş bu adamlarla, Ecevit, Yılmaz ve MHP’lilerle nasıl oldu? 

Hadi MHP iktidarda yeni diyelim. Ama Ecevit’de Demirel gibi kırk yıldır bu ülkeyi yönetenlerden. Onca yıl başbakanlık yaptı. Ülkede nasıl bir vurgun ve talan düzeninin işlediğinin farkında değil miydi? En azından işlerin buraya varmasına engel olmadığı, hesap sormadığı için sorumlu olması gerekmez mi? Üstelik Ecevit, daha birkaç ay önce, akrabaları ve yakın çevresi yolsuzluklara batmış, bu yüzden kendisi de kamuoyunda büyük tepki toplayan Demirel’i yeniden cumhurbaşkanı seçtirmek için akla karayı seçmedi mi, bu uğurda anayasayı bile çiğnemedi mi?.. 

Yıllardır ANAP liderliği ve başbakanlık gibi sorumlu mevkilerde bulunan Yılmaz’ın durumu da öyle değil mi? Kendisinin elbet yolsuzluktan bir mahkumiyeti yok. Ama iddialar ne derece haklı ya da değil ayrı bir konu, kendisine yönelik yolsuzluk suçlamalarından, Yüce Divan’dan kurtulmak için can düşmanı Çiller’le uzlaşıp, hem de şu pek dürüst geçinen Ecevit’in desteğiyle birbirlerini aklamadılar mı? Kaldı ki bu yolsuzluk düzeninin baş mimarlarından biri Demirel idiyse diğeri Özal’dı ve doğal olarak ANAP’tı.

MHP’ye gelince, bu baylar da, kanlı geçmişleri bir yana, yolsuzluklar konusunda da sütten çıkmış kaşık değiller. Ülkeyi haraca kesen, uyuşturucu ve silah ticareti yapan çetelere onlar kadro sağladılar. Çatlılar, Ağcalar, Oral Çelikler, çek senet mafyaları onların bağrından çıktı. Bu katillerin bir bölümü şimdi parlamentodalar. Şu kısa iktidar döneminde yoğun bir kadrolaşmaya gittikleri biliniyor. Sağlık ve Bayındırlık Bakanlığı başta olmak üzere, kendilerinde olan bakanlıklarda taraftar ve yakınlarına büyük çıkarlar sağladıklarına ilişkin birhayli iddia var..

Evet, bunların al birini vur ötekine. Peki nasıl oldu da böyle bir koalisyon döneminde yolsuzluklara karşı operasyonlar başladı?

Amerikalılar bu durumu, “Türkiye barsaklarını boşaltıyor” diye izah ediyorlar. Öyle ya, ülkeyi saran kir ve pas o düzeye vardı ki patlayan kanalizasyonlar gibi dışa vurdu. Bu durum yalnızca ülke insanının burun direğini kırmakla kalmıyor, dünyanın öteki sakinlerini, özellikle Türkiye’nin daha yakın ilişki içinde olduğu Avrupa ve Amerika’yı da ister istemez rahatsız ediyor.

Türkiye dünyada, gelişme bakımından ilk yüzün arasında bile değil, ama yolsuzluklar bakımından ilk onun içinde.. “Büyük ve güçlü” Türk devletinin işte vardığı yer… Bu gerçekte acınası bir durum değil mi? 

Halka gerçekleri yansıtmayı değil, düzenin pisliklerini, zulmünü, haksızlığını gizlemeyi kendisine görev edinmiş olan Türk basını bile artık, pembe tablolar çizmekten vazgeçip yolsuzlukların kanser gibi bedeni sardığını, heryerden yolsuzluk fışkırdığını, dünyada bunun bir eşi benzeri olmadığını söylüyor.

Eh, böyle birşeyi artık gizlemek mümkün mü? Ve tedbir alınmazsa, barsaklar boşaltılmasza, bu cerahat hastayı öldürür..

İşte, sevgili okurlar, Türkiye’de şu anda olup bitenler, Ecevit’in, Tantan’ın veya bir başkasının, bir bütün olarak askerler karşısında boynu bükük ve iktidarsız hükümetin marifeti değil, kapıya dayanan yumurtanın işleridir. Onun yarattığı sancılar ve çığlıklardır.

Ve herşeye rağmen bu yine de iyidir. İyi ki yolsuzluk düzeni artık yürüyemez hale gelmiş ve çökmekle yüzyüze kalmıştır. Temiz toplum isteyen ülkenin emekçi ve aydın insanları için bu iyi bir fırsattır ve bu mücadeleyi hızlandırmak gerekir.

"Alternatifi olmayan hükümet.." 
Herşeye rağmen, yolsuzluklara karşı yapılanları bu hükümet için olumlu bir puan saysak bile, onun ötesinde tartıya vurulduğu zaman, bu hükümetin durumu, sorunları çözmek için ne yaptığı, duruma hakim olup olmadığı çok tartışılır. 

Ecevit’in başkanlığındaki bu hükümetin alternatifi yok sayılıyor. Bunun bir nedeni asker desteği ile kurulmuş olmasıdır. 28 Şubat süreci devreye girip şeriatçı Erbakan’ı ve onunla birlikte hükümet kurma suçu işlemiş Çiller’i saha dışına atınca meydan diğer üç partiye kaldı. Önce ANAP-DSP-DTP hükümeti, ardından da ecevit’in azınlık hükümeti kurulup 1999 seçimlerinin ardından, ülkenin hükümetsiz kalmaması ve de kurulacak hükümetin “güçlü” olması için, biri ırkçı-faşist, öteki milliyetçi sol (milliyetçiliği şovenlik derecesinde, solculuğu lafta), üçüncüsü liberal olan bu üçü (MHP, DSP ve ANAP) bir araya getirilip hükümet kuruldu. Yani bu bir bakıma mecburi bir hükümet.. 

Onu mecburi kılan diğer bir neden de, IMF desteği ile önüne koyduğu ekonomik programın aksamadan uygulanması gereği. Bu program çok “hassas..” Onun başarılı olması için hükümette tam bir uyum gerekiyor.. Ortalığın karışmaması gerekiyor.. Bu uyum olmaz, hükümet çözülür ve yeni bir seçime gidilirse ülke bunu kaldırmaz, ekonominin dengesi alt üst olur!.. Hem seçimlere gidilse bile kim gelecek, hep aynı partiler ve aynı adamlar değil mi?..

İşte bu yüzden, “vatanın ve milletin çıkarı için” kimse oyunbozanlık edemez! Hükümet tam bir uyum içinde olmak zorunda! Asker bunu istiyor, işverenler bunu istiyor, IMF bunu istiyor..

Böyle olduğu için, biri ırkçı-faşist, biri milliyetçi sol, diğeri serbest piyasacı bu üç parti gül gibi geçinip gidiyorlar! Ecevit Bahçeli’yi, Bahçeli Ecevit’i, Yılmaz ikisini birden sindirmek zorunda! Patlayan nice bunalım, bir süre sonra su kabarcıkları gibi, üçlü zirvede eriyip gidiyor. MHP Öcalan’ın idamı için can atıyor. Bu konuda hükümete değil, dişi Bond Çiller’e yakın.. Zaman zaman ortalığı velveleye veren, ülke için “bir nolu tehditin” simgesi haline gelen başörtüsü konusunda DSP’ye değil, Fazilet’e yakın.. Avrupa Birliği konusunda ortaklarına değil, askere yakın.. Ecevit ve Yılmaz Kürtçe televizyon olabilir diyorlar, MHP bunu ihanet sayıyor.. Buna rağmen hükümet kale gibi sağlam!

Şu tam mostra işi af hükümetin değil, DSP’nin değil, hatta Bay Ecevit’in de değil, Bayan Ecevit’in marifetiydi; ama uyumun bozulmaması, ülkenin hükümetsiz kalmaması için, Cumhurbaşkanı’nın ve kamuoyunun tüm direnmesine rağmen, meclisten elini kolunu sallayıp çıktı!

Başbakan ve yardımcıları, halkın ve hatta, görevleri liderlerin isteğine göre parmak kaldırıp indirmek olan parlamenterlerin bile istemediği Demirel’i yeniden seçtirmek için ülkeyi krize sokar, aylarca uğraştırır, bu uğurda anayasayı bile çiğner, yine de başaramazlar; ama hükümet sarsılmaz..

Çıkardığı kararnameler, hukuka aykırı bulunup Cumhurbaşkanı’ndan döner, ama bu hükümet sarsılmaz..

Başbakan’ın Avrupa Birliği önündeki engelleri aşmak için Nice’teki zirve toplantısına gittiği günün arifesinde, ortağı MHP, AB’ye karşı ağır suçlamalarla dolu bir mektup kaleme alıp devletin tüm kat ve kurumlarına iletir. Aynı gün, sözde Başbakan’a bağlı olması gereken Genelkurmay Başkanlığı AB’ye karşı zehir zemberek bir manifesto yayınlar, Avrupa ülkelerini Türkiye’yi parçalamaya çalışmakla suçlar, bir başka deyişle Ecevit’i ofsaite düşürür. Bütün bunlara rağmen hükümet sarsılmaz.. 

Böyle şanslı bir hükümet dünyanın hiçbir yerinde yoktur! Çünkü onun "alternatifi yoktur.." Memleket bu hükümete mahkumdur..

Hükümet ne ölçüde duruma hakim? 
Ama bu hükümet de askere ve IMF’ye mahkumdur…

Bu hükümetin bir Kürt politikası yok. Kendisinden önceki hükümetler gibi o da Kürt sorununu askere havale etmiştir.

Yalnızca Kürt sorunu değil elbet, bütçeden askeri harcamalara, silaha, yani ordunun payına ne kadar ayrılacağına da asker karar verir. Yani bütçe de gerçekte askere havale edilmiştir..

Ülkenin iç ve dış tüm temel politikalarına, izlenecek stratejilere, temel taktiklere, kimin hükümet olacağına, kimin olamıyacağına, demokrasinin ne kadar olacağına, hangi yasa ve kararnamelere gerek olduğuna, yasaların nelere izin vereceğine, nelere vermeyeceğine ordu karar veriyor!..

Kürdistan’da olağanüstü hal kaldırılamaz, çünkü orduya göre daha sırası gelmedi ve de gelmez!

Ordu istemediği için Kürtçe televizyon ve eğitim olmaz!

Ceza Yasası’nın 312. Maddesi ve Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. Maddesi değişemez; çünkü ordunun görüşüne göre ülkenin stratejik durumu düşünce özgürlüğünü kaldırmaz!

Kimse MGK’ya dokunamaz, çünkü vatanı kurtaran ve ulusun iyiliğini herkesten çok düşünen generaller bu kurum vasıtasıyla siyasete ve sosyal yaşama yön veriyorlar, gerçek yasama ve yürütme işini yapıyorlar. Onlar olmasa sivillerin ne halt edeceği belli olmaz; vatan bölünür, şeriat egemen olur!

Devlet Güvenlik mahkemeleri gibi olağanüstü mahkemeler, RTÜK, YÖK gibi 12 Eylül kurumları, birer general fermanı olan 12 Eylül yasaları kaldırılamaz, değiştirilemez..

Kimse 12 Eylül çarkının bir dişlisine dokunamaz, çünkü bu daha önceki generallerden yadigardır!..

Türkiye’de generaller (albayların, yüzbaşıların ve de uzatmalı çavuşların hakkını yemeyelim, ama onları da generaller temsil ediyor) çok sistemli çalışmakta ve aklınıza gelebilecek her konuyu ince ince düşünmekteler. Brifingler bu düşüncelerin diğer devlet görevlilerine, basına ve üniversitelere iletilmesi, bu kurumlara ve kamuoyuna mal edilmesi için kullanılan araçlardan biridir.

Örneğin üniversitelerin, yani bilim adamlarının çeşitli konularda nasıl düşünüp davranması gerektiğine generaller karar verirler. Bunun için arada bir profesör ve doçentleri toplar, brifing düzenleyip onlara ders verirler!

Adliye mensupları için de brifing verir, ülkeyi bekleyen tehlikeleri gösterir, yargıç ve savcılara düşeni bir güzel gösterirler!

Arada bir basına da brifing verirler. Hatta sık sık gazetecileri toplayıp cepheye götürür, Kürdistan’da gezdirir, böylece ihtiyat askeri gibi eğitirler! Basının manipülasyonu kamuoyu oluşturmanın önemli bir yol ve yöntemidir. Basın mensupları bu işe alışmıştır ve çoğu teşnedir. Olmayanlar da baskı ve tehditle yola getirilir, olmazsa işinden ve aşından, bazan da başından edilir…

Brifingler hatta hükümet adamlarına, siyasilere verilir. Bu, bir bakıma direktiflerin yumuşak biçimde iletilmesidir, incitmeyen tarzda bir ikna yöntemidir. Siyasiler buna öylesine alışmışlar ki, bir ara Cumhurbaşkanı Sezer, memur kıyım kararnamesini hukuka aykırı bulup imzalamaya yanaşmayınca, Başbakan Ecevit, “askerler size bir brifing versin!” demişti…

Bu kararnameyle ilgili olarak, Ecevit ilginç bir şey daha demiş, basın mensuplarının, “Cumhurbaşkanı imzalamazsa ne olur?” biçimindeki sorusuna şöyle cevap vermişti:

“Bunu düşünmek bile istemiyorum!”

Evet, Ecevit bunun aksini düşünemezdi, çünkü gökten yıldırımlar yağardı! Çünkü bu kararnamenin çıkarılmasını generaller istemişlerdi.. Buna karşı çıkmak, padişah femanına karşı çıkmak gibi birşeydi.. Bu memlekette hükümet ordu karşısında işte böyle sinmiştir. Böylesine bir hükümet gerçekte hükümet sayılabilir mi?.

İşte böyle sevgili okurlar, bu söylediklerim aslında bildiğiniz şeylerin bir tekrarı. Görüldüğü gibi hükümetin işi kolaydır; fazlaca yorulmasına gerek yoktur. Gerçekte generaller hükümet işini üstlenmişlerdir. Hatta parlamentonun da ne yapıp yapmayacağını onlar düşünmekte, kanun tasarılarını ve önerilerini MGK Genel Sekreterliği vasıtasıyla ya da Genelkurmay bildirileriyle, şu ya da bu generalin günlük konuşmalarıyla bir güzel sunmaktalar. Generaller bu ülkenin toplum mühendisidir.

Her ne kadar generaller her konuda uzman iseler ve hatta, bir çalışma grubunu da ekonomiyi izlemek için örgütlemiş olsalar bile, yine de tevazu gösterip bu işi asıl uzmanına, IMF’ye bırakmışlar. Zaten para da ordan geldiği için başka türlüsü mümkün değil.. Generaller Türkiye’nin hakimi olsalar da, dünyanın hakimi değiller!

Elbet, generallerin bütün çabalarına, bu olağanüstü organizasyonuna, plan ve projelere, andıçlara, bildirilere ve elden düşmeyen, cennetten çıkma baston ve sopalara rağmen –asıl olarak da bu nedenle- sorunlar eksik olmuyor. Türkiye’de arap saçına dönüşmüş, kangren olmuş, biri bitmeden on tanesi uç veren sorunlar, peşpeşe patlak veren krizler, günübirlik değişen gündemler hayatı bir kaosa, ülkeyi cehenneme çevirir, insanlarımızı uğraştırır durur. Yine de hükümet hep “sağlam”dır, ona birşey olmaz! Çünkü onun alternatifi yoktur. Ülke ona mahkum, o askere mahkumdur. Bu nedenle hükümet ortaklarının hem kendi arasında, hem de hükümetle asker arasında işleyip giden bir uyum vardır ki bu uyum top patlasa, dünya yıkılsa etkilenmez.. Zaman zaman sivil kesimde çatlak sesler çıksa da generallerin sesi, yani sopası yükselince siviller ona bakar, hizaya gelir…

Askerlerle sivilleri karşı karşıya getiren son kriz 
İşte memleketin ve hükümetin işleri böylesine uyum içinde giderken, yolsuzluklara yönelik sözkonusu operasyonlar adım adım ilerler, ama demokrasi yönünde birtek adım atılmazken, hükümet birden nazara geldi! Sivil kesim ile ordu arasında kriz patlak verdi.

Bu iş “Beyaz Enerji Operasyonu” sırasında oldu. İçişleri Bakanlığı’nın bilgisinde, Ankara DGM savcısının denetiminde jandarma eliyle operasyon sürer ve Enerji Bakanlığı’nın üst düzey bürokratları göz altına alınırken Hürriyet gazetesinin verdiği bir haber, adını vermediği, ama silüetini bastığı bir jandarma komutanına ait sözler, kıvılcım etkisi yaptı.

General, “bu operasyon için düğmeye biz bastık, Enerji Bakanı’nın bu işten haberi yok, onu çizin!” demiş. Buna hem Mesut Yılmaz, hem Ecevit sert tepki gösterdiler. Yılmaz bu açıklamayı ve Hürriyet’in yayınını, siyasetçileri suçlama, hükümetin ve parlamentonun itibarını düşürme ve askeri iktidara davet etme çabası olarak yorumladı. Askeri rejimlerin yolsuzlukla mücadelede başarılı olamıyacağını, asıl yolsuzlukların böylesine karanlık dönemlerde boy verdiğini söyledi. Ecevit ise, ucu askere dokunan konularda şimdiye kadar kullanmadığı sert bir üslupla, haberin kaynağını “birtakım gizli görevliler” olarak niteledi, “bu sözlerin demokrasinin üzerine gölge düşürdüğünü” söyledi ve şunları ekledi: 

“Neyse ki edindiğim izlenime ve bilgiye göre bu gizli görevlilerin ardında bir örgüt yok. Biliyorum ki İçişleri Bakanı, Jandarma Genel Komutanı, Genelkurmay Başkanı da yok, devletin resmi istihbarat örgütlerinden biri de yok. Sadece perde arkasında, demokratik hukuk kurallarını özümseyememiş, kimliği belirsiz birtakım kişiler var. O nedenle içerde ve dışarda hiçkimse Türkiye’deki rejime ilişkin kaygı duymamalıdır. Yeterki bu üzücü olayın sorumluları bir an önce saptansın ve haklarında gereken işlem yapılsın. Eğer gereken işlem yapılmazsa toplumdaki çok az sayıdaki dikta rejimi özlemcileri yersiz hayallere ve heveslere kapılabilir ve kışkırtıcılığa kalkışabilirler. Kimse kaygı duymasın, demokrasi ülkemizde bir daha yerinden oynatılamıyacak biçimde kökleşmiştir.” 

Bu ülkede, sözde çok partili yaşama geçildikten bu yana, on yılda bir yönetime el koyup sivillere işten el çektiren cuntalar bir yana, böyle bir şey, adı belli ya da belli olmayan generallerin siyasilerin işine burunlarını sokmaları, açıklama yapmaları, hatta posta atmaları, basını bu amaçla maniple etmeleri ilk mi oluyordu? Besbelli hayır. Ecevit “sözkonusu üzücü olayın sorumluları saptanıp hakkında işlem yapılsın ki bu iş yol olmasın, darbe kışkırtıcıları cesaret almasın” diyor. Oysa bu iş çoktan yol olmuş! Bu koşullarda darbeye ise gerek var mı?. Yukarda verdiğimiz nice örnekten de anlaşılacağı üzere, gerçekte ülke generallerin emir ve tercihlerine göre yönetiliyor ve hükümet çoktandır ki ikinci plana düşmüş, kağıt üzerindeki yetkilerini kullanamaz hale gelmiş, sivil politikacılar itabarını yitirmiş… 

Bundan çok daha önemli ve hükümeti güç duruma düşürecek açıklama ve müdahaleler, suç ve skandal teşkil eden andıçlar karşısında susanlar, demokrasiyi, hukuku, kendi hak ve yetkilerini hatırlamayan hükümet adamları, Ecevit, Yılmaz ve ötekiler şimdi mi uyandılar?. Demokrasi üzerine gölge ilk kez mi düşüyordu? Hem ortada bir demokrasi var mı ki onun üzerine gölge düştüğünden, ya da onun kökleştiğinden, yerinden oynatılamıyacağından söz edilebilsin?. Bu demokrasi sayın Ecevit’in düşlerinde midir? Türkiye’nin bugünkü rejimi, eğer demokrasi ise, böyle bir demokrasi düşman başına! Öte yandan, bu hükümet ve bundan öncekiler demokrasi için, hukukun egemenliği için, 12 Eylül faşist rejiminin kurum ve yasalarını tasfiye için, Türk Pinoşesi Evren’den ve takımından hesap sormak için ne yaptılar? Gerçekte bugünkü durumun 12 Eylül döneminden ne farkı var? Daha dün yapılan cezaevi operasyonunun yarattığı dehşet manzaraları hangi demokratik ülkede görülebilir? Bu ülkede sıradan yurttaşlar şurda kalsın, aydınlar, hatta milletvekilleri görüşlerini özgürce söyleyebiliyorlar mı? İnsanlar özgürce gösteri yapabiliyor mu, hak arayabiliyor mu? Her yerde korku ve şiddet egemen değil mi?.

Bu hükümet ve bundan öncekiler, demokratik bir anayasa, demokratik bir siyasi partiler yasası için, düşünce özgürlüğünü gerçek anlamında geçerli kılmak için ciddi hiçbir girişimde bulundular mı? Ve kamuoyunun, özellikle de bir üyesi olmayı arzuladıkları Avrupa Birliği’nin etkisiyle bazı ufak tefek, göstermelik adımlar atmaya niyetlendikleri zaman da generaller karşılarına dikilince neden kararlıca direnmiyor, “bu sizin işiniz değil, ülkeyi halk adına parlamento ve biz yönetiriz,” demiyorlar?. Neden pısıp hazır duruşa geçiyorlar?. Son olayda bu cesaret kendilerine nerden gelmişti ve bu tutumu sürdürebilecek miydiler?

Kamuoyu günlerdir bunu tartışıyor. Ecevit’in ve Yılmaz’ın bu çıkışı, ordunun siyasete müdahalesinden, mevcut vesayet rejiminden memnun olmayan, bunu eleştiren aydınlar ve demokrat insanlar arasında bile yeterince destek bulmuyor, çünkü inandırıcı değil. Bu çıkışın nedeninin “beyaz enerji operasyonu”nda işin ucunun hükümetin bir bakanına, ondan da öte Yılmaz’a dokunması ve belki hükümetin durumunu etkilemesi ihtimalinden doğan kaygılar olduğu yaygın bir kanı.

Nitekim genelkurmay’ın Yılmaz ve Ecevit’e cevap niteliğindeki sert açıklaması hükümet cephesinde yeni bir suskunluğa yol açtı. Genelkurmay sözkonusu generali eğer biliyorsa bilmezlikten geldi, bilmiyorsa arama zahmetine bile katlanmadı. Aksine Ecevit’i, orduyu siyasi tartışmaların içine çekme çabasıyla suçladı; sanki ordu zaten siyasetin göbeğinde değilmiş gibi!. Yılmaz’ı ise açıkça müfteri olarak niteledi!

Bu açıklamaya karşı Ecevit, “birşey demek istemiyorum,” diyerek sustu. Yılmaz ise, “Genelkurmay bu işten eğer rahatsızlık duyuyor ve sözkonusu generali tespit edememişse ilgili gazeteden sorsun,” demekle yetindi…

Peki bu baylar kendi pozisyonlarında direnmiyeceklerdiyse neden sözkonusu haberi böylesine sorun haline getirdiler. Yağmayacaklardıysa neden gürlediler?. Daha önceleri pekçok kez yaptıkları gibi, bu haberi de duymazlıktan gelemezler miydi? Nasıl olsa sözkonusu olan bir yolsuzluk soruşturması, içişleri bakanının durumdan haberi var, savcının denetiminde yürüyor ve jandarmanın da belli durumlarda ilk soruşturma yapma yetkisi var…

Gelinen durumun sorumlusu kim? 
Türkiye’nin siyasileri ve asıl olarak halkı için acı olan bu durumun tek, hatta başlıca sorumlusu, gücü ellerinde toplayan ve bugün hemen hemen tüm demokratik açılımların ve değişimin önünde bir engel haline gelen asker ve polis değil. İşlerin bu duruma varmasında asıl sorumluluk, bizzat dünden bugüne ülkeyi yönetmekte olan sözde sivil politikacılarındır. Onlar demokrasinin ve özgürlüklerin yerleşmesi için kendilerine düşeni yapmadılar.

Cumhuriyetle birlikte demokrasiye geçilmiş olmadı. Tek partili dönemin parlamentosu bile asıl olarak, özgür seçimlerle değil, atamayla oluştu; seçmenler kendilerine sunulan listeye evet demekten başka bir seçeneğe sahip değillerdi. Çok partili döneme geçildikten sonra da demokrasi yine lafta kaldı. Çünkü yalnızca burjuvalar ve toprak ağaları parti kurma hakkına sahip oldular! Demokrasiye özgü gerçek bir çok seslilik, katılımcılık, düşünce, örgütlenme ve propaganda özgürlüğü hiçbir dönemde yaşanmadı. Cezaevleri ve idam sehpaları sürekli olarak muhalifler, solcular, Kürt yurtseverleri, hatta bazan hükümet adamları için çalıştı. Habire siyasi partiler kapatıldı. Yani, sözde demokrasiye geçilmiş olan 1946’dan sonra da batılı anlamda demokratik bir düzen oluşmadı. Sivil politikacılar da, kendilerinden önceki paşalar gibi, padişahlık döneminden miras kalmış keyfi bir yönetim tarzını seçtiler.

Böyle olması, dünyamızda yalnız Türkiye’ye özgü de değil. Eğer kendi özgül tarihsel koşulları nedeniyle bir istisna teşkil eden Hindistan’ın, kör-topal biçimde de olsa süregelen demokratik sistemini bir yana bırakırsak, sanayi devrimini başaramamış geri ülkelerde, şu veya bu etkiyle girişilen demokrasi denemelerinin hemen tümünün kaderi bu. Çünkü bu ülkelerde demokrasinin üzerinde biçimleneceği sosyal sınıflar ve ilişkiler, diğer bir deyişle, uygun bir altyapı yoktur. Despotik, yani zora ve keyfiliğe dayalı yönetim anlayışı demokrasi kılıfı altında da sürüp gidiyor. Öyle olunca da, zorun uygulayıcısı olan generaller ve polis müdürleri, sık sık iktidarı kendi hesaplarına gaspediyorlar. Türkiye’de de böyle oldu. On yılda bir askeri cuntalar sivilleri bir yana itip yönetimi kendi ellerine aldılar, topluma askerce biçim vermeye, sorunlara zaptiye kafasıyla çözüm bulmaya çalıştılar. Böylece her askeri dönem derin izler bıraktı, demokrasi yönündeki çabaları yaraladı. Askerler kışlalarına çekildikleri zaman da korkuları, tehditleri ve perde gerisinden yönlendirmeleri sürüp gitti. Bunu güvenceye alan kurumlar oluşturdular.

12 Eylül rejimi ise askerlerin ülke yönetimi üzerindeki etki ve yönlendirmesini kurumlaştırdı. Onu izleyen Kürtlere karşı kirli savaş dönemi ülkeyi tümüyle militarize etti, askeri ve polisi görülmemiş biçimde öne çıkardı. Sözde sivil yöneticiler ise, tüm bu dönemde, özgürlüklerin ve demokrasinin yerleşmesi için gerekli olan hiçbir şeyi yapmadılar; çünkü onlar da demokrasiden korktular. Yönettikleri halka özgürlük tanımaktan dikkatle ve ısrarla kaçındılar. Sözkonusu antidemokratik yasalar ve kurumlar, onlar için kolaycı bir yönetim aracı oldu. 

1950’lerde solcuları ve Kürt aydınlarını zindana ve işkence çarklarına gönderenler DP’nin sözde sivil politikacıları idi. 1970’li yıllarda, hem de askerlerin getirdiği 1961 anayasasını “lüks” bulan ve budamak, geriletmek için yanıp tutuşan; ülkenin demokrasi güçlerine, sola ve Kürt halkına karşı asker ve sivil komandoları, daha sonra “çevik kuvvet” adını alacak olan toplum polisini kullanıp terör estiren; siyasi cinayetleri hoşgörüyle karşılayan sivil Demirel’di. Aynı dönemde yarı Kürtçe çıkan bir gazeteye, Roja Welat’a tahammül edemeyip üzerinde polis terörü estirenler de hem Demirel, hem Ecevit’ti. 1990’lı yılların başında orduyu Kürt halkına karşı en şiddetli biçimde kullanan, faili meçhul cinayetlere patlama yaşatan, Kürt köy ve kasabalarının yıkım sürecini doruğa vardıran, sivil, genç, hem de kadın politikacı Çiller ve onun “sosyal demokrat” ortakları oldu.. O dönemin binlerce yasadışı operasyonunun sorumlusu özel valiler, polis şefleri, emniyet müdürleri, içişleri bakanları DYP listelerinden meclise taşındılar... 1974 yılında solcuları af kapsamı dışında bırakan, şimdi polisten kaçar ve afa muhtaç hale gelmiş Erbakan’dı.. 1996 yılında, salt hükümet olabilmek için Çiller’in yolsuzlukları üstüne sünger çekip onu yüce divandan kurtaran, Susurluk dosyalarını çekmecesinde gizleyen, temiz ve şeffaf toplum için mücadele edenlerle “gulu gulu dansı yapıyorlar” diye alay eden de aynı Erbakan’dı.. Sözkonusu politikacılar içinde “en sivili”, militarist olmayanı sayılan Özal bile, Kürtleri göçertmek için yapılan planın, düşünce özgürlüğünün kırıntılarını da ortadan kaldıran ünlü Terörle Mücadale Kanunu’nun mimarıdır ve generaller izin verselerdi, Körfez Krizi sırasında ülkeyi az daha savaşa sokacak olan da oydu! 

Özetle, bu sivil politikacıların hiçbiri gerçek anlamda sivil olamadı, demokrat olamadı. Osmanlı padişahları ne kadar sivilse bunlar da o kadar sivildiler.. Bunlar, Kürt sorunu başta olmak üzere, ülkenin sorunlarını barışçı ve demokrat yollardan, diyalog ve uzlaşmayla çözmeye yanaşmadılar. İnsanlarımıza hak ve özgürlük tanıyıp ülkede barış ve huzur ortamını buna dayandıracaklarına, tüm despotlar gibi yasakçı davrandılar, zora başvurdular, askeri ve polisi öne sürdüler. Kürtlerin, emekçilerin, solcuların, aydınların ve gençlerin istemlerine karşı sadece şiddet ve zor… Öyle olunca da kaçınılmaz olarak şiddet şiddeti doğurdu, şiddet araçları ve örgütleri büyüdü, ülke görülmemiş derecede militarize oldu, Türkiye bir polis devletine dönüştü.

Bu koşullarda ordunun böylesine güç kazanarak ülkenin gerçek hakimi haline gelmesi, demokrasi denen şeyin göstermelik olması ve politikacıların da hükümeti ve parlamentosuyla bir kuklaya dönüşmesi, hukukun yerini zorun alması, rüşvet ve soygunun alıp yürümesi çok mu şaşırtıcı?. Bu durumu yaratanlar en başta çapsız, ufuksuz, bizzat kendileri demokrat olmayan, çağdaş ve uygar olmayan politikacılardır. Onlar kendi zincirlerini kendileri ördüler.

Yılmaz ve Ecevit 
Sahnedeki politikacılar içinde ötekilerden biraz daha farklı olan, daha geniş bir ufuk taşıyan Yılmaz’dır. O, zaman zaman demokratikleşme yönünde dişe dokunur öneriler yapıyor, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılmasından yana açık tavır koyuyor ve bunun için olmayacak şartlar ileri sürmeden, Kopenhag Kriterleri’nin yerine getirilmesini istiyor, Kürt sorununun siyasi çözümünün gereğinden söz ediyor, ordunun sivil yaşama müdahalelerinden rahatsız olduğunu açığa vuruyor.

Ancak Yılmaz bu konularda kararlı ve tutarlı değil. Bazan, üstelik ölçüsünü de iyi ayarlamadan yaptığı sert çıkışların ardından, ordudan tepki gelince sessizce dönüş yapıp işin peşini bırakıyor. Bu kendisi için de ülke için de hoş olmayan bir durum. Oysa söylediklerinin arkasında dursa, uzun vadede hem kendisi, hem ülke kazanacak. Çünkü bu ülkenin gerçekten ileri görüşlü, değişimci ve kararlı insanlara ihtiyacı var. 

Ecevit’e gelince, Bay Ecevit, geçmişte yarattığı imajın aksine, hiçbir zaman ileri görüşlü ve değişimci olamadı. Kullandığı tüm semboller, sloganlar aldatıcıydı. Adına “barış hareketi” dedi, ama yaptığı savaştı ve Kıbrıs’ı işgaldi; çok kan döküldü. Bunu ulusal çıkarlar için yaptığını ileri sürdü ve kahraman pozlarına büründü; oysa ülkenin başına büyük bir dert açtı ve bugün de çözümü zorlaştırıcı ne varsa onu yapıyor..

Güvercini partisine sembol olarak seçti, oysa sorunların çözümünde hep şahince politikalar izledi. Bunlardan biri Kürt sorunudur. Ecevit bu sorunu hep yok saydı, “feodal bir sorun, bölgesel bir gerikalmışlık olayı” deyip çarpıttı. Kürtlere karşı kirli savaşı destekledi. Diyalogdan, barışçı bir çözümden inatla uzak durdu. İslami hareketle ilgili tutumu da benzerdi. Sorunun insan hakları ve demokrasi çerçevesinde barışçı bir çözümü için çaba göstermedi; yasaklarla, baskılarla sonuç almaya çalışanların yanında oldu. O, sözünü çok ettiği “hoşgürü”den fersah fersah uzak biri…

Ecevit geçmişte kendisini bir halk adamı, bir değişim umudu gibi sundu. Bu da aldatıcıydı. Pratikte halka karşı katı, emredici, yasakçı, baskıcı, ceberrut devletin yanında yer aldı. Bu eşi az bulunur baskıcı devleti bağnazlıkla savundu. Sistemin demokratikleşmesi için çaba göstermedi.

Bugünkü olumsuz durumda, ülkenin içine düştüğü çıkmazda, bu kaosta ve yaşanan cehennemde Demirel kadar Ecevit’in de payı var. Bu ülkenin yönetiminde kırk yıldır birinci dereceden rol oynayan kişilerden biri de o. Bu yaştan sonra değişmesi, demokrat olması, hoşgörüyle davranması artık zor, bundan öte olanaksız.. Aksine, yaşlılığın getirdiği doğal ve kaçınılmaz kayıplar bedenine, düşüncesine ve eylemine yansıyor. Ecevit ülkeyi 21. Yüzyıla taşıyabilecek bir lider olmak şurda kalsın, onu hala 20. Yüzyıla, soğuk savaş dönemine hapsetmeye çalışan biri. Onun ülkeye yapacağı en büyük –belki de ilk ve son- iyilik, siyasetten el etek çekip son günlerini evinde, Rahşan’ıyla ve şiirleriyle başbaşa geçirmek olmalı.

Onun şimdiye kadar yaptıkları akla uygun düşmediği gibi, şiire de hiç uygun düşmedi; eğer vakti kaldıysa, hiç değilse son günlerinde şiire uygun bir yürek ve tutumla yaşamayı denesin…

Bu kriz nasıl aşılacak? 
Son krizle birlikte, orduyla hükümet arasında uyum birhayli sarsıldı. Bundan böyle ne olacak? Hem de Avrupa Birliği’ne katılım için ciddi hazırlıklar yapılması gereken bir süreçte?.

Hükümetin ömrü ne olacak? Bu koşullarda ekonomik program ne ölçüde hayata geçecek?

Eminim, bu yazıyı okuyanların çoğu, bu kriz de aşılır, birkaç güne varmadan gündem değişir, bu kavga da unutulur diye düşünüyorlardır. Haklı da sayılırlar. Zaten açıklamalarıyla krizin patlamasına yol açan Ecevit ve Yılmaz geri adım attılar bile..

Bu ülke krizlere alışık, daha doğrusu krizkolik.. Yılda irili ufaklı nice kriz gelip geçiyor ve bundan dolayı ne ülke batıyor ne de hemencecik hükümetler değişiyor.. Ama bir şey var, ülkenin temel krizi, diğer bütün krizlerin anası, ülkenin yaşadığı sürekli kaosun ve cehennem manzarasının gerçek nedeni değişmeden kalıyor. Bu, ülkenin geçmişi, halihazır durumu ile geleceği arasındaki kavgadır. Statüko ile değişim ihtiyacı arasındaki çelişkidir. Ülkede olan biteni etkileyen, şu anda yaşanan çeşitli türden kavga ve görüntülere yol açan şey, Ecevit, Yılmaz, generaller, İslamcılar, şu veya bu kişinin, partinin veya hükümetin kişisel özlem, çıkar ve tercihinin ötesinde, bu çelişkidir. Yıllardır yaşanan ve bir türlü sonu gelmeyen bu geniş kapsamlı bunalım, kapıya dayanmış köklü değişim ihtiyacı ile statükonun, değişimden yana olanlarla, buna karşı çıkan tutucu ve gericilerin mücadelesinin ürünüdür. 

Türkiye çağa uyum sağlayacak mı, yoksa geçmişte mi kalacak, sorun işte budur. Ve sorunun cevabı bizce açıktır. Değişim kaçınılmazdır, dünya ölçüsünde olacaktır. Değişim kaçınılmazdır; çünkü değişen bir dünyada böylesine haksız ve çürümüş bir düzenin uzun zaman ayakta kalması akla, tarihin ve toplumun yasalarına aykırıdır.

20. Yüzyılın başında anlı şanlı Osmanlı İmparatorluğu çöküp gitti. Bazıları buna hayıflanır, yöneticiler şöyle yapmayıp da böyle yapsalardı imparatorluk yaşıyabilirdi sanırlar. Oysa altı yüz yılı aşkın süren ve üç kıtaya yayılan koca imparatorluk artık ömrünü tamamlamıştı. Osmanlı yayılmayla birlikte talan, yağma ve haraç üzerine kurulmuş bir devletti. Bu yayılma, yeni keşifler ve yeni bir teknolojiyle üretimi hızla arttıran, sistemini de yenileyen Batı’nın sınırlarında durdu. Ondan sonrası gerileme kaçınılmazdı. Yeni talan ve haraç kaynakları sona erince, eldekilerin bir bölümü de güçlü rakipler karşısında yitirilince, Osmanlı Balkanlar’a, Arabistan’a ve Anadolu’ya sıkıştı. Üretimi arttıramayan rejimin, eldekiler üzerindeki sömürü ve zulüm çarkı koyulaştı. Yıllar içinde ekonomik dayanaklarını yitirip çürümüş, kendisini yenilemekte başarısız kalmış, borç batağı içindeki bu haksız ve yoz rejim ayakta kalamazdı. Sonuçta, Osmanlı’nın yüzyıllar boyu soyup sömürdüğü, zincire vurduğu halklar bir bir kopup özgürleşirken, o, ikinci dünya savaşı macerasının ardından çöküp gitti.

Son yıllarda bir bölüm Türk aydını TC’nin durumunu da Osmanlı’nın son dönemine benzetiyorlar. Bunda haklılık payı var. Durum birçok bakımdan gerçekten benzer. Bir Avrupa ülkesi olmakla övünen Türkiye, Avrupa’nın en geri ekonomisine sahip. Kişi başına düşen ulusal gelir bakımından Yunanistan’ın dört kat altında. Bu gelirin önemli bir bölümü de uyuşturucu ve kara para gibi üretime dayanmayan kirli yollardan sağlanıyor. Türkiye’de pekçok kişi üreterek değil, meşru olmayan yollarla, uyuşturucu ve kara parayla, hayali ihracatla, banka hortumlayarak, hazineden çalarak, kamu mallarını yağmalayarak servet ediniyor… Devlet, halkını sürekli soyarak, zam ve vergilerle yaşamı dayanılmaz hale getirerek masraflarını karşılıyor. Bu koşullarda yürümeyen ekonomi, Osmanlı döneminde olduğu gibi, çağın düyunu umumiyesine, IMF’ye bağımlı hale gelmiş.. Rejimin komşularıyla ilişkileri gergin. Kıbrıs’ta savaştı ve yıllardır ülkenin sol ve demokrasi güçleriyle ve Kürt halkıyla savaşıyor. Son dönemde buna İslami hareket de dahil oldu. Alevilerin dışlanması ve hırpalanması ise sürüyor. On yılda bir gelen darbelerle görülmemiş ölçüde militarize olan, hak ve özgürlükleri budayan rejim, ülkenin kendi halkından da koptu. Böylesine ekonomik temeli çürük, haktan hukuktan yoksun, kitle desteğini yitirmiş çağdışı bir rejimin uzun ömürlü olması mümkün mü?

Böyle bir rejim de aynen Osmanlı gibi çökmeye mahkumdur. Elbet rejimin çökmesiyle bazı çevrelerin yaşadığı veya topluma yaşatmak istediği türden paranoyak kaygı ve evhamlar gerçekleşmeyecek; Türk ulusu yok olmayacak, Türkiye de kalacak; ama yaşanacak sözkonusu köklü değişimin ardından Türkiye çağdaş bir ülke olacak. Kürtler özgürlüklerine kavuşacaklar. Kürtler ve Türkler eğer yine birarada yaşayacaklarsa, bu federatif bir birlik olacak. Türkiye lafta, değil, gerçekten laik olacak. Aleviler, Yazidiler, Süryaniler ve öteki Hristiyanlar da baskı görmeden yaşayacaklar. Bir çeşit dine ve ideolojik baskı aracına dönüşen, toplumun politikasını, ideolojisini, giyim kuşamını, bir bütün olarak yaşam tarzını tek bir kalıba sokmaya çalışan kemalizmin hegemonyası sona erecek.

Geleceğin Türkiyesi işte böyle olacak. Bu bizzat Türk halkı için de, herkes için de iyidir.

Kuşkusuz, dünyadaki değişim dalgası tüm ülkeleri aynı anda kapsayamaz; bazıları için görece olarak erken, bazıları için geç olacak. Bu değişimin adımları, insanlık tarihine göre kısa, ama tek tek insanların yaşamına göre uzun zaman alır. Türkiye ise bu bakımdan bir İran’dan, Irak’tan, Pakistan’dan, Endonezya’dan farklı durumdadır. Türkiye hem coğrafya, hem değişim için gerekli ön koşullar, özellikle de kitlelerdeki değişim istemi bakımından çağdaş dünyanın sınırındadır ve içindeki tutucu güçler ne denli direnirlerse dirensinler, önümüzdeki 10-15 yıl önemli değişikliklere gebedir.. Değişim dalgası doğuya doğru ilerliyor ve bugün ona karşı direnenleri aşıp geçecektir. Kuşku olmasın ki, çok zaman geçmeden bugünkü yönetici kuşaklar, siyasetçiler ve tutucu bürokratlar, taşıdıkları dünya görüşü ve şartlanmalarla birlikte çekip gidecekler, yerlerini yeni kuşaklara, değişik anlayışlara bırakacaklar.

(*) Bu yazı aylık Deng dergisi için hazırlandı ve 58. Sayıda yayınlandı.

© KURDS, 2000  |  e-mail/e-posta
KOMKAR, den kurdiske forening i DK.
Nansensgade 30, 1. th, 1366 København K - Danmark
telefon & fax  +45 33 13 75 01
Sayfanın son güncellenme tarihi
5/02-2001
» Güncel haber ve makaleler
»Türkler yine Çıldırdılar 
F. Hasan