Haber-Yorum - Ocak, 2001
2000 Yılı ve “Cezaevlerinin
Ele geçirilişi!..”
Evet, bir yıl daha geldi, Türkiye’nin
ve Kürdistan’ın üzerinden geçip gitti. Yararlı, güzel hiçbir iz bırakmadan.
Sıcaktan kavrulan çöl toprağının üzerinden bir damla bile bırakmadan geçip
giden bulutlar gibi..
Oysa 2000 yılı taze umutlarla başlamıştı.
Türkiye Avrupa Birliği’ne aday adayı olmuştu. Çoğu kimse, Türkiye artık,
ister istemez değişmek, sistemi yumuşatmak, insan haklarını iyileştirmek,
demokrasi yönünde adımlar atmak zorunda, diyordu. Nerdee!..
Deve hendek atlar da bu ülkeyi yönetenler
demokrat olamazlar!
Yıl geçip gitti de Türkiye’yi yönetenler
temmuz böceği gibi saz çalmakla vakit geçirdiler. Sonbaharın soğuk günleri
gelip çatınca ve Avrupa Birliği “Katılım Ortaklığı Belgesi”ni önlerine
koyup neler yapmaları gerektiğini bir bir sayınca ise, akılları başlarına
–hayır- gelmedi, daha da başlarından gitti, çılgına döndüler.. Avrupalılara
öfkelendiler, babalandılar:
“Kıbrıs işi sizi ilgilendirmez!”
dediler.
"Kürtçe televizyon, Kürtçe eğitim
asla olmaz!” dediler.
Ama Türkiye’de halkın, aydınların
çoğu, hatta işverenler nerdeyse bir bütün halinde Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne
girmesinden yanalar. Böylece, nerdeyse kangren olmuş sorunların Avrupa’nın
desteğiyle çözülebileceği, ekonominin iyileşeceği, ülkeye barış ve demokrasi
geleceği beklentisi içindeler.
Böylece Türkiye’de kamuoyu ikiye
ayrıldı: Avrupa Birliği’ne katılmaktan yana olanlar, karşı çıkanlar. Bu
ikisi arasında zorlu bir tartışma başladı.
Tam da bu sırada, böyle durumlarda
hep olan şey oldu! Asker baş kaldırdı, Katılım Ortaklığı Belgesi’ne karşı
çıktı, ona olumlu yaklaşan politik çevrelere ve kamuoyuna posta atıp şöyle
dedi: “Kürtçe radyo ve televizyon, Kürtçe eğitim olamaz! Bu ülke fazla
hak ve özgürlük kaldırmaz! Kürtler legal politika bile yapamazlar! Avrupalıların
niyeti ülkemizi parçalamak!..”
Aynı günlerde ekonomik kriz patladı.
7 milyar dolar bir anda ülke dışına kaçtı, borsa yarı yarıya düştü, faizler
binlere fırladı. Türk hükümeti şaşkına dönüp yeniden IMF’nin kapısına koştu.
Aynı günlerde hükümet, af adı altında
hırsızı uğursuzu, katili serbest bırakırken, siyasi tutukluları “F tipi”
cezaevine, yani zindan içinde zindana koyup izole etmek için harekete geçti.
Bu yüzden tutuklular açlık grevine, ölüm orucuna gittiler, canları pahasına
bir direniş başlattılar.
Aynı günlerde sokaklar yeniden ısındı.
Artık göz göre göre açlık çeken işçi ve memurlar hükümeti protesto için
sokaklara dökülüp yürüdüler. Siyasi tutukluların ana babaları, kardeşleri,
demokrat ve aydın insanlar da “F tipi” cezaevlerine karşı yürüdüler, seslerini
yükselttiler.
Kısacası krizler üst üste bindi.
İşte bu anda, böyle durumlarda hep olan şey bir kez daha oldu. Önce sokaklarda
gençler, ardından polis kurşunlandı. Bunun ardından polisin kendisi, yeniçeri
usulü baş kaldırıp sokaklara düştü, hükümeti suçladı, düşman bildiği çevrelere
tehditler savurdu, intikam yeminleri etti…
Toplumda, basında ve her yerde “ne
oluyor?..” sorusu yükseldi. Sanki bildik bir filim yeniden oynuyordu, 12
Mart ve 12 Eylül öncesinde olduğu gibi.. Başbakan Ecevit’in kendisi bile,
olup bitenler karşısında şaşkın, “sanki birileri düğmeye bastı…” dedi.
Ne var ki hükümetin kendisi de pek
temiz mal değildi. O da selin yönünü hapishanelere çevirdi; böylece hem
polise ve askere iş buldu, hem de kitlelerin dikkatini hükümeti bunaltan
kimi sorunlardan uzaklaştırdı. Binlerce asker ve polis, panzer, dozer ve
helikopterlerle cezaevlerine hücuma geçti; kurşunladı, bombaladı, yaktı,
yıktı; böylece zindanları mezbahaneye çevirerek zaptetti, tutuklu ve hükümlüleri
bir kez daha ele geçirdi!..
Türk hükümeti bu operasyonun adını
da, dünya alemle alay eder gibi “hayata dönüş” koydu! Böylece amacını ölüm
orucundakilerin hayatını kurtarmak istermiş gibi göstermeye çalıştı. Ne
var ki bu büyük bir yalandı. Hükümetin amacı tutuklu ve hükümlüleri F tipi
cezaevlerine nakletmekti. Nitekim İçişleri Bakanı Tantan, buna ilişkin
operasyon hazırlıklarının daha bir yıl öncesinden başlatıldığını itiraf
etti.
Rejimin kolluk güçleri bu operasyon
sırasında ülkenin dörtbir yanındaki 20 kadar cezaevine aynı anda baskın
düzenlediler. Resmi rakamlara göre 8 bini aşkın komando ve jandarma ile
binlerce polis bu işte görev aldı ve bu operasyon sırasında cezaevlerine
atılan gaz bombalarının sayısı 20 binden fazlaydı. Asker ve polis, siyasi
tutuklu ve hükümlülere öylesine saldırdı ki, saldırı sırasında 20 kişi
öldü, yüzlercesi ağır yaralandı. O günden bu yana da ağır yaralılar arasında
ölümler devam etmekte. Toplam ölü sayısı daha şimdiden 30’u aştı ve görünen
o ki daha da artacak.
Bu operasyon ayrıca trilyonlarca
liraya mal oldu. Bu para eğer tutuklu ve hükümlülerin iyiliği için harcansaydı,
belki de bütün bu acı olaylar yaşanmazdı.
Türk medyası bu olaylar sırasında
bir kez daha dewletin borazanı gibi hareket etti, kamuoyuna yönelik yalan
bombardımanının gönüllü aracı oldu ve tam bir kışkırtıcılık yaptı. Beyni
yıkanmış ve gözü dönmüş kolluk güçlerinin kurşunlarıyla vurulup öldürülen,
ya da onlar tarafından yakılan tutuklu ve hükümlüleri, sanki kendi arkadaşları
tarafından vurulmuşlar, ya da kendi kendilerini yakmışlar gibi gösterdi.
Hükümet bu yalan furyasına “psikolojik savaş” adını takmıştı. Kolluk güçlerinin
ele geçirdiği “suç araçları” arasında Marks, Engels ve Lenin’nin resimleriyle
“iki kamyon kitap” da vardı!..
Sonradan açığa çıktı ki, bu olaylar
sırasında mahkumların açtığı ateşle öldürüldüğü söylenen Malatyalı çavuş
da bizzat arkadaşlarının silahından çıkan kurşunlarla vurulmuştu.
Acaba Türk hükümeti bu sorunu barışçı
yöntemlerle, diyalog yoluyla çözemez miydi? Bu mümkündü. Siyasi tutuklu
ve hükümlülerin birçok istemi haklıydı, karşılanabilir türdendi. F tipi
cezaevleri çağdaş standartlara uygun değildirler. Türk hükümeti eğer uzmanların
önerilerine uygun olarak bu cezaevlerinin iç mimarisinde belli değişiklikler
yapsaydı, uluslararası standartlara uygun olarak tutuklu ve hükümlü haklarını
geçerli kılsaydı, bunca kavga gürültüye, bunca kan dökülmesine gerek kalmazdı.
Soruna bir de başka bir yönden bakmalı:
Bugün Türkiye cezaevlerinde 12.000 siyasi tutuklu var, yani rejimin deyişiyle
12.000 “terörist!..” Bu kimin suçu? Hangi uygar ülkede böyle bir durum
vardır? Bu, sınırsız bir sömürü ve baskı mekanizmasının ürünü değil mi?.
Türkiye’deki rejim eşi görülmemiş
bir sömürü, soygun ve talan düzenidir. Zulüm ve zorbalık ise ona eşlik
ediyor. Halk aç ve işsizdir, temel hak ve özgürlüklerden yoksundur. Bu
yoz ve haksız düzeni eleştirdiği, hakkını aradığı zaman ise baskı ve işkence
görmekte, zindana atılmakta ve adı teröriste çıkmaktadır. Oysa gerçek bir
terörist varsa o da rejimin kendisidir.
Sözkonusu 12 bin siyasi tutuklu ve
hükümlüden eline silah almış, ya da silahlı bir eylem yapmış, şiddete karışmış
olanlar azdır. Bu insanların çoğu salt rejime karşı eleştirici oldukları,
görüşlerini dile getirdikleri için cezalandırılmışlardır. Genç ve çocuk
yaşta birçok insan salt duvarlara rejimi eleştiren sloganlar yazdıkları,
bu türden afişler yapıştırdıkları, ya da bir protesto gösterisine katıldıkları
için alınıp terörist diye suçlanmış ve ağır cezalara çarptırılmışlardır.
Son olarak “2. Manisa davası” denen gençlerin durumu buna somut örnektir.
Yaşları 15-20 arasında değişen bu liseli ve üniversiteli gençler, bundan
beş yıl kadar önce İzmir’de, Gazi olaylarını protesto amacıyla bildiri
dağıttıkları ve duvarlara afiş yapıştırdıkları için tutuklanıp 8 yıldan
15 yıla varan ağır hapis cezalarına çarptırıldılar ve Yargıtay kısa süre
önce cezalarını onayladı.
Bu gençler de “terörist” sayıldıkları
için sözkonusu şartla salıvermeden istifade edemediler. Böylece hırsızlar,
katiller serbest bırakılırken, onlar tecrit edilmek üzere “F tipi”ne sürüldüler.
Böyle bir ükede barış ve huzur gerçekleşebilir
mi? Açık ki, böyle bir ülkede sokalar da, cezaevleri de hep kaynıyacaktır.
Bunca kavga gürültüden, yıkım ve
yangından, ölü ve yaralıdan sonra da hükümet amacına ulaşmış değil. Cezaevleri
kaynamaya devam ediyor. Yüzlercu tutuklu ve hükümlü ölüm orucunu ve açlık
grevini sürdürüyor. Cezaevleri dışında da onların yakınları, yoldaşları
şimdi on kat daha gergin ve öfkeliler. Bundan böyle öç alma eylemleri görülebilir,
yeni olaylar patlak verebilir ve şiddet daha da tırmanabilir.
Kısacası, Türk devleti böylesi zorbaca
bir yöntemle cezaevleri sorununu çözmüş olmadı, üstelik onu daha da ağır
ve karmaşık hale getirdi.
Evet, sevgili okurlar, 2000 yılının
son ayı işte böyle geçti..
İnsan Türkiye’nin genel manzarasına
bakınca bu ülkeyi delilerin ve çılgınların yönettiği kanısına varabilir.
Bu yanlış da olmaz. Bu adamlar sanki ortaçağdan kalmışlar, öylesine ilkel,
öylesine yabaniler.. Ülkenin insanlarını kılıç zoruyla, korku ve tehditle,
işkence ve ölümle terbiye ediyorlar…
Bu ülkede cezaevleri sorunu da geçmişten
beri büyük bir sorun. Ama aslında ülke bütünüyle bir yarı açık cezaevi..
Bu, boydanboya telörgülerle, mayın tarlalarıyla, panzerler ve nöbetçi kuleleriyle
çevrelenmiş sınırlarından belli…
Biz bu vahşet manzaralarını, sömürüyü,
yalanı, talanı yazmaktan bıktık, sizler bu tür yazıları okumaktan bıktınız;
ama bu ülkeyi yönetenler, sorumlu mevkilerde oturanlar yaptıkları kötülüklerden
yorulmadılar. Onlarda utanç duygusu ve vicdan yoktur.
Böylesine ilkel ve kudurgan bir rejim
nasıl Avrupa Birliği’ne üye olabilir?
2000 yılı böyle geçti, bakalım 2001’de
neler olacak…
İnsan geçen yıla bakınca gelecek
yılla ilgili olarak da umutsuzluğa düşüyor. Türkiye’yi yönetenler yalnızca
geçen yılı değil, geçen yüzyılı da heder ettiler. Bunlar yeni yüzyılı da
böylesine heder mi edecekler dersiniz?.
Eğer onlara kalsa, ederler! Ama umutsuz
olmayın, sevgili okurlar. Bazı şeyler adama ve adam olmayana bağlı değil..
Bu bayların yasaları ne denli değişimi önlemeye çalışsa da toplumun kendi
yasaları vardır, gelişimi ve değişimi asıl onlar belirler ve kimse de onları
değiştiremez, engelleyemez.
Türkiye’nin düzeni artık çürümüştür,
ömrünü tamamlamıştır. Bu ilkel, haksız, zorba düzen değişen çağa ayak uyduramaz,
ayakta kalamaz. Değişim dalgası onun da kapısını çalıyor. Ola ki artık
kocamış, çürümüş bir ağaç gibi birkaç yıl daha ayakta kalacak. Ama bu bir
can çekişme dönemi olacak. Hiç beklenmedik anda, küçük bir esinti bile
onu yere serebilir.
Eğer bu yoz ve günü geçmiş düzenin
bir an önce yıkılmasını ve ülkemizin özgürlüğe ve barışa bir an önce ulaşmasını
istiyorsak, umudu canlı tutalım ve mücadeleyi kararlıca sürdürelim.
"Parti kapatma demokrasi için!"
"Milliyet” gazetesi, Anayasa Mahkemesi’nin
bir kararı için bu başlığı atmış: “Parti kapatma demokrasi için!”
Bilindiği gibi, Anayasa ve Siyasi
Partiler Yasası, siyasi partilerle ilgili öylesine engel ve tuzaklar koymuşlar
ki, şimdiye kadar bu yasakları ihlal ettikleri gerekçesiyle onlarca parti
Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatıldı. Türkiye bir partiler mezarlığıdır.
Kapatılanların çoğu da sol partiler, ya da Kürtlerin kurduğu ve Kürt sorununu
gündemlerine almış, bu konuda resmi görüşten farklı çözüm öneren partilerdir.
Bazan da İslami partiler aynı akıbete uğrar. Bunlardan biri, bir dönem
seçimlerde en fazla oyu alıp birinci parti durumuna gelmiş ve hükümet kurmuş
oyan Refah Partisi idi. Şimdi de Fazilet Partisi hedefte..
Ama artık hükümet edenler de uygulamanın
böylesine geniş tutulmasını sakıncalı bulur oldular. Hem parti kapatma
bir çözüm olmadığı, hem de bu uygulama yeni baş ağrıları yarattığı için.
Örneğin Fazilet Partisi’nin kapanması bir kısmi, ya da erken genel seçimi
gündeme getirebilir. Bu nedenle de şimdi iş başında olan Ecevit hükümeti
bu sınırları daraltmak, hiç değilse Fazilet Partisi’ni dışarda bırakacak
bir formül peşinde. Yani hükümetin amacı, benzer yasa değişikliklerinde
hep olduğu gibi, demokratikleşme değil, pratik yarardır.
Bu amaçla kısa süre önce Siyasi Partiler
Yasası’nın 103. Maddesi değiştirilerek, parti kapatma bir ölçüde zorlaştırıldı.
Ne var ki bu değişiklik, Cumhuriyet Başsavcısı’nın itirazı üzerine Anayasa
Mahkemesi tarafından Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edildi. Gerekçe
ise şuydu:
“Siyasi partilerin Anayasa’yla belirlenmiş
demokratik temel düzeni yıkmaya veya önemli ölçüde tehlikeye düşürmeye
yönelmeleri sözkonusu olduğunda yaptırım (kapatma) uygulanmasını engellemek
ya da önemli ölçüde zorlaştırmak, demokratik sistemin özüyle bağdaşmaz."”
Peki “demokratik temel düzen” için
“önemli ölçüde tehlike” nedir? Bu da başsavcının ya da Anayasa Mahkemesi
çoğunluğunun keyfine kalmış. Bu mahkeme şimdiye kadar pekçok sol partiyi
ve Kürtlerin kurduğu veya Kürt sorununun barışçı çözümünden söz eden partileri
(örneğin HEP, DEP, DDP, DKP) kapattı. Öyle anlaşılıyor ki bu ülkede Kürtlerden
söz etmek ve bu konuda izlenen devlet politikasını eleştirmek bile, “demokratik
düzen” için önemli bir tehlikedir!.
Tam da burada, şöyle bir soru da
akla gelebilir: Bu ülkede “demokratik düzen var mı ki?.”
Demokratik düzen olsa hukuk adına
böyle acınası kararlar olur muydu?.
Evet, bu ülkenin Anayasa Mahkemesi’nden
de işte böyle kararlar çıkıyor. Sen gel de bu ülkede haktan, hukuktan söz
et!..
Ama bu karara şaşmak için bir neden
yok. Susuzluktan kavrulan bir çölde elbet çınar ağacı değil, deve dikeni
yetişir. Böyle başa böyle tıraş!..
Bu mahkeme bu ülkenin seviyesine
son derece uygun!
Allah IMF’den razı olsun!
Türkiye’de elbette adalet olmaz.
Nasıl olsun ki? Bu ülkede devlet bütçesinden adalet bakanlığına ayrılan
pay yüzde bir bile değil, oysa askeriyeye ayrılan pay yüzde 34!
Bu ülkenin zaten ulusal gelir düzeyi
düşük. Gelen de askeriyeye gidiyor, tank-top, savaş uçağı, savaş gemisi
oluyor.
Halkın yoksulluğu bundan. Açlığın,
işsizliğin nedeni bu.
Ülke ekonomisi dara düştüğü zaman
hep halktan kemerleri sıkması istenir. Ama kemer sıkanlar yalnızca yoksullardır;
işçiler, memurlar, emekliler, yoksul köylülerdir. Zamlar ve vergiler hep
de onların omuzuna biner.
Memurun, işçinin satın alma gücü
yıldan yıla düşüyor, yani maaşı azalıyor; ama askeri masraflar düşmüyor,
tersine yıldan yıla artıyor.
Memurlar ve işçiler zaman zaman sıkıntılarını
dile getirmek için sokaklara dökülüyorlar, hükümeti eleştiriyorlar, ama
"“askeriyenin payını azaltın!” demek hiç akıllarına gelmiyor..
Ya da “Ekmeğimizi kurşun ve bomba
yapmayın!” demiyorlar hiç..
Ne militarizme karşı çıkıyorlar,
ne barış istiyorlar. Böyle şeyler akıllarına gelmiyor hiç..
Oysa askeriye bu kadar büyük pay
kaptıkça, ülkenin geliri silaha ve savaşa, üstelik manasız, haksız savaşlara
gittikçe, emekçilerin hali de elbet böyle olacak.
Asker bu parayı ne yapıyor? Kendi
ülkesinin halkına karşı savaşarak, “ülkem” dediği toprakları alt üst ederek
harcıyor. Son 15 yılda Türk devleti Kürt halkına karşı savaşta 100 milyar
doları aşkın para harcadı. Ama bu devlet, memurunun ve işçisinin zorunlu
tasarruf fonundaki 5-6 milyar dolar alacağını ödemiyor, bunun için para
yok diyor.
Türk devleti önümüzdeki birkaç yıl
için yeni silah alımları ve silah yapımı için 150 milyar dolar harcamayı
planlamıştır. Ama memurların ve işçilerin maaşlarına, hiç değilse enflasyon
oranında zam yapmaktan kaçınıyor, “bu, uygulanan programa aykırı düşer”
diyor!..
Bütün bunlar Türk solcularının da
pek aklına gelmiyor. Ordu sözkonusu olunca onlar bile susmayı tercih ediyor.
Kimileri ise övgüyü ve alkışı.. Ordu hep kahramandır!
Türk solunun bir bölümü, yıllar yılı
devrimde öncülük rolünü “asker-sivil aydınlara” verdi.
Solcuların bir bölümü geçmişte şu
sloganı atmayı pek severlerdi: “Ordu-millet el ele, milli cephede!”
Sol saflarda ve aydınlar arasında
birçokları yıllar yılı askeri cuntalara bel bağladılar. Hala da kendilerini
“cumhuriyetçi ve laik” sayan bu türden “aydın”lar az değildir.
Bunlar cunta amigolarıdır.
Evet, bu ülkede politikacı ya da
aydın, işçi ya da işveren, solcu ya da sağcı, kimse hükümete dönüp de “askeriyenin
payını azaltın, daha az silah satın alın!” demedi. Ya bu akıllarına gelmedi,
ya da bunu söyleyecek cesaretten yoksundular.
Ama IMF söyledi! Türk solcularının,
Türk emekçilerinin ve cuntacı aydınların düşmanı IMF…
Son krizden, ya da ekonominin dibe
vurmasından sonra, IMF Türkiye’ye taze para vermek için şartlarını bir
bir ortaya koydu. “Ya bunları yaparsınız, ya da tek kuruş vermem!” dedi.
Türk hükümeti ise “başım gözüm üstüne!”
dedi. Başka yolu yoktu.
Bu şartlardan biri askeri masrafların
kısıtlanmasına ilişkindir. Türkiye ilk elde ve önümüzdeki yıl için askeri
masraflardan 500 milyon doları kısmayı kabul etti.
Elbet bu fazla birşey değil. Ama
ilk kez böyle birşey oluyor, dokunulmazlık zırhı deliniyor..
Bu da IMF’nin sayesinde.. Koca koca
komutanlar, IMF’ye de bir höt desenize!..
Sağolasın IMF! İyi ki varsın!.. Her
ne kadar, yardım etme adına fakir fukara halkları soyan dünya tefecilerinin,
zenginler kulübünün hazine bakanı isen de, hiç değilse bize bir faydan
dokundu, generallerin arpasını biraz kıstın… Sen bu ülkenin insanlarına,
sayısı pekçok alık kargalarına, bu ülkenin kurnaz tilkilerinden daha zararlı
değilsin!..
“Doğu’da bölücü avı”
Bu başlığı da bir Türk gazetesinden
aldık: Doğu’da bölücü avı..
Gazetenin haberine göre Milli Güvenlik
Kurulu’nun, Kürdistan’daki “bölücülerin” ve öteki “düzen karşıtları”nın
(solcu, irticacı) ayıklanması için aldığı kararın ardından hükümet harekete
geçmiş. Bu amaçla Kürdistan’ın 23 ilinin (Adıyaman, Ağrı, Ardahan, Batman,
Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Antep, Hakkari,
Iğdır, Kilis, Kars, Mardin, Muş, Tunceli, Sirt, Urfa, Şırnak, Van) yanısıra,
Laz ve Gürcü nüfusun yoğun olduğu bazı Karadeniz illerinde (Artvin, Bayburt,
Gümüşhane) görev yapan memurlarla ( öğretmen, sağlıkçı, mühendis, müdür
vs) ilgili istihbarat raporları hazırlanmış.
Sözkonusu “bölücü, irticacı, sol
radikal” kişilerin saptanması ve memuriyetten çıkarılması için, geçtiğimiz
günlerde Dewlet Planlama Teşkilatı’nın çağrısı üzerine sekiz bakanlıktan
ve beş genel müdürlükten üst düzey yetkililerin katıldığı bir toplantı
yapıldı. Bu işin öncülüğünün DPT gibi, şu anda MHP’lilerin yönetiminde
olan bir kurul tarafından yapılmış olması ilginçtir. Anlaşılan bu, devlet
kurumlarını ırkçı-faşist kadrolarla doldurma planının bir parçasıdır. Toplantıya
katılan bakanlıklar ve genel müdürlükler ise şunlar:
İçişleri Bakanlığı
Maliye Bakanlığı
Milli Eğitim Bakanlığı
Bayındırlık Bakanlığı
Sağlık Bakanlığı
Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı
Çalışma ve Sosyal GüvenlikBakanlığı
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı
Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü
Karayolları Genel Müdürlüğü
Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü
İller Bankası Genel Müdürlüğü
Devlet Personel Başkanlığı
Bu toplantının sonuçları gizli tutuldu.
Yakın zamanda bir memur kıyımının yaşanması şaşırtıcı olmaz. Zaten hükümet
bir süre önce memurların işten atılmasını idarenin keyfi tasarrufuna bırakan,
yani memur kıyımını kolaylaştıran bir kararname hazırlamış, ancak yasaları
hiçe sayan bu kararname Cumhurbaşkanı Sezer tarafından geri çevrilmişti.
Memur kıyımının gecikmiş olmasının nedeni de bu olsa gerek.
PKK Türkiye’ye karşı savaşı tek yanlı
durdurdu; ama görünen o ki Türk devletinin Kürt halkına, tüm sol ve muhalif
güçlere karşı savaşı devam ediyor. Dağlardaki ve sınırlar ötesindeki operasyonlar,
kentlere de yöneldi. Ama rejim Kürtlerin, solcuların ya da artık denetiminde
olmayan islami çevrelerin memur olmasına bile karşı; onları açlığa mahkum
ediyor.
Böyle bir devlet eğer faşist değilse
ne? Onun faşist rjimlerden nesi eksik?..
Kürtçe TV ve kötünün kötüsü!
Türk devletinin yönetici ve sözcüleri
kendilerini diğer Ortadoğu ülkeleriyle kıyaslamaktan pek hoşlanırlar ve
Türkiye demokratik, laik bir ülkedir diye övünürler.
Bunu bir de biz Kürtlerden ve diğer
halklardan, farklı din ve mezheplerden sorun!
Ülkemiz Kürdistan dört devlet ( Türkiye,
Irak, İran ve Suriye) arasında bölünmüştür. Bu devletlerin hiç birinde
Kürtler durumlarından memnun değiller; çünkü özgür değiller, kendi durumları
ve gelecekleriyle ilgili söz ve karar sahibi değiller. En kötü durumda
olanlar ise Kuzey Kürdistan’da, yani Türkiye sınırları içinde kalan Kürtlerdir.
Irak’ta Kürt ve Kürdistan adları
yasaklı değil. Yaklaşık 40 yıldan bu yana Bağdat radyosu Kürtçe yayın yapmakta.
Bağdat televizyonu da yıllardır günboyu Kürtçe yayın yapıyor. Irak Kürdistanı’nda
eskiden beri Kürt diliyle eğitim yapılmakta. Bağdat Üniversitesi’ne bağlı
Kürt Bilimleri Akademisi var. Kürtlerle Bağdat hükümeti arasında 1961’den
beri savaş sürüp geldiği halde, hiçbir dönemde ne Kürtçe radyo ve televizyon,
ne de Kürtçe eğitim yasaklanmadı. Kürt Bilimler Akademisi ise çalışmalarını
aralıksız sürdürdü.
Irak Anayasası’nda Irak’ın iki ulustan,
Araplarla Kürtlerden oluştuğu yazılıdır. 1970 yılında ise Kürdistan’a otonomi
tanındı. Bugün de kullanılmakta olan hükümet ve parlamento binaları o dönemde
yapıldı.
İran’da da Kürt ve Kürdistan adları
hiçbir dönemde yasaklanmamıştır. Kürdistan hep bir eyalet olarak İran idari
yapısı içinde tanındı ve haritalarda yer aldı. İran’da da Kirmanşah radyosu
30 yılı aşkın bir zamandan beri Kürtçe yayın yapmakta. Uzunca bir zamandan
beri, bazı Kürtçe dergiler devlet desteği ile yayınlanmakta. Kürtlerle
Tahran hükümeti arasında yirmi yıldan bu yana süren çatışmalara rağmen
ne Kürt, Kürdistan ve benzeri adlar yasaklandı, ne de Kürtçe yayınlar durduruldu.
Son dönemde ise Kürtler İran parlamentosuna
kendi kimlikleriyle seçildiler, hatta Parlamentoda Kürtçe konuşmalar yaptılar.
İran televizyonu da Kürtçe yayın başlattı. Kirmanşah’da ayrı bir Kürtçe
televizyon kurulması için de hazırlıklar var. Yine Kürtçe eğitime İran’da
da, yeterli ve yaygın olmasa bile, artık izin veriliyor, yardımcı olunuyor.
Suriye’de her ne kadar Kürtçe okullar,
radyo ve televizyon yoksa da Kürtler kendi kimliklerini gizlemeye zorlanmıyorlar,
Kürtçe dergi ve kitap yayını gibi bazı haklardan yararlanıyorlar. Irak
ve İran’da olduğu gibi Suriye’de de Kürtler, kendi ulusal bayramları Newroz’u
özgürce kutluyorlar.
Ya Kürtlerin yaklaşık yarısının (20
milyon) yaşadığı Kuzey Kürdistan’da ve Türkiye’de durum nasıl?
Türkiye’de, Irak’taki gibi otonom
bir yönetim şurda kalsın, Kürt ve Kürdistan adları bile yasaktır, kullanılması
ağır bir suç sayılmaktadır!
Türkiye’de Kürtçe radyo ve televizyon
yasaktır, buna yönelik istekler ağır suç sayılmaktadır!
Türkiye’de Kürtçe eğitim yasaktır,
buna yönelik istekler vatana ihanet sayılmaktadır!
Türkiye’de Kürtçe kitaplar, dergiler,
gazeteler birkaç yıl öncesine kadar yasaktı. Kürtçe bir dergi çıkarmak
isteyene polisin cevabı şu oluyordu: “Kafanızı keseriz!..”
Bugün İstanbul’da basılan Kürtçe
kitaplar, dergiler ve haftalık gazeteler var. Yani bu tür yayınlar sözde
serbest. Ama bu aldatıcı bir durum. Çünkü bu yayınlar üzerinde çok ağır
baskılar var. Hemen tamamı yargıç kararı ya da doğrudan polis eliyle toplanıyor.
Hapis ve pa cezaları yağmur gibi yağıyor. Önlerinde binbir dağıtım ve satış
engeli var. Onları satmak, hatta alıp okumak cesaret isteyen bir iş, bazan
–gözaltına alınma, dayak ve işkence dahil-oldukça pahalıya mal oluyor!
Kürdistan’a sokulup dağıtılmaları ise zaten çoğu durumda tümden yasaklı..
Kısacası rejim bu yayınları boğuyor, yaşama şansı tanımıyor. Ekmek pişirme
hakkı olup da satma hakkı olmayan bir fırın gibi…
İki-üç yıl öncesine kadar Newroz
bayramının kutlanması da tümden yasaktı. Rejim 1 Mayıs gibi Newroz’u da
kana buluyordu. Şimdi sözde Newroz artık serbest. Ama bu da yine yalancı
bir serbestlik. Çünkü rejim, Newroz’un içini boşaltarak onu bir Türk bayramına
çevirmek istiyor. Bakanı, valisi, polisi ile kutluyor; ama Kürtlere kendi
ulusal bayramlarını kutlamak yine yasak!..
Türk yönetimi bir hak ve özgürlüğün
kullanımını doğrudan yasaklamadığı zaman da onu dejenere etmekte pek usta..
Buna demokrasi denebilir mi? Bu demokrasi
değil, demostrasidir…
Görülüyor ki Kürtlerle ilgili olarak
Irak ve İran Türkiye’den on kat daha iyiler. Ya da Türkiye onlardan on
kat daha kötü! Diğer bir deyişle kötülerin kötüsü…
Eğer Suriye de Kürtçe radyo ve televizyon
yayınına ve Kürtçe eğitime izin verirse, o zaman Türkiye bölgede, Kürtlere
ve diğer etnik gruplara yaptığı baskının dozuyla, bir ilkellik abidesi
gibi bir başına kalacaktır.
Diğer halklarla, din ve mezheplerle
ilgili olarak da Türkiye’nin durumu farklı değil. Türkiye laik olmakla
övünüyor. Bu haklı bir övünme mi? Türkiye gerçekten laik mi?
Laiklik farklı inançlara hoşgörü
ve bu inançlar arasında eşitlik demek. Oysa bu ülkede Ermeniler, Rumlar,
Yezidiler kırımdan geçirildiler ve zorla göçertildiler.
Bu ülkede Aleviler ağır baskılar
gördüler, bazan kırımdan geçirildiler ve kendilerini gizlemek zorunda kaldılar.
Hatta Sünni Müslümanlar bile zaman
zaman baskı gördüler. Kemalizmi nerdeyse yeni bir din haline getiren rejim,
halkın dini inanışlarına, örf adetine, hatta kıyafetlerine müdahale etti;
herşeyi keyfince düzenlemeye kalkıştı ve halkı gereksiz yere incitti.
Irak’ta, İran’da, Suriye’de ve Lübnan’da,
hiçbir Ortadoğu ülkesinde farklı din ve mezheplere karşı böylesine bir
baskı görülmemiştir. Ermeniler, Süryaniler ve Yezidiler, önemli gruplar
halinde yaşadıkları Irak, İran, Suriye ve Lübnan’da inançlarının gereğini
özgürce yapıyorlar. Yezidiler Ermenistan, Gürcistan gibi Hıristiyan ülkelerde
inançları nedeniyle hiçbir baskı altında değiller.
İşin doğrusu budur ve bu da gösteriyor
ki Türkiye’nin demokrasi ve laiklik üzerine söyledikleri düpedüz yalandır.
Türk devleti Ortadoğu’nun en zalim, en despot devletidir.
Roja Teze Kapandı
İstanbul’da Kürtçe ve Türkçe olarak
yayınlanan haftalık Roja Teze gazetesi yayınını durdurdu. Son sayısında
(74. Sayı) yapılan açıklamaya göre bunun nedeni gazetenin sahip ve sorumlularına
yönelik ağır hapis ve para cezaları, ayrıca gazeteye yönelik diğer baskı
ve engellemelerdir. Şimdiye Kadar Roja Teze’nin 36 sayısı hakkında toplama
kararı verildi. Sahibi, sorumlu müdürleri ve yazarları hakkında yüzlerce
dava açıldı, ağır hapis ve para cezaları verildi. Gazeteye yönelik süreli
kapatma cezaları peşpeşe dizildi. Kürdistan’a sokulması ise, Olağanüstü
Hal Bölge Valiliği’nin kararıyla zaten uzun zamandan beri yasaklanmıştı.
Kürtçe yayın yapan bir gazetenin
mehkeme kararıyla kapatılması, ya da baskılar sonucu yayınını durdurmak
zorunda kalması ilk değil. Okurlar üzülmesinler, Roja Teze’nin yeri de
boş kalmayacak, yeni yayınlar devreye girip mücadele bayrağını ayakta tutmayı
sürdürecekler.
Ferhad Can’ın bu konuya ilişkin
ve Roja Teze’nin son sayısında çıkan yorumunu, Kürtçe orijinalinden Türkçeye
çevirerek aşağıda sunuyoruz:
Şimdilik Hoşçakalın..
Ferhad
CAN
Sevgili
okurlar,
Bir kez daha, yüreğimiz sızlayarak
size hoşçakalın diyoruz. Çünkü Roja Teze de daha önceki haftalık gazetelerin
(Azadi, Dengê Azadi, Ronahi ve Hêvi) akıbetine uğradı. O da zorba rejimin
baskı ve engellemeleri nedeniyle yayınını durdurmak zorunda kaldı.
Bildiğiniz gibi, rejim geçmişte Kürt
diliyle dergi, gazete ve kitap yayınlarına hiç fırsat vermezdi. Bir dergi
ya da gazetede azıcık da Kürtçe ya da Kürt sorunuyla ilgili yazılar olsa
hemen saldırıya geçer, sahip, sorumlu ve yazarları tutuklar, Kürt devleti
kurmaya teşebbüs suçlamasıyla yargılar ve cazalandırırdı!
Ancak son on yılda bu konuda ufak
bir değişiklik var. Rejim artık Kürtçe dergi ve gazetelerin yayınına kağıt
üzerinde, ya da biçimsel olarak izin veriyor. Ama onları yaşatmamak için
de ne lazımsa yapıyor. Dağıtım ve satışı engelliyor, okurları ürkütüyor.
Yayınların sahip, sorumlu ve yazarları hakkında koğuşturmalar açılıyor,
hapis ve para cezaları yağıyor. Bazan da bu kişiler fiili saldırılara hedef
oluyor, hatta öldürülüyorlar… Diğer bir deyişle, rejim bu yayınlara sözde
izin vermiş olsa bile, gerçekte onları boğuyor. Daha da olmazsa mahkeme
kararıyla kapatıyor.
Bu politika, yaşamasını istemediği
küçük bir çocuğu bir anda değil, ama sille tokatla, aç susuz bırakarak
yavaş yavaş öldürmeye benziyor.
Türkiye’yi yönetenler hem böyle yapıyor,
hem de yabancılara dönüp şöyle diyorlar: ”Bakın, Kürt dili üzerinde hiçbir
baskı yok, Kürtçe gazeteler, dergiler, kitaplar ve kasetler serbest…”
Bu zorbalar bir de utanmadan Kürtlerle
alay ediyorlar, Kürtçe dergi ve gazetelerin serbest olduğunu, ama Kürt
halkının onlara iltifat etmediğini, bu nedenle kapandıklarını ileri sürüyorlar.
Bu geçmiştekinden çok daha ustaca
ve zalimce bir uygulama…
Kürtler arasında anadilini rahatça
okuyup yazabilenler elbet oran olarak azdır. Bunun nedeni ise açık, bu
Kürtlerin suçu değil. Zorba rejim Kürtlerin kendi anadilleriyle okuyup
yazmasını engellemek için ne lazımsa yapmıştır. Kürtçe okullar yasaktır.
Bir halkın dilinde eğitim yasaksa
ve dil üzerinde bunca baskı varsa sonuç başka türlü olabilir mi? Türk dili
de 15-20 yıl süreyle böylesine yasaklansaydı, Türklerin durumu ne olurdu?.
Ama bu zorbalarda ne mantık, ne de
insaf var. Dünyanın hiçbir yerinde bir halkın dili ve kültürü üzerinde
böylesine bir baskı mekanizması, böylesine bir ilkellik ve vahşet görülmemiştir.
Sevgili okurlar, yüzyüze olduğumuz
bunca haksızlığa ve zorbalığa rağmen, yılgınlığa düşmemeli, umutsuz olmamalı.
Sorunun çözümü yine de mücadeleye, çalışmaya, üretmeye bağlı.
Kürt halkı yüzlerce yıl direndi,
varlığını, dilini ve kültürünü bugünlere kadar korudu. Kuşku olmasın ki
bundan sonra da koruyacak. Kürt aydınları, yüzyılı aşkın süreden beri,
son derece zor koşullarda Kürtçe yayınlar çıkarıyor, Kürt dilini basın
yayın alanında yaşatıyorlar. Bundan sonra da yaşatacaklar.
Türkiye’de Kürtçe haftalık gazete
yayını 1991 yılında Azadi ile başladı, onun kapanmasının ardından, zorluklara
yiğitçe göğüs gererek başkalarıyla sürüp bugünlere geldi.
Kürt dili ve kültürü günümüzde 100
yıl, hatta 20-30 yıl öncesinden çok farklı; önemli bir gelişme var.
Bu yürüyüş durmayacak, durmamalı.
Bir çıra sönse de bir başkası yanacak.
Çıranın yerini fanus, ya da lüks lambası alacak..
Ola ki kısa bir süre soluk alacağız,
ama bu daha ileri adımlar atmak için güç biriktirme dönemi olacak. Siz
yüreğinizi ferah tutun. Dörtlükte şöyle deniyordu:
Birbirinden doğar ölüm ve yaşam
Umut acıların toprağında yeşerir
Kuru toprakta ölür ilk damlalar
Sonrakiler akar, ırmak olurlar
Siz de kendinizi bu yeni adımlara
hazırlayın, kendi damlalarınızı ötekilerinkine katın; öyle ki bundan bol
sulu pınarlar, gür akışlı çaylar oluşsun…
Sevgili okurlar, yeniden buluşuncaya
kadar size ve Roja Teze’ye hoşçakal diyoruz!
Katliam Yurt dışında Protesto
Edildi
Türkiye‘de siyasi tutuklulara karşı
girişilen katliam dış kamuoyunda geniş yankı ve tepkiler yarattı. Ayrıca
yurt dışındaki Kürtler ve Türkler de çeşitli Avrupa ülkelerinde kıyımı
protesto ettiler. Bunlardan biri Köln‘de yapılan protesto eylemi idi.
Siyasi tutukluların, F Tipi cezaevlerine
karşı başlatıkları açlık grevi ve ölüm orucu eylemlerini desteklemek, onlarca
tutuklunun katledildiği, yüzlercesinin ağır yaralandığı cezavlerine yönelik
saldırıları protesto etmek amacıyla, Ölüm Orucuyla Dayanışma Komitesi (İKM,
DESTUTAK, BİR-KAR) 23 Aralık Cumartesi günü Federal Almanya‘nın Köln kentinde
bir protesto yürüşüyüşü ve miting düzenledi. Eylem Ebertplatz meydanında
başlayıp, Dom Kilisesi önünde yapılan mitingle son buldu.
Yürüyüşe yaklaşık üçbin kişi katıldı.
Yürüyüş komitesinin, hiç bir siyasi örgütü sembolize edecek flama vb. meteryalerin
taşınmaması kararına, eyleme katılan bütün örgüt ve kuruluşlar uydu. Eylemi
örgütleyen ve destek veren örgüt ve kuruluşlar her biri ayrı ayrı oluşturdukları
kortejlerde, katliamı protesto eden flamalar altında yürüdüler.
Bu eyleme PSK taraftarları da yaklaşık
300 kişiyle destek verdi. PSK taraftarları „Cezaevlerindeki Katliamları
Protesto Ediyoruz“ flaması Kürdistan bayrakları ile katıldılar. Yürüyüş
ve miting boyunca kitleler, sık sık „Susma! sustukça sıra sana gelecek,
F tipi cezavelerine hayır! Siyasi tutuklulara Özgürlük, Bımre Koleti Bıji
Azadi, bıji Azadiya Kurdıstan, Kahrolsun Faşizm, Yaşasın Halkların Kardeşliği,
Hoch die Internasyonale Solidarität“ sloganlarını haykırdı. Yürüyüş ve
mitingde PSK´nın Türkçe, Komkar´ın ise Almanca, cezaevlerindeki katliamlara
yönelik çıkardıkları bildiriler yoğun bir şekilde dağıtıldı.
Yaklaşık dört saat süren yürüyüş
ve miting herhangi bir olumsuzluk yaşanmadan, disiplinli bir şekilde sona
erdi.
Dengê Kurdistan © 2001
|