kurds.dk> Türkçe
Komkar
Makale
Haber
Basın açıklaması
Araştırma
Kültür
Aktivite
Yayın
Fıkra
Arşiv
Link

Kurds.dk kontakt
Kontakt

arama
Site search
Web search
powered by FreeFind
| Dansk | English | Deutsch | Français | Kurdî | Türkçe | Farisî | Erebî |

kurds.dk > Türkçe


Demokrasi tartışmaları
S. Çiftyürek 
 
Demokrasi ve özgürlük arayışını merkezine alan tartışmalar, aydın ve siyaset çevrelerinde yeniden belli bir yoğunluk kazandı. Bu zorlama değil, yaşamın dayattığı bir tartışma ve arayıştır. Bireyler ve toplumlar doğallıkla en çok yoksun bırakıldıkları şeylerin arayışında olurlar. Halkımız ve aydınlarımız da dün olduğu gibi bugünde egemen güçlerce yoksun bırakıldıkları demokrasi, özgürlük, ekmek arayışında oldular. Bu kavga ve arayış günümüzde de sürüyor. Demokrasi ve özgürlük tartışması elbette önemlidir ama asıl önemli olan tartışmanın içeriği ve hedefleridir. Yoksa, bağnaz burjuva siyasal partiden Marksist siyasi akımlara varana kadar çok geniş bir siyasal yelpazede savunulan demokrasi, özgürlük kavramlarını somut bir içerikten yoksun savunmak hiçbir şeyi savunmamaktır. Bu tartışma Fırat'ta Yaşam'da da doğrudan ya da dolaylı olarak başından beri sürüyor. Sedat Yurttaş, F.Yaşam'ın 55. ve 58. sayılarında ki yazılarıyla, bu tartışmaya hem açık davetiye çıkardı, hem de dile getirdiği eleştirileriyle tartışmayı kendisi de sürdürmek istiyor. Sayın Yurttaş, F. Yaşam'ın 55. sayısında ki "Doğrudan Sorular" başlıklı yazısını bitirirken, birlikte tutumun örülmesine hizmet edecek tartışma ve arayışların yeterince olgunlaşmadığını "ve bugünden yarına hemen bütün soruların doyurucu yanıtlar bulmayacağının farkındayız. Tam da bu nedenle, çok daha geniş kesimlerin, daha uzun zaman ayırarak yanıt aramaları gerekir kanatindeyim" diyor. Gündemdeki soruların yanıtlarının bir yanıyla tartışma sürecinde verileceği doğrudur, ama bir boyutuyla da soruların yanıtları pratik yaşamın kendisinden gelecektir. En başta bu nedenle girilen yeni süreçte zamana ihtiyaç vardır. Sonunda sıkıntıya düşmemek için başlangıçta dikkatli ve uzun soluklu davranmakta yarar vardır. Yaşamda olduğu gibi siyasette de erken olgunlaştırmanın ürünü olan olguların yıkılışı da erken olmuştur hep. Doğal olgunlaşmayan, ya da siyasal iradenin olması gerekenden daha fazla iradi müdahalenin ürünü olarak şekillenen olgunlaşmaya dayalı başarılarda, yine kolaylıkla elden uçup gitmeye, dağılmaya hep mahkum olmuşlardır. Kısacası yaşamda ve siyasette, aceleyle başarılan tersinden de kolaylıkla elden çıkarılmıştır. Tartışmaya, yaşamda ki pratik yönelişlerle bağlantılı bir tartışmaya her dönem olduğu gibi, bugün de ihtiyaç vardır. Sorumlu, uygar ve özgür bir tartışma zenginliğine, başta işçi-emekçi halkın olmak üzere hepimizin ihtiyacı vardır "Kullandığımız dil" dahası demokrasi ve özgürlüğe bakışımız farklı olabilir. Tam da bu farklılıklar nedeniyledir ki; yurtseverlerden, sosyalistlere kadar uzanan geniş yelpazedeki devrimci güçler, uygar ve olabildiğince de özgür bir tartışmayı üretebilmelidirler. Devrimci, sosyalist güçler yelpazedeki güçlerin demokrasi ve özgürlük kavramına ilişkin, farklı görüşleri, farklı duruşları bütün netliği ile açığa çıkarılmadan ve öncelikle farklılıklar kavranıp sindirilmeden, hareketin genel çıkarları üzerinde uzlaşma da sağlanamaz Elbette hepimizin doğruları vardır. Ve herkes kendi doğruları için başkasını ikna etme mücadelesini sürdürecektir. Bu doğaldır, fakat ikna etmek ile farklılıkları kabul etmek sınırdaştır. İknanın ya da görüş birliğine varmanın olumlu sonuç vermediği yerde, muhatabı farklılıklarıyla birlikte kabul edip, bunun üzerine ortak paydaların aranması gerekiyor. Şöyle denilebilir: "hareketin genel çıkarları ve ortak ilkeleri az çok bellidir, bunlar üzerinde uzlaşılarak yol alınabilir." Hayır, sorun sanıldığı kadar basit değil. Hele, hele farklı siyasi akımların, her birinin temsiliyet iddiasını taşıdıkları sınıf veya katmanlara dayalı kitleselleşemedikleri (biri hariç) bugünkü süreçte, genel ulusal çıkarlar üzerinde uzlaşmak daha da zordur. Çünkü; her siyaset, hatta her devrimci aydın, temsil ettiği sınıfın, katmanın çıkarlarından hareketle genel ulusal çıkarlara ulaşılır. Başka bir ifadeyle; her siyaset, temsil iddiasıyla yola çıktığı, sınıfın veya katmanın çıkarlarını ulus ya da halk adına genelleştirirler ya da esnetirler. Her sınıf ya da katman temsil edildiği siyaset aracılığıyla kendini toplum adına genelleştirme mücadelesi verir. Kısacası, her sınıf, her katman ve bunların siyasal temsilcileri, dünyaya kendi penceresinden bakarlar, ama dünyanın bir kesitini değil tamamını görmeyi hedeflerler. Demokrasinin sınıflar üstü olmayışının altında da esas bu genelleştirme yatar. Her sınıf, özellikle iktidara gelen her sınıfsal güç, kendi demokrasisini, toplumun tümü adına genelleştirir. Anayasa ve diğer temel yasalar bu genelleşmeyi ifade eder. Herkes, ama herkesin demokrasi ve özgürlük istediği halde, bu kavramlar üzerinde bunca tartışma ve kavganın yaşanmasının temelinde de, yine sözünü ettiğimiz genelleştirme amacı bulunur. Sermaye ve onun siyasal partileri son yıllarda daha çok demokrasi ve özgürlük propagandasını yapmaktalar. Çünkü sermayenin uluslararası sermaye ile bütünleşme yönelişi bunu gerektiriyor. Sermaye herkes için değil, kendisi için daha fazla demokrasi ve özgürlük istiyor. Demirel'in bugün burjuva siyasetin en azından bir kesimince "en büyük demokrat" hatta "demokrasi mücadelesinin kahramanı" ilan edilmesinin temelinde de demokrasinin sınıfsal içeriği bulunur. Demek ki, demokrasi, özgürlük ve hatta sosyalizm kavramlarına belirli bir somut içerik kazandırılarak savunmak durumundayız. Somutluk sağlanmadan yola çıkılırsa, ya da bu kavramlara sınıflar üstü bir anlam yüklenerek savunmaya kalkılırsa, savunanlar kendilerini S. Demirel'in demokrasi savunusu veya Fransız Sosyalist Partisi'nin "sosyalizm" savunusu çizgisinde bulabilirler. Sayın Yurttaş ne der bilmem, fakat ben demokrasinin sınıflar üstü bir içeriğe sahip olmadığı görüşündeyim. Bu, benim demokrasi ve özgürlüğe ilişkin yaklaşımlarımı bütünüyle belirler, içerik kazandırır. Kısacası ben, demokrasiye, özgürlüğe emeğin penceresinden bakıyor ve bunun tüm ezilen halk adına genelleştirilmesini savunuyorum. Geçerken bir şeyi daha belirteyim; ortak payda olarak üretilecek program ve bunun aracı olarak parti ya da cephenin aynı süreçte bir iç mücadele (ideolojik mücadele) alanı olduğu gerçeği başından kabul edilmezse, birlik ne kadar sağlam yaratılırsa yaratılsın ayrışmalar kaçınılmaz olur. Uzlaşma ve ortak davranışa ihtiyaç vardır, fakat bu farklılıkların reddi üzerinde değil, kabulü üzerinde olursa sağlıklı ve ilerletici olabilir. Benim R.Teze'nin 14.04.2000 tarihli sayısında yayınlanan "Yasal Parti Tartışmaları Üzerine" başlıklı yazıda belirttiğim kimi görüş ve değerlendirmelere sayın Yurttaş, eleştirel yaklaşıyor ve yanıtlamamı istediği kimi soruları yazısında dile getiriyor. Özellikle HADEP, DBP ve başka odaklarca da sürdürülen yeni parti arayışına ilişkin; "adı yeni ama politikaları eski olacak olan bir parti arayışı neden?" şeklindeki soruma, sayın Yurttaş, "Hayır arkadaşlar eski olan, değişmeyen 'Demokrasi Hareketi' değil. Değişmeyen bu anlamda eski olan sizin yargılarınızdır" diyor. Hem eleştirel yaklaşımların üzerinde durabilmek hem de yanıtlamasını istediği sorulara yanıt verebilmek için, öncelikle üç temel noktada kısa bir değerlendirmeye ihtiyaç vardır. 
1- Siyasetin hem nesnesini hem de öznesini oluşturan işçi, emekçi halk yığınlarının başka bir ifadeyle, devrimci kavganın hem nesnel hem de öznel dinamiklerinin yeni süretçeki durumları nedir? Dinamikler gerçekten dinamik mi yoksa geçmiş süreçte harcanan enerji ile güç kaybına uğrayan halk yığınları yorgun mu düştüler? 
2- Sermaye ve rejim ne yapmak istiyor? Yeni yönelişler belirlenmeden, sermaye ve rejimin konumu ve yönelişlerine ilişkin netliğe ihtiyaç vardır. 
3- Değişimin siyasal öznesi iddiasını taşıyan, genel olarak devrimci muhalefetin, özel olarakta siyasal yapıların durumu, tutum ve yönelişleri üzerinde bir kavrayışa ihtiyaç vardır. Kısacası genel olarak halkın (emeğin), sermayenin ve siyasetin olabildiğince kısa ama nesnel bir değerlendirmesini yapabilirsek, o zaman geleceğe dönük daha somut ve gerçeğe en yakın yönelişler belirleyebiliriz. 

Emekçi sınıfların durumu... 
Kitleler, toplumsal değişmenin ve tarihsel ilerlemenin hem nesnesi hem de öznesidirler. Bazı dönemler siyasetin nesnesi, bazı dönemler ise öznesi olma konumları belirgindir. Uzun evrim yıllarında, kitlelerin siyasetin nesnesi konumları belirgindir. Buna karşın devrim yıllarında kitleler ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel değişimin aktif öznesi işlevini üstlenirler. Tarih bunun sayısız örnekleriyle yüklü. Şöyle de denilebilir: Evrim yılları kitlelerin değişme hazırlandığı (değişime uğratıldığı) yıllarken; devrim yılları kitlelerin değişimi gerçekleştirdiği yıllar. Birinde belirgin olarak değişimin nesnesi, diğerinde belirgin olarak değişimin öznesi. Bu genellemenin ışığında ülkemizdeki emekçi sınıfların özgürlük ve demokrasi kavgasındaki konumu bugün değişimin öznesinden çok, değişime uğratılması gereken nesnesi durumundadırlar. Halk yıllarca süren savaşın tüm ağır yükünü omuzladı. Mücadelede bir taraf olmanın ötesinde 1990'lı yılların başındaki serhıldanlarla dinamik bir özne olarak da mücadelede yerini aldı. Geliştirilen mücadeleye ve ödenen bedellere rağmen kurtuluş mücadelesinde tünelin ucunun gözükmemesi yorgun düşen yığınların yeniden enerji birikiminin engeli durumunda. Buna rejimin halka dönük çok yönlü ve ağır saldırılarıyla 3 milyonu bulan kitlenin göçe zorlanmasının sonuçlarını eklemek gerekir. Ve üstünü üstlük yurtsever hareketin geliştirdiği Demokratik Cumhuriyet Projesi'(DCP)nin kitleler üzerindeki olumsuz etkisi dikkate alınmalı. Kavga içerisindeki aktif kitle damarı, süreç içerisinde deşarj oldular, yoruldular ve DCP'nin yüreklerde, beyinlerde yolaçtığı yıkımın ağır baskısı altındalar. Kitlenin yeniden güç toplayacağı zamana ihtiyaç vardır. Kitleler açısından kavgada yorulmak, dinlenip güç toplamak da, dinamik olmak kadar bilimsel bir olgudur. Halk, sırf cesarete ya da bilek gücüne dayalı kavganın bedelini ağır ödedi. Ve zaferin yolunun sadece etkin silahlarla açılmadığını yaşayarak gördü. Geleceğe dönük arayış ve önerilere temkinli bakıyor. Girilen süreçte, işçi, emekçi yığınlar geliştirilen mücadelede, ödenen ağır bedellere karşılık rejimin küçük de olsa belli adımlar atmasını bekliyor. Ulusal istemler yönünde atılacak küçük bir adım bile halkın; "süreç bu kazınımla noktalandı, artık yeniye bakalım" türünden yeni arayışlara yönelmesinin zeminini hazırlar. Psikolojinin farkında olan rejim ise değişimin moment noktasını sürekli geriye çekiyor. İnsan psikolojisinin, öngördüğü çıkarlar peşinden koştuğu; özellikle kitlelerin yorgun üştüğü ya da yenilgi yıllarında bunun daha belirgin yaşandığını bilmemiz gerekir. Ve ek olarak, halkın görünürde tanrı ya da peygambere inandığına bakmayın, halkın gerçek tapınağında yiyecek bulunur. Rejim bunun farkında ve "halka aş-iş kapısı açıyoruz" demelerinin altında bu yatar. Demek ki rejimin, mevcut ulusal potansiyeli sistem içerisine çekme ve dağıtma tehlikesi ciddidir. İşçi, emekçi halk, kent merkezli halk, ekonomik, sosyal yaşamdan kültürel değerlerine varana kadar, her yönüyle bir değişim sürecindedir. Yığınlar açısından girilen yeni süreç, yeniden enerji biriktirme, güçsüzlüğün yeniden güce, dinamizme dönüştürüleceği sürecidir. Elbette, siyaset işlevini üstlenebilirse. Kent ve kapitalizm merkezli olarak, ulusal ve sosyal yeni çelişki ve çatışma zeminleri güçleniyor. Bu zeminler üzerinde yüzbinlerin giderek yeni arayışlara yöneleceğini öngörüyoruz. Devrimci siyasetin ve aydınların öncelikli görevi; işçi, emekçi yığınların kent ve kapitalizm merkezli konumlarını, arayışlarını kavramak, ilkeli ve uzun soluklu olduğu kadar canlı bir elin esnekliğine sahip politikalarla sürece müdahale etmektir. Yine siyasetin önünde, girilen yeni süreçte, halkın geçmiş, bugün ve geleceğe ilişkin ayrıntılı aydınlatılması, bilinçlendirilmesi görevi duruyor. Yaşanan son sürecin öncelikle neden, sonuç ilişkisi içerisinde ayrıntılı bir izahı ile birlikte geleceğe ilişkin, perspektiflerinin anlaşılır bir üslub ile halka taşınması gerekiyor. Kısacası, girilen süreçte siyasetin nesnesini oluşturan halka dönük devrimci siyasetin, daha da önemlisi devrimci kültür-sanatın bilinçlendirme, aydınlatma görevi bulunuyor. Siyasetin sanatı olduğu gibi, sanat, kültürün de siyaseti olduğu, olması gerektiği gerçeği burada anlam kazanır. 

Rejimden "Demokratikleşme" beklenmemeli 
Türkiye geneline dönük demokratikleşme adımlarının ya da ulusal sorunda kimi adımların atılacağı beklentisi gerçekçi değildir. Rejim oyalıyor, zaman kazanıyor. Rejimin ulusal potansiyele dönük politikaları deli tayı(huysuz atı) yakalamak isteyen adamın davranışına benziyor. Adam içi arpa dolu kalburu ata uzatır, arpanın kokusunu alan at, yanaşır. At yanaştıkça adam kalburu geri çeker ve atı yakalar. Atı yakalayıp bağladıktan sonra, arpa verip, vermemesi pekde önemli değildir! Rejim bir süreden beri, Kürtlere kimi hakları verdi, verecek gibi davranıyor, fakat somutta hiçbir adım atmıyor. Ama adım atacağını hep söylüyor, halkın umudunu hep diri tutuyor, ama aynı zamanda hep geriye çekerek umudu diri tutuyor. Rejim dün "silahlar sussun adım atılır" diyordu, bugün ise "rejimi tehtit eden herkes kayıtsız-şartsız gelsin, teslim olsun, o zaman demokratikleşme olur, haklar da gelişir" diyor. Bunları başarabilirse yarın da, "zaten Kürtler birşey istemiyor, adım atmaya gerek de kalmadı" diyecektir. Çünkü, hedef ulusal potansiyelin özünün boşaltılması, heyecanının alınmasıdır. Rejimin hedefinde hiç bir kazanıma yol açmadan devrimci siyaseti yormak ve özellikle halkı yaptıklarına pişman etmektir. Bu perspektifle hareket eden rejim; dün, silahlar konuşulduğu dönemde zamana yayarak kazanmak istedi, bugün ise tek taraflı "barış"ın hedeflendiği süreçte yine zamana oynayarak kazanmak istiyor. Rejim, yorduğu ve yaptıklarına pişman etmeyi hedeflediği potansiyeli, "aş-iş-ekmek" vaatleriyle sistem içerisine çekmenin hesapları içerisindedir. GAP'a bu açıdan önemli görevler yüklenmiştir. Rejim, 1978'e dönmek istiyor. Ama yorgun düşmüş bir halkla ve ulusal istemler bakımından ileri hiçbir sonuca yol açmadan dönmek istiyor. Rejim, halka "köy korucularının ve özel timin uygulamalarından rahatsız mısınız? Yeni süreçte ben de rahatsızım, o halde siyasetin sivri uçlarından kopun, rahat durun bu uygulamalara son verir normal yaşama döneriz" diyor. Rejim, Hizbullah operasyonu ile halkımıza "beterin beteri var" mesajını verdi. "Bakın PKK'den kurtuldunuz, sakın ha HAMAS türü İslami-Kürdi bir başka muhalif akıma yönelmeyin. O beterin beteridir. Sizi domuz bağı ile boğar" diyor. Kısacası rejim hızlandırdığı sermaye ve meta hareketi etrafında yeni modern burjuva toplum yapısı çerçevesiyle halkı ekonomik-sosyal olduğu kadar, kültürel olarak da yeniden şekillendirmek istiyor. Aynı süreçte muhalif siyasetin sivri uçlarını törpüleyerek-temizleyerek siyaseti merkeze çekmeyi hedefliyor. Dolayısıyla Sayın Yurttaş'ın "devletten gelebilecek demokratikleşme mümkün mü?" sorusuna yanıtım dün de, bugün de hayır! 

Siyaset kitle ilişkisi yeniden kurulmak zorunda...
Ayrım yapmadan belirteyim; legal, illegal parti ve örgütlerin toplamı olarak yurtsever, devrimci siyasetin durumu iç açıcı değildir. Bugün halen ülkede en kitlesel siyaset olan "Yurseverler" hedeften dönüp kendini vuran bumerang silahına dönüşen bir sürece girdi. Doğuşundan beri dışındaki devrimci, ilerici siyasetin tasfiyesini strateji haline getiren bu hareket, bugün dönüşüm adı altında kendi kendini tasfiyeye yönelmiş durumda. Savaşta, uzlaştırıcı bir siyaset geliştirenlerin dinlenmek, güç toplamak istekleri anlaşılır bir şeydir. Silahlı mücadelenin bir türüyle, ya da kendisiyle bir yere varılamıyorsa, mücadelenin aracını değiştirmek de az-çok anlaşılır bir yöneliş olur. Ama "Yurtseverler"in yeni yönelişlerinin temelinde rejimle köklü olarak barışmak-uzmaşmak ve sistem-içi bir siyaset haline gelmek bulunuyor. Ki bu kabul edilemez. Ülke siyasetinin diğer bir özelliği; adında ülke adı bulunan 10-12 parti ve örgütten 3-4 tanesi hariç diğerlerinin ülke ve halk gerçeği ile hiç bir bağı kalmamıştır. Bunların birçoğu birer yurtdışı olgusu haline geldiler. Diyarbakır merkezli olarak ülkenin bugün daha çok örgütsüz olduğuna inanıyorum. Diyarbakır'da yerinden gözlemlere sahip sayın Yurttaş bu konuda ne diyor? Ülke'deki etkileri halihazırda zayıf olan sosyalist yapının dışındaki yurtsever, devrimci, demokrat hareket hızla sistem içi birer olgu haline gelmektedir. Bir çok parti ve örgütün sistem dışıymış gibi görünmelerinin temelinde sadece ulusal sistemler bulunuyor. Ulusal sorun hariç tutulursa ülke siyasetinin ve aydınlarının ezici çoğunluğu modern burjuva toplumlu sınıf perspektife sahiptirler. Bugünkü siyaset ve aydınlarımızın büyük çoğunluğunun kent ve kapitalizm merkezli olarak gelişen yeni sürecin toplumun derinliklerinde yol açtığı değişimden habersiz olduğuna inanıyorum. Tıpkı hergün buğday tarlasına gittiği halde buğdayın büyüdüğünü ancak belli aralıklarla fark eden tarla sahibi gibi. Bizim siyaset ve aydınlarımızın çoğu da yeni sürecin işçi-emekçi halkta ne gibi değişimlere yol açtığının farkında değiller. Siyasetimiz; örtük ya da filiz halindeki gelişmeleri anında görebilme becerisinden yoksun, kör-topal yol almaya çalışıyor. Siyasetlerimizin çoğunluğu, rejim ulusal sorunda ufak-tefek adımları atarsa, kapitalizmin yol açacağı modern burjuva topluma çoktan razı. Aydınlarımızın büyük çoğunluğu bundan farklı mı sayın Yurttaş? Ve bir soru daha: modern burjuva toplum ufkuyla sınırlı görüşe sahip olan siyaset ve aydınlarımız toplumumuzu aydınlanmaya götürecek perspektifler üretebilirler mi? Benim yanıtım hayır! "Neden asgari düzeyde ortak politika oluşturulamıyor ve ulusal birlik espirisi içinde neden birlik oluşturulamıyor?" diye sorusorsunuz sayın Yurttaş. 
a- Bugün halen etkin kitle bağlarına sahip olan yurtsever hareketin derin devlet ile ittifak içerisinde soruna çözüm arayışı, ulusal birlik espirisi içinde ortak politika ve hareket birliği oluşturamamanın birinci nedenidir. Ama elbette bu herşey değil. 
b- Ulusal sorunun çözümünde rejim dışı arayış ve mücadele içerisinde olan parti ve örgütlerin büyük çoğunluğunun kitlelerden kopuk yapısı, ikinci nedendir. Sosyalistler de dahil, örgütler temsil iddiasındaki sınıf ve katmanların kitle ağırlığını üzerlerinde hissetmiyorlar. Birlik temelinde ortak politika ve platform, taraflar arasında gerçekleşir. Taraflar gerçekte belli bir ağırlık oluşturamuyorsa, bunların yaratacağı birlikler etkili olamadığı kalıcı da olamıyor. Boş olduktan sonra bardağın bir'i de on'u da boştur. Kısacası, temsil ettiği sınıf veya katmanın çıkarlarını genelleştirme çabası içerisinde de olsa, hareketin biri, toplarlayıcı bir çekim merkezi oluşturamıyor. Sorunun ikinci nedeni budur! 
c- Birlik ve ortak politikaların hedefinde kitlelerin çıkarları ve nihai hedef olarak da kurtuluşları yer alır. Kitleler ise, girilen süreçte, yaşamsal ekonomik sosyal ve siyasal talepleri uğruna mücadelede dinamik değillerdir. Bugün ne işçi sınıfının ne de öğrenci-aydın kitlesinin, ne de emekçi köylülüğün (az sayıdaki grev eyleminin dışında) yaşamsal talepleri uğruna kendiliğinden mücadelesinden sözedilemez. 
d- Toplumu değişime hazırlayan, devrimci kültür-sanat damarı ve bunun taşıyıcısı olan aydın kuşağının son derece zayıf oluşu. Bunun anlamı, işçi-emekçi sınıfların harekete geçirilmesine kendi alanında çekim merkezi olabilecek bir aydın hareketi yok demektir. Siyasetlerden bağımsız kimi aydın ve politikacıların birlik çabaları ise sonuçsuz kalıyor. 
e- HEP ve DEP'te sağlanan geniş birlikteliğin etkin olan siyasetin toparlayıcı davranmak yerine ben merkezci dıştalayıcı yönelişi nedeniyle dağılmasının devam eden olumsuz etkileri. Bütün bunlar dikkate alındığında hareketin genel çıkarlarını başa alan kalıcı birliklerin oluşturulmasının önünde ciddi engeller bulunuyor. Bu nedenle birlik arayışında olan siyasetin uzun soluklu olarak yola koyulması gerekiyor. 

Aydınlanma, ama nasıl ve kime karşı..
Toplumumuzda hümanizmin derin etkilerini taşıyacak bir Rönesans'a ve bundan da beslenecek bir aydınlanmaya ihtiyaç var elbette. Ama bunu belirlimek siyaseten bir şeyi ifade etmiyor. Çünkü, Rönesans ve aydınlanma hem haydi denilince bir toplumda başarılacak bir atılım değil, hem ayrıca bu esas olarak siyasetin hele, hele tek başına siyasetin altından kalkacağı bir görev de değildir. Rönesans, aydınlanma denilince bir toplumda öncelikle ilk akla gelen hümanistik akımlar, toplumun derinden değişimini hedefleyen devrimci sanat-kültür ve bilimdir. Sözkonusu toplumda bunların taşıyıcısı olacak olan insan kaynaklarıdır. Dolayısıyla siyasetin aydınlanmadaki rölü kültür-sanat ve bilime oranla ikincildir. Çünkü bilim ve devrimci kültür-sanat aydınlanma sürecinde, toplumu değişime hazırlar, siyaset ise değişimi gerçekleştirir. Toplumumuzda aydınlanmayı, hele, hele Rönesanas'ı tartışırken, bilim, devrimci sanat ve kültür kaynaklarımızın son derece zayıf olduğunu ve bunun siyasetin misyonunu yerine getirmede olumsuz etkisi olduğunu da belirtelim Kültür-sanat ve bilimdeki büyük gelişmenin, burjuva devrimlerinin hazırlanışı döneminde kitleleri kucaklaması tesadüfi değildir. Çünkü, bilim, sanat-kültür ile siyaset karşılıklı birbirini besleyerek, birbirine alan açarak gelişiyordu. Avrupa'daki aydınlanmanın ön adımları esas Rönesans'la atıldı. 15. yy'dan itibaren klasik ilk çağ kültür ve sanatına dayanarak Avrupa'da gelişen Rönesans akımı ile; doğaya, sanata, bilime dönüş başlatıldı. Doğanın ve evrenin skolastik yorumunun reddi bilime maddeci bilime ve felsefeye dayalı evrenin kavranabilirliğinin kabulü; hurafeler ve dinsel gericiliğinin reddi Rönesans'ın özünü oluştururlar. Sayın Yurtdaş, "Demokrasi Hareketi"nin Mersin'deki toplantısında; "Kürtlerin bir aydınlanma dönemine gereksinimleri var! Bir Rönesans'a ihtiyaç var. Aslında sadece Kürtlerin değil, bir bütün olarak Türkiye toplumunun buna ihtiyacı var" diyor. Tek başına bir saptama olarak bile bunları belirlemek olumludur. Sorun toplumumuzun Rönesans'ı, aydınlanmayı nasıl yaşayacağı ve bunun taşıyıcı dinamiklerinin kimler olacağıdır? Toplumumuzun ve esas olarak da kültür-sanat ve bilim alanındaki insan kaynaklarımızın yakın bir dönemde aydınlanmayı başarıp-başaramayacağı ayrı bir sorun; fakat aydınlanmanın içeriği ve hedefleri üzerinde durmakta yarar var. 
a- Aydınlanmanın felsefi dayanağı ne olacak sayın Yurtdaş? İdealizme mi yoksa materyalist felsefeye mi dayanacak? Rönesans'tan 500 yıl sonra, dine bakışı ne olacak? Siyasetçilerimizin ve aydınlarımızın belirli bir kesiminde hatta büyük çoğunluğunda somutlaşan; "dine saygılıyız" ya da büyük siyaset yapıyorum adına; "dinin, İslamın devrimci yorumunu" geliştiren, siyasetten bırakalım Rönesans'ı, aydınlanmanın (A)'sı bile çıkar mı? Din ve Rönesans, din ve aydınlanma yan yana olur mu? 
b- Özel mülkiyeti kutsayan ve emperyalist haydutlar düzenine eleştirel yaklaşmayan, tersine ondan medet uman siyaset ve aydınlar toplumda aydınlanmanın öncüsü olabilirler mi? Bundan 300 yıl önceki aydınlanmanın hedefinde feodalizmi ekonomik ve siyasal yapısıyla tasfiye etmek bulunuyordu. Günümüzdeki aydınlanma toplumun en temel sorunu olan mülkiyet eşitsizliğini gidermeyi esas alacak ise, kapitalist özel mülkiyeti hedeflemeden bunu başaramaz. Hele hele burjuva modern toplum perspektifiyle sınırlı ufka sahip bir siyaset, platform ya da aydın kuşağı günümüzde aydınlanmanın yaratıcısı hiç ama hiç olmaz. 
c- Aydınlanmanın, 18. yy. burjuva aydınlanmasının felsefesi, ideolojisi vardı. Bu felsefe ve ideoloji kendi içerisinde elbette çatışmalıydı. Rönesans'ın sağ ucunda F. Bacon ve Machiavelli, sol ucunda ise sosyalist ütopyanın yaratıcıları Moore ve Caponella bulunsa da; yine aydınlanmanın sağ ucunda Voltaire ve Goethe, sol ucunda J. J. Rousseau bulunsa da Rönesans'ın aydınlanmanın genel çizgileriyle bir felsefesi, bir ideolojisi vardır. Rousseau, bundan 250 yıl önce; "eşitsizliğin kaynağı özel mülkiyettir" diyordu. Sayın Yurtdaş kendisini yenilediğini iddia ettiğiniz "Demokrasi Hareketi"; Bugün toplumdaki eşitsizliğin temelinde özel mülkiyet bulunuyor, belirlemesini yapıp tutum alabiliyor mu? Rönesans'tan 500 yıl sonra maddeci felsefeye ve buna dayanarak evrenin yorumunu geliştiren bir akımın arkasında durabiliyor mu? Yoksa "ne yapalım toplumumuz İslam. Dine saygılı olmak zorundayız" mı diyor. Ve her şey bir yana aydınlanmadan 300 yıl sonra toplumda yeni bir aydınlanmayı savunan siz ve içerisinde yer aldığımız; "Demokrasi Hareketi"nin ideolojisi var mı, yoksa ideolojisi olmayan (ki yeryüzünde bir tek örneği yok) partiyi mi savunuyorsunuz? Bırakalım Rönesans'ın sosyalist damarı Moore ve Camponella'yı; bırakalım aydınlanmanın son damarı J. Rousseau'yu; aydınlanmanın sağ damarı Voltaire ve Goethe'den bile (ve üstelik 2000 yılında) geri duracak bir siyaset ya da "Demokrasi Hareketi" aydınlanmada misyon üstlenemez. 
d- Rönesans'ın, reform hareketinin, hümanizmin ve nihayet 18. yy. aydınlanmasında, evet bunların tümünde, ya bir yanıyla, ya belli çizgileriyle veya belirli bir iç muhalefetiyle ta o zaman eşitsizliğin temelinde özel mülkiyetin bulunduğu görülmüş ve buna karşı mücadele geliştirilmişti. Ama bugün gerek siyaset çevrelerinde, gerekse sanat-kültür çevrelerinde artan bir eğilim olarak; kapitalist serbest piyasa düzeni ve onun özel mülkiyet hukukunun, kutsandığını görmekteyiz. Buradan aydınlanma değil, olsa olsa gericilik türer. 

Sonuç yerine 
Özellikle olguları, süreçleri irdeleyen, sorgulayan, eleştiren bir toplum dokusunu hedeflememiz gerekiyor. Başta aydınlarımız ve siyasetlerimiz; herkesi biraz kuşkuculuğa, sorgulamaya davet etmeli. Kusurlarının esiri olarak sürgit yaşayanlar 2000 yılına girerken mistisizmi çağrıştıran arayışlarla yeni peygamberler, yeni krallar, yeni "güneşler" yaratıp tapanların dönüp kendilerini sorgulaması gerekiyor. Sorgulamayan bir kültür-sanat ile, sorgulamayan siyaset ve siyasetin kadrolarıyla toplumu sorgulamaya, açık eleştiriye davet etmeyen aydınlarla, aydınlanmaya yönelemeyiz. "Haması nutuklar"ın bir şeye yaramadığı doğrudur sayın Yurtdaş. Yorgun bağlılıklar, eskimiş kahramanlıklar ve bıkılmış tutkular ile bir yere varılamaz. Bunların bugün aradığı bir barınaktır. Yorgun insan nasıl dinlenmeye ihtiyaç duyuyorsa, tamamlanmış olaylar, olgular da güvenceye, barınağa ihtiyaç duyarlar. Beterin beteri, bu barınağın adresinin burjuva sistemin kendisi olmasıdır. Dolayısıyla, ülkedeki devrimci parti ve akımlar, siyaset kitle ilişkisini yeniden kurmak zorundadırlar. Bunun anlamı, işçi-emekçi sınıflar içerisindeki çalışmada yola sıfırdan ve yeniden koyulmaktır. Yorgun düşürülen mevcut potansiyel üzerinde kimse hesap yapmasın, onun kendisi gibi yorgun sahipleri vardır. Ayrıca yorgunluğun da, dinamik olmak gibi bilimsel olduğunu bir kez daha belirteyim. Toplumda Rönesans ya da aydınlanma savunulurken bu gerçeğin göz önünde bulundurulması lazım. Bilimin ilk tohumlarının atıldığı; tarihte ilk üniversitenin kurulduğu bu topraklarda yeni bir aydınlanmaya giden yolda; bilimin, devrimci kültür-sanatın ve devrimci siyasetin karşılıklı birbirlerini besleyerek yol almaları gerekiyor. Bu uzun yolda, bilim ufuk açısı işlev üstlenebilir ve önemlisi, devrimci kültür-sanatın özgürleştirme, bilinçlendirme toplumsallaştırmadaki gücünü aydınlanma yolunda taşıyacak aydın emekçilere büyük görevler düşüyor. Toplumda aydınlanmanın gerçekleştirilmesinde, ağır yük hep kültür-sanatın, dolayısıyla aydınların, sanatçıların (eğlendiricilerin değil) omuzundadır. Çünkü toplumda değişimi hazırlayan ve kalıcılaştıran devrimci sanat ve kültürün kendisidir. Bundandır ki, devrimci sanat-kültür, toplumu derin ve yaygın sarıp sarmalamadan, devrimci siyaset kitlesellik kazanamıyor, kazansa bile, bu kitlesellik, devrimci gizgide uzun soluklu ve kararlı davranamıyor. Demek ki, toplumumuzda öncelikle kültür-sanat alanında ciddi bir aydınlanmaya ihtiyaç var. Kapitalizm ve kent merkezli toplum yapısı bunu dayatıyor, biz yapmazsak, burjuvazi kendi bakış açısıyla bu boşluğu dolduracak, doldurmaya yönelmiş durumda. Acil istemler etrafında birlikte hareket alanı ve araçlarını yaratmak için çaba harcayalım. Ulusal sorunun çözümünü bu çabanın merkezine koyalım. Ve bu amaçla gerek "Demokrasi Hareketi"nin, gerekse diğer platformların çaba ve arayışları (politikalarına katılmasam da) anlamlıdır. Ama burada iki sorun var: Ulusal sorun gibi kapsayıcı bir olgu bile, kapitalizmin yol açtığı sınıfsal ayrışmada, aynı ulusun karşıt sınıflarını birleştiremiyor. Dolayısıyla birlik arayışlarının sınırlarının belirlenmesi gerekiyor. İkincisi; yazıda kısa da olsa yer yer değinmeye çalıştığım, ülke siyasetimizin mevcut tablosundan dinamik birlik çıkar mı? Bugün çıkmaz. Dolayısıyla yeni zeminlerde, siyaset-kitle ilişkisinde yol almamız gerekiyor. Düşmanı bazen kovalayarak yorarsın ama bazen de kaçarak düşmanı yorarsın. Ne dersiniz sayın Yurtdaş, ülke siyasetimiz ne yapıyor ya da ne yapmalı?
 
 

© KURDS, 2000  |  e-mail/e-posta
KOMKAR, den kurdiske forening i DK.
Nansensgade 30, 1. th, 1366 København K - Danmark
telefon & fax  +45 33 13 75 01
Sayfanın son güncellenme tarihi
10/12-2000.
» Güncel haber ve makaleler
»PSK 6. Kongre Sonuç Bildirisi
---------